
Sign up to save your podcasts
Or


Yazın ortalarında Steven Lukes’un güç kavramını kendimce YouTube kanalımda işlemiştim. Özellikle de modern ve postmodern dönemden bir olayı irdelerken kullanılabilen bir teori olması sebebiyle burada da bahsederek okuyucularımıza farklı bir güç tanımı sunmak ve vizyonlarını değiştirmeyi arzuluyorum.
Hepimiz zaman zaman kendimizi sınırlanmış hissederiz. İçinde bulunduğumuz durumlardan, kendi yeteneklerimizden, öngörülebilecek ya da öngörülemeyecek şeylerin korkusundan… Liste sonsuza kadar devam edebilir. Toplum hepimizi belirli kalıplara sokuyor. Örneğin ben bir kadınım, 21 yaşındayım, öğrenciyim. Herkes bunları biliyor. Dünyaya bizi tanımlayan şeyler belki de bunlar. Peki ya seninle ilgili diğer tüm şeyler? O kalıpların bir sınırı var. Onlar benim ne tür şarkılar sevdiğimi ya da hangi korkulara sahip olduğumu anlatmıyor kimseye.
Anlamak için mi dinliyoruz? Yoksa sadece dinlemiş olmak için mi? Bazen o kadar çok anlatıyoruz ki dinlemeyi unutuyoruz.
Bir gazetenin ölüm ilanına baktığınızda ölüm, genel bir olaya dönüşebilir ama özünde özel bir durumdur. Kesinlikle ‘’özel’’ ve ‘’mahrem’’ olan iki deneyim vardır; ‘’ölüm’’ ve ‘’rüya’’ görmek. Kimse, kimse için ölemez ve aynı şekilde kimse için rüya göremez. Ölümü anlayabilmek kişinin tinsel gelişimi için büyük bir önem taşır. Ölüm; yaşamın karşısında değildir, o yaşamı sona erdirmez.
Empati* köklerini Fransızca’dan alan bir kelime. Ruhbilim terimlerine göre “eş duyu” anlamını taşıyor. Yardım ise “elinde bulunan olanakları ve gücü başka bir kimsenin iyiliği, onun gereksinimi için kullanma.” demek.
Sanat, bir toplumun nefesidir. Sanatsız bir toplumda yaşamın izlerini bulmak çok zordur. Toplumun duygularını yansıtan ve yürüdüğü yolu aydınlatan bir meşale gibidir. Yazılan, çizilen ve okunan her sanat eseri, bu meşalenin ışığına güç katmaktadır. Bu sayede, toplum daha aydınlık bir yol elde etmiş olur. Sanatla uğraşmayan toplumların ne kadar içe dönük olduklarını ve dünyanın gerisinde kaldıklarını görebiliriz.
‘’Amerika’daki ağaçlar neden mutsuz?’’ diye bir deneme okumuştum eskiden. Anlamını çok sonradan fark ettim. ABD metropol bir ülkeydi. Tüm metropoller ülkelerde olduğu gibi herkes bir yerlere koşuşturuyor hayata yetişmeye çalışıyordu. Kimse durup da şehrin orta yerlerine alelade dikilmiş ağaçları fark etmiyordu.
Kaybetmekten korktuğun kişilere öncelik verirsen kendi hayatını değil, onların hayatını yaşarsın. ’’Aman şimdi bunu söyleme.’’ der ve hayatından vazgeçersin. “Değer mi, değmez mi? ” diye düşünmeden, değse de değmese de öncelikli olan şey, kendi hayatın olmalı. Önce kendi iç huzurun ve mutluluğun gelmeli ki; bir gün bunları kaybettiğinde onun boşluğuna düşmeyesin.
“Sanat kim veya ne içindir?” diye sormadan önce “Sanat nedir?” diye sormak gerekir bana kalırsa. Sanat bir ihtiyaçtır, insanın üretme içgüdüsünden ortaya çıkar. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde gördüğümüz kendini gerçekleştirme kaygısı sanattır aslında, tamamen bir kendi tatminini sağlama halidir. Bu sonuçtan ilk sorunun cevabına ulaşmak daha kolay oldu sanki, değil mi? Yıllarca insanlar sanatın oluşumuna bir sebep bulmak istedi ve bunun için sayısız tartışmalar düzenledi. Hala bunu tartışıyoruz ve hala objektif bir sonuca varamadık. Çünkü sanat sübjektiftir, nedeni ise süjedir.
Birçok insan kendine “Neden kendimizi dengeleyemiyoruz?” sorusunu sorar. Dengelenmek aslında simyasal bir dönüşümdür. Varoluşun özüne baktığımızda her şey bir gün yok olacaksa, evren kendi içine çöküp bir hiç olacaksa, biz neden bu maceraya başladık? Neden sonradan dengeye gelecek bir şey başta dengesiz oluyor? Aslında hepsinin cevabı aynıdır: Dönüşüm.
From the publisher's feed