
Sign up to save your podcasts
Or


Yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin, ilişkilerimizin eskiden daha derin anlamlar taşıdığına inanıyorum. Günümüzde çoğu şeyin yüzeysel bir duruma geldiğini görüyorum. Yaşanılanların, hissedilenlerin o kadar gerçekliği yok gibi. Sanki söylenenler yürekten değil de sadece dilden dökülüyor. Oysa eskiden öyle miydi? Her şey daha güzel, daha doğal, daha sade ve daha gerçekçiydi.
Zaman değiştirir özünü her şeyin; Bir halden başka bir hal çıkar hep; Benzerlik kalmaz biçimden biçime: Doğa zorlar her şeyi başkalaşmaya;
– Lucretius –
Bak, yine eylül geldi! Doğadaki renkler değişmeye; yeşilin yerini sarılar, mavinin yerini griler almaya başladı. Sıcak günler, yerini hafif rüzgârlı eylül ayına bıraktı. Yaz günlerinde yorgunluğumuzu üstümüzden atıp, eylül ayı geldiğinde de kendimizi yeniliklere hazırlıyoruz. İşte, bu yüzden çoğu kişinin eylül ayı geldiğinde kendisini yeni başlangıçlar için hazır hissettiğini düşünüyorum. Hafif serinliği ile biraz kendimize geliyoruz ve özlediğimiz rüzgâr ile hasret gideriyoruz. Ara verdiğimiz hayatlarımıza eylül ayıyla birlikte yeniden dönüyoruz.
Bu aralar birkaç isteğim var. Geçen günlerde Sertab Erener, 2020 yılında çıkardığı “Ben Yaşarım” albümünün bir başka versiyonunu çıkardı. Albümün adı “Hikayeleri ile ‘Ben Yaşarım’ ”.
Biraz kapılardan bahsedelim bugün… Kapılar vardır; komşuların en kadimi, ziyarete gittiğimiz apartmanda tesadüfen denk geldiğimiz… “Ardında acaba ne hikayeler vardır, bir çalıversek ne güzelliklere şahit oluruz?” dediğimiz kapılar.
Allah her kulunu farklı görüntüde, farklı kişilikte ve farklı becerilerde yaratmıştır. Hayattaki her insanın bir beceri ve yeteneği vardır. İşte bu noktada da her birimizin birbirine ihtiyacı vardır ancak bunu idrak etmek de bir yetenektir.
Herhangi bir sanat eserinin güzelliği karşısında başı dönen, kalp atışları hızlanan, terleyen, göz kararması yaşayan ve hatta halüsinasyon görüp bayılan kişiler ile karşılaştınız mı? Ya da bu durumu hiç yaşadınız mı? Eğer bu yazdığım durumlardan herhangi birisini yaşamış ya da tanık olmuşsanız, "Stendhal Sendromu" hakkında ufak da olsa bir bilgiye sahip olabilirsiniz. Peki ne olduğu konusunda bir fikriniz yoksa? Gelin bu sendromun ne olduğunu birlikte inceleyelim.
Takvimler Aralık 1986 tarihini gösterirken, Türk halkı ilk defa sinema perdesiyle tanışır. Bu ilk film Lumiere Kardeşler'in Trenin Gara Girişi'dir. Gösterimi yapan kişi de Osmanlı devleti vatandaşı Sigmund Weinberg'dir.
Bacası tüten, hareket halindeki bir trenin görüntüsünden ibaret olan bu kısacık video, insanların hayretini kazanır, insanlar tren üzerlerine geliyormuş gibi panik olurlar. Bu filmi izleyen halk gördükleri şeyi fotoğrafların hareket etmesi olarak yorumlar.
Psikolojik sağlık için motivasyon çok büyük bir önem taşır. Psikolojimizin sağlıklı ve dinç olması ise otomatik olarak fiziksel sağlığı da beraberinde getirir. Yapmak istediğimiz davranışları, bahane üretmeden ya da ürettiğimiz bahanelerin arkasına sığınmadan gerçekleştiririz.
Türkler, Orta Asya'dan beri kendi geliştirdikleri müzik türleriyle günümüze kadar bu mirası devam ettirmiştir. Türk coğrafyasında birçok müzik türü icra edilmekte. Popüler kültürün getirmiş olduğu bazı müzik türleri ile sentezlenen Türk müziği dinleyiciyi farklı yerlere sürüklemekte. Rock müziğin sertliği ile tuva müziğinin mistik tadının birleşimini ‘’The HU’’ grubunu dinleyerek bulabilirsiniz. Bu dönemde ağırlıklı olarak savaş konusu ele alınmaktaydı. Bahsettiğimiz bu mistik müzik İslamiyet’in kabulünden sonra değişikliklere uğramıştır.
From the publisher's feed