
Sign up to save your podcasts
Or


Kişiliği hedef alan yıkıcı tartışmalardan kurtulamıyoruz. Sorunu çözmeye dönük yapıcı tartışma yapmayı beceremiyoruz.
CHP’den örnek vereceğim:
Parti yönetimi, yeni program taslağını kamuoyuna tanıttı. Taslak, bu hafta sonu CHP olağan kurultayında delegelerin oyuna sunulacak.
Peki, programın tartışıldığına hiç tanık oldunuz mu? Ülkemiz, kavga, kriz, sert açıklama, polemik dışında tartışma yapılamaz hale getirildi. Oysa yeni programın çok önemli iki meselesini masaya yatırdım; birini alkışladım, diğerini eleştirdim. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?
Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının muhalefete muhalif tavrı Türk siyasetine ayna tutuyor aslında. Bu tavır neoliberal çağın yarattığı ideolojisiz tutarsızlığın sonucu.
Parti içi tartışmalar; ilkesel, program, sınıfsal eksenden koparılıp kişisel rekabet, yönetim tarzı, imaj ve teknik yönetim eksenine itildiğinin son örneğini yaşıyoruz: Kim daha iyi iletişim kuruyor? Kim daha az çatışmacı? Kim daha genç? Kim daha profesyonel siyasetçi? Kim daha iyi teknik yönetici? Vs.
Yani, parti içi ve partiler arası ayrım tamamen ideoloji dışı algılara kaydırıldı.
İşte… CHP içi tartışmaları bu ideolojik perspektifle ele almak lazım. Yazdım:
Hafta sonu arkadaş meclislerinin gündemi Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye yönelik sözleriydi. Herkes kızgındı; muhalefete muhalefet eden tavra...
Ben bambaşka açıdan bakıyorum: Selvi Hanım, cuma günü ağır kanser ameliyatı yaşadı. Hemen bir gün sonra Kemal Bey kamera karşısına geçip CHP yönetimine karşı sert açıklamalarda bulundu!
Ben artık kimi politikacıların psikolojilerine odaklanma taraftarıyım, bu önemli mesele göz ardı ediliyor çünkü. "Davranışsal kaçış" nedir yazdım:
Son dönemde ne sık duyduk:
“Selahattin Demirtaş serbest bırakılsın.”
Bu talebin İmralı ya da Kandil’den geldiğini hiç duydunuz mu? Hayır.
Peki Öcalan, Demirtaş'a nasıl bakıyor? İtibarıyla Kandil Demirtaş’a nasıl bakıyor? Olumsuz.
Peki neden ayrılık yaşanıyor? Demirtaş'ın "siyaseti bıraktım" açıklamasının perde arkasında neler var?
PKK'yı kırk yıldır takip eden bir gazeteci olarak yazdım...
İBB/İmamoğlu iddianamesinin “doğruluğu”-“yanlışlığı” veya “niyeti” değil, iddianamelerin toplumu psikolojik olarak nasıl etkilediği üzerinde durmak istiyorum.
Bu, doğru-yanlış yorumu değil, hangi toplumsal anlamları güçlendirdiğinin arayışı.
Alman Frankfurt Okulu da, iddianamenin hukuki içeriğini değerlendirmez toplum üzerindeki psikolojik-kültürel etkisini analiz ederdi. Dolayısıyla onlar iddianameyi şöyle değerlendirirdi:
"Türkiye solunun açıkça tartışılmayan, daha doğrusu tartışılmaktan kaçınılan ciddi bir sorunu var: Türk ya da Türklük kompleksi.
Bu kompleks, esas olarak 'Türk solu' diyebileceğimiz siyasal ve entelektüel alanda, yakıcı bir sorun haline gelmiş durumda. Öyle ki Türkiye sosyalistleri, neredeyse Türk olmaktan utanıyor, bu kimliğini adeta gizlemeye çalışıyor..."
Bu satırları yazan yurtsever solcu Merdan Yanardağ’ın hapse atılmasını ve TELE 1 kanalına el konulmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Solcu liberaller tayfasından olup, yurt dışından fonlar alıp, Kürtçülük yapsaydı başına bunlar gelir miydi?
Türkiye'de iddianameler tarihine bakarsanız; sıklıkla siyasi tartışmaların merkezinde bulunduğunu, toplumsal kutuplaşmanın sembollerine dönüştüğünü, medya üzerinden dolaşıma girerek siyasetin parçası hâline geldiğini görürsünüz...
Ülkemizde iddianameler, hukuki olduğu kadar daima siyasal ve kültürel metin olarak ele alındı. Toplumun bir kısmı iddianameyi “hakikatin ifşası” olarak görürken, diğer kısmı onu “siyasi operasyon” olarak değerlendirdi.
Bir toplum neden bir iddianameye inanır? Ya da niçin inanmaz?
Soruya, felsefi düşünce geleneklerinin sunduğu kavramlarla yanıt bulmaya çalıştım...
“Örgüt” dayanağını, Türk Ceza Kanunu 220’nci maddesinden alıyor: “Birden fazla kişi, suç işlemek amacıyla hiyerarşik bir yapı içinde, süreklilik arz eden bir biçimde birleşirse, örgüt kurmuş sayılır.”
Yani:
Örgütün yapısı hiyerarşik olacak.
Örgütün amacı suç işlemek olacak.
Örgütün faaliyeti süreklilik gösterecek.
Ve örgütte emir-talimat zinciri olacak.
Bu dört unsurdan biri eksikse “örgüt” yoktur.
İBB iddianamesine bu açıdan baktım: Örgüt mü var, kamu idari görevi mi var?
İBB/Ekrem İmamoğlu iddianamesi mahkemeye sunuldu. Şüpheli gazeteciler arasındayım!
Suç iddiası; “örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte örgüte yardım etme” ve “yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak.”
Dejavu: 14 yıl önce yaşadığımı bir kez daha yaşıyorum: Benzer iddianameyle karşı karşıyayım: “Örgüt propagandası yapmak.”
O dönem “örgüt” Ergenekon idi! Bugün “örgüt” İmamoğlu!
Dün “örgüt yok” diye direttik, bugün de “örgüt” iddianamede soyut biçimde geçiyor.
O dönem “suç” ortaklarım gazeteciler idi, bugün yine gazeteciler. O gün de bugün de gazetecilerin karşısına çıkan aynı suçlama: Yazarak örgüte yardım!
Artık şu anlayışı yıkmak lazım: Gazeteci, bir soruşturmayı eleştirince, “örgüte yardım etti” değil, “fikir beyan etti” olur…
Gazeteciliği savunmaya yine devam edeceğiz.
İBB iddianamesini K.Marks ve L.Althusser nasıl değerlendirirdi?
Teori, kendi başına soyut kavramsal yapıdır; dünyayı açıklamaya yarar, yerine geçmeye değil… Eğer teori, reel dünyayı açıklamaktan çıkıp, onu nasıl görünmesi gerektiğini dikte ederse, artık gerçeğin değil, inancın dayatma düzeni işler. Mesela: Adalet, reel dünyanın somut gerçeğini değil, teorik inancını doğrulamak için çalışmaya başlar. Delilin yerini doktrin alır, gerçeklik, salt teorik kalıba sığdırılır. Kanıtlar, bu teorik inançla “uyumlu hale getirilmeye” çalışılır.
Teorinin/öğretinin, reel dünya üzerinde hegemonya kurması adaletin, hakikatin ve meşruiyetin çöküşü anlamına gelir…
Şunu demek istiyorlar:
From the publisher's feed