
Sign up to save your podcasts
Or


Cumhuriyet yıkılırken Tarikat-Ticaret-Siyaset üçgeni '"medyatör"leri nasıl kullandı?
Küresel egemenlik, kardeşçe yaşamaya dayalı ulusal egemenlik istemiyordu. Özellikle, dünyaya örnek olmuş bağımsızlık savaşı vermiş Türkiye, 1923 devriminin ilkeleri ile bölgesinde örnek olmamalıydı.
Laik, demokratik, sosyal ve ulus devlet yapısı; oluşturulmak istenen "piyasa sever, tam bağımlı, etnikçi, cemaatçi, küresel" isterler çerçevesine oturtulmuş esnek, federatif yapıyla uyuşmuyordu.
Türkiye, başta Atatürk ile simgelenen tüm özdeşlik niteliklerinden sıyrılmalıydı. Ulus olma bilinci yıpratılmalı, eşitlik ve kardeşlik yerine her türlü ayrışım öne çıkarılmalıydı.
Bunun için başta siyaset ve medya olmak üzere toplumu etkileyen eğitimden tutun sanata değin tüm alanlar yeniden yapılandırıldı. Gazete yazarları ona göre belirlendi, filmler ona göre çekildi, eğitim ona göre tasarlandı, partiler ona göre kuruldu, yenilendi ya da değiştirildi.
Ve ordu, bu değişimden mutlaka payını alacak, aldı da: TSK'nin içindeki Pentagoncu generaller, Silahlı Kuvvetleri'ndeki laiklik duyarlığını sanki bir darbe hazırlığı varmış gibi kurdukları ağa, kimi isimlerin düşmesini sağlayıp geri çekildiler. Ardından, ABD'ye sığınmış emekli vaizin Türkiye'de ve Müslüman coğrafyada küresel amaçlar için kullanılan cemaati devreye sokuldu. Yıllardır devlet, ordu ve polis içinde örgütlendirilmiş olan cemaat aracılığıyla, yapılmak üzere olduğu sanısı uyandırılan darbenin senaryoları ve uydurma belgeleri yayınladı. Bu sahte kurgu, Cumhuriyet devrimine kinli iktidarın işine geldi, cemaat ile kol kola laik-ulusal ordu tasfiye edildi. Bu tasfiye gerçekleştirilirken medya da çok iyi kullanıldı.
Siyasal iktidarın yandaş basını dışında, yalnızca tezgah senaryolarını günde e taşıyan küresel egemenliğin kol kanat gerdiği ve kimden taraf olduğu belli gazeteler, yayın organları çıktı ortaya.
Cumhuriyet'e düşmanlığı ana amaç edinmiş isimler ile eline verilen bavul dolusu uyduruk belgeleri oraya buraya saçan muhbirler ittifakı sayesinde istenen hedefe varıldı.
Daha sonra kurulmuş ittifaklar çatladı, birbirine düşman kesildi. Casusluk cemaati darbe planladı, kendisine saray yaptıran da eski koalisyon ortağının gerçekleştirdiği bu darbe girişimini çıkarına kullandı.
Elinizdeki kitap, işte bu çerçeve içindeki fotoğrafa yan sıyan kimi isimlerin, gazetecilerin, siyasilerin, kurumların, olayların bir bölümünü içerir.
Bu kitap ayrıca tarihe tanıklık etme savındaki bir gazeteci nin, mesleğini sürdürürken belgeliğinde biriktirdiği kesikler den, küçük notlardan, düşüncelerden, yazılardan oluşan bir anı defteri gibidir.
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'nda "Araştırmacı Gazetecilik Programı"nda yetişip gazete ve televizyonlarda çalışmaya başlayacak olan öğrencilerimize, kulaklarına küpe olması için hep bir gerçeği özellikle vurgularız: Gazetecilik, çok bencil bir meslektir. Meslekteki rekabet çok yüksek ve acımasızdır. Çalışmakla var olursunuz. Ne kadar deneyimli, yetenekli olursanız olsun, kendinize ve mesleğinize küstüğünüz an, yok olur gidersiniz.
Bencilliğin körüklediği "ben" duygusuna kapılmak da işin öbür yanıdır.
"Ben, ben, özetle ben" diye tanımlanabilecek bir "ben" şişkinliği, kendini "kahraman" gibi görme, gazetecilikte bir meslek hastalığıdır. O hastalığın çaresi de yoktur.
Zaman içinde okur, izleyici, kısaca gazetecinin biricik de netçisi olan kamuoyu; bu hastalığa yakalananları önce sezer, sonra çıplak gözle görür, en sonunda yargılar ve kararını verir.
İşte o zaman işiniz bitiktir. Ağzınızla kuş tutsanız, kaleminizle dört takla atsanız, beş para etmezsiniz.
Para demişken...
Mesleğini parayla satmak, onursuzlukla eş değerdir. Tıpkı, haber kaynağım ele vermekte olduğu gibi...
Gazetecilerin hası, habere düşkün olur. Paraya değil.
Işık Kansu
Ceyhun Atuf Kansu, "Cumhuriyet Bayrağı Altında” adlı kitabında, 1920'li yılları anlatırken, babası Maarif Vekâleti Ortaöğretim Genel Müdürü (sonradan Müsteşar olacaktır) Nafi Atuf Kansu'dan şöyle söz eder:
"...Şeyh Sait'in ayaklanmaya gerekçe saydığı cumhuriyet yasası, 3 Mart 1924'te çıkarılan 'Tevhid-i Tedrisat Kanunu', bugünkü dille ´Öğretim Birliği Yasası'dır. Öğretim birliği yasasının çıkarılmasında, gerçekleştirilmesinde ve uygulanmasında, bir Ankara evinin odasında gaz lambası ışığında çalışan genç bir cumhuriyet eğitimcisinin büyük emeği geçmiştir, ki o eğitimci, akşamın geç saatlerinde gaz lambasını söndürüp, dar Hacı Bayram sokaklarından geçip eve gelmesini dört gözle beklediğim babamdan başkası değildi.
O sıralarda, Milli Eğitim Bakanlığı'nda, genç bir devrimci Vasif (Çınar) Bey bulunuyordu. Öğretim birliği yasasını da Saruhan Mebusu Vasif Bey ve arkadaşları önermişlerdi. Bu yasayla birlikte Halifeliğin kaldırılmasını isteyen bir başka yasa tasarısı da gündeme getirilmişti. O gün, genç cumhuriyetçiler Ortaçağlı yapısıyla çelişerek ve gelecek birçok tepkileri de göze alarak- iki tarihsel kurumu birden yıktılar: Halifeliği ve medresevi."
Aradan yaklaşık yüz yıl geçtikten sonra, Cumhuriyet'in sağladığı olanaklar sayesinde Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı'nda oturan, Cumhuriyet'in kurduğu Ankara Üniversitesi'nin kamu yöneticisi yetiştirmek üzere açtığı Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun Yusuf Tekin der ki:
“1930'lu yıllar Türkiye coğrafyanın bir daha asla yaşamasını istemediği dönem. Bu dönemin başında dini referans kaynaklarının diliyle oynandı, bu kurumlar siyaset malzemesi haline geldi."
Müsteşar Yusuf Tekin'in, “Türkiye coğrafyasının bir daha asla yaşamasını istemediği dönem” olarak tanımladığı. 1930' larda neler olduğuna bir bakalım:
"1930: Atatürk, cumhuriyetin temelinin laik dünya görüşüne dayandığını söylemiş.
1931: Menemen'deki gerici ayaklanmada Kubilay'ın başıni kesenler idamla cezalandırılmış.
1932: İlk Türkçe Kuran Yerebatan Camisi'nde, ilk Türkçe ezan Fatih Camisi'nden okunmuş.
1934: Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmış. Erkek ve kadın vatandaşların, kanunun karşısında ve resmi belgelerde yalnız adlarıyla anılacağı kabul edilmiş. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmış.
Işık Kansu
1979 Kabe Baskını, Suudi Arabistan'da gerçekleşmiş tarihi bir olaydır. Bu olayda, bir grup militan, Mescid-i Haram'a saldırdı ve Kabe'nin yanında rehineler aldı. Saldırganların lideri olan Cüheyman Al Utaybi, Suudi Arabistan hükümetine karşı isyancı olarak ortaya çıkmıştı. Cüheyman'ın amacı, imam olarak kendini ve ailesini seçtirerek Müslüman dünyasını birleştirmekti. Ancak, Suudi güvenlik güçleri saldırıyı bastırmak için harekete geçti ve üç hafta süren çatışmalar sonunda militanlar öldürüldü, rehineler kurtarıldı ve Cüheyman yakalandı ve idam edildi.
1979 Kabe Baskını, Suudi Arabistan ve diğer İslam ülkelerinde büyük bir şok etkisi yarattı ve dünyanın dikkatini çekti. Olay, Cüheyman'ın lider olduğu Selefi/Hanbeli İslamcı bir grup tarafından gerçekleştirilmiştir. Selefi grubu, Suudi hükümetine karşı şiddet içeren bir mücadele yürütüyordu ve İslam ülkelerinde liderlik iddiasındaydılar.
Kendisini Mehdi olarak tanımlayan bir terrörist Mescid-i Haram'a girdi ve halkın Kabe'ye yaptığı ziyaretleri engelledi. Suudi Ordusu, rehineleri kurtarmak için bir operasyon başlattı ve militanlarla üç hafta süren şiddetli çatışmalar yaşandı. Operasyon sonucunda militanlar öldürüldü ve rehineler kurtarıldı.
Bu olay, İslam dünyasında büyük bir şaşkınlık yarattı ve İslam'ın en kutsal mekânına saldırı, diğer İslam ülkelerinde şiddetli protestolara neden oldu. Aynı zamanda, olay, Suudi Arabistan yönetimine karşı radikal İslamcıların artan bir tehdit oluşturduğunu gösterdi ve bu tehdidin nasıl ele alınacağı konusunda ciddi tartışmalar başlattı.
1979 Kabe Baskını, İslam dünyası ve genel olarak dünya tarihi için önemli bir olaydır. Bu olay, Müslümanların kutsal mekanlarına saldırı düzenlenmesi konusunda ürkütücü bir alarm zili çalmıştır. Bu olay, Suudi Arabistan'ın İslam dünyasında liderlik konumunu güçlendirmesine yardımcı olan Kabe'nin de dâhil olduğu kutsal mekanlarının korumasını artırmak için de bir fırsat yaratmıştır.
Kabeyi kurtaranlar yahudi kadın ve erkek ABD Fransız Israil komandoları oldu. Allah hiçbir yardımda bulunmadı.
Uğur Mumcu'nun izinden giderek "Rabıta'nın Zabıtası"nda Rabıta'yı yeniden gündeme getirerek ülkesine kimin ne yaptığını net gösteriyor.
Bütün kadro içindekilerinin yaptıkları tek tek listeleniyor.
Rabıta-ı Alemi İslam Cemiyeti, Suudi Arabistan'ın Mekke kentinde 1963 yılında kuruldu. Kurucuları ve yöneticileri arasında Adalet Partisi'nin adamları da vardır. Para Suudi Arabistan kasasından.
Milli Selamet Partili Devlet Bakanı Haşan Aksay'm Türkiye adına katıldığı, 3-14 Mart 1976 tarihleri arasında Pakistan'da yapılan kongrenin kararlarını okuyalım. Rabıta'nm nasıl bir bela olduğunu anlamaya yeter:
"İslami öğreti ilkokuldan üniversiteye kadar okutulacak; Arapça öğretimi zorunlu olacak; Kutsal Kuran ezberlenecek; İslam öğretileri enstitüleri kurulacak; İslam'ın önemli emir ve öğütleri her vasıta ile yayımlanacak; İslami ahlak ve değerlerin propagandasma özel dikkat gösterilecek; anayasal müesseseler İslami esaslara uydurulacak ve Arapça halka indirilecek; İslami olmayan kanunlar kaldırılacak ve şeriata uygun kanunlar güçlendirilecek; bütün daire ve işyerlerinde anlaşma ve nizamlar dua ile birlikte takdim edilmeli ve bu yerlerde bir imam bulunmalı ve mescit açılmalıdır; kadmlar İslami yasaklara uymalıdır; tamamen şeriata dayalı modern İslam devleti kurmak için gerekli çalışmalar yapılmalı; bütün İslam devletleri birleşerek bir federasyon şeklinde halifelik kurmalıdır" (Rabıtanın Zabıtası, S.28-29)
İşık Kansu'nun kitabının alt başlığı şöyle: "AKP Kadrosunun Özgeçmişi". Bu geçmişi Rabıta Kongresi'nde alınıp kararlar belirliyor. Okullarda, lokantalarda, işyerlerinde ve olmadık yerlerde mescitler açılmasının, dağa taşa imam atanmasının talimatının nereden geldiği anlaşılmıyor mu?
Birlik Vakfı, Erdoğan ve Kadir Topbaş ilişkisi (s.61), Ensar Vakfı; Gül ve Erdoğan'ın yükselişi (s.54); TSK'nm günahı (s.84); rejimin yeniden tanzimi (s.62)... Işık Kan-su Uğur Mumcu'nun bıraktığı yerden devam ediyor. Böyle bir şeyi ancak Ankaralı bir seçkin yapar, yapmayı göze alır.
(Aydınlık, 27Mayıs 2013)
1980 öncesi yaşanan boğazlaşmayı, 2 Temmuz 1993 Sivas yangınından ayırabilir misiniz?
1980 öncesi toplumu birbirine düşürenler, 12 Eylül 1980 günü "bizim oğlanlar"a darbe yaptırmadı mı?
1980 öncesi sokaklarda tek tek öldürülen çocuklarımızın canını alanlar, 1980 sonrası Muammer Aksoy'u arkadan vur durmadı mı?
Bir sürek avıydı o günkü, bugünü de vuruyor.
1980 öncesi, devletin güvenliğinden sorumlu olanlar, darbe olsun diye olup biteni seyretti. İnsancıklar bile bile öldü.
1980 sonrası, devletin yetkili kişileri ve kurumları, yineseyretmekle yetindi. Bilgi edinmede, sızdırmada ve önlem almakta boşluk yaratıldı. Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı,böyle bir ortamda göz göre göre aramızdan alındı.
"Kan Denizindeki Mercek", neredeyse çocuk yaşından beri yanından, önünden, hep arkadaş, tanıdık, sevdik tabutları geçmiş; ağabeylerine, ustalarına, öğretmenlerine yapılan haksızlıklara tanık olmuş bir kuşakta yaratılan derin yaranın sızı
sına tuz basmak gibi bir şey...
Bu kitap, bir anlamda benim vicdan görevimdi. Bu görevimi yerine getirirken, yaptığım söyleşilerle, kanlı bir tarih kesitine ışık tutulmasına katkı sağlayan Dr. Niyazi Altunya, Lütfiye Aydın, İsmail Sami Çakmak, Güldal Mumcu, Sadettin Tantan, Naim Tatar ve Mustafa Yıldırım'a teşekkürü bir borç bilirim. Bir teşekkür de fotoğraf belgeliğini bu kitap için açan sevgili dostum Saim Tokaçoğlu'na ve Cumhuriyet gazetesi belgeliğindeki değerli arkadaşlarıma.
Polis-adliye muhabirliği, gazeteciliğe yeni başlayan haberciler için olmazsa olmaz koşullardandı bir zamanlar.
"Neden?" derseniz... Polis ve adliye haberleri, sürekli izlenmesi gereken, soruşturma ya da dava aşaması süresince peşi bırakılmaması gereken konulardır. Ardını bıraktınız mı olayla soruşturma arasındaki bağ kopar, gazeteci, okuru bilgilendirmede eksik kalır
Gazeteciliğin ilkelerinden sayılan "fikri takip", yani düşünceyi izleme kuralı gereği, polis-adliye muhabirleri, tıpkı bir avcı gibi hep iz sürerler.
Yakaladıkları, izledikleri soruşturmanın başından sonuna değin giderler. Belgelikleri, dağarcıkları, o soruşturmanın adım adım izlenmesi ile ilgili belge ve bilgilerle dolu olur.
Soruşturmanın en küçük bir aşaması bile onlar için haber taşır.
Bu alanda edinilen fikri takip becerisi ve alışkanlığı, gazeteciye tüm mesleği boyunca -belki de ömrü boyunca- yol gösterecektir. Daha sonra ister siyaset, ister dış politika, ister ekonomi alanında uzmanlaşsın, gazeteci artık polis-adliye muhabirliği deneyimi ile birlikte sorgulayıcılık dürtüsünü elde
ettiğinden, her anlamda kalfalık belgesine hak kazanmış olur.
Benim, kalfalığa hak kazanma sürecim, 1975-1982 yılları arasına kapsar.
Bu kitap, 20. yüzyıl tarihinin en güçlü ve önemli insanlarından birinin heyecan verici hikâyesinin yazıya dökülmesi için duyulan uzun süreli bir istek ve kararlılıkla ortaya çıktı.
Yaşadığı dönemde epik ve efsanevi özelliklere sahip olan Mustafa Kemal Atatürk, bugün de aynı özelliklerini korumaktadır. Asırlar boyunca da kaçınılmaz bir şekilde ve aynı hâliyle karşımıza çıkmaya devam edecek. Gelibolu’da gerçek anlamda Britanya İmparatorluğu’nun belini kıran yılmaz bir savaşçı ve general; kendini beğenmiş batılı güçlere meydan okuyarak onların kibrini kıran, Osmanlı İmparatorluğunun enkazı içerisinde özgürlük ateşini yakan, Ortadoğu ve Asya’da milliyetçiliğin söndürülemeyen meşalesini tutuşturan devrimci bir milliyetçi olarak anılmaya devam edecek. Mustafa Kemal; sultana, dogmatik düşünceye, batıda İngiliz ve Fransız kudretine ve kuzeyde Rus güçlerine karşı yeri doldurulamaz bir isyancı olarak hayatı boyunca mücadele vermiştir. Mustafa Kemal’in ayrıca hayata, savaşa, güce belki de ölüme karşı doymak bilmez bir tutkusu vardı.
Osmanlı İmparatorluğu, Atatürk’ten önce; yenilgiye uğramış, ümidini yitirmiş ve çökmüş, sonuç olarak bu hâliyle Avrupa'nın hasta adamı’ oluvermişti. 1919’da dış düşmanlar tarafından bozguna uğratılmış, içeride birkaç asırdır modernleşme temayülüne ayak uyduramamış kimselerce de kemirilmeye devam eden bir portre çizmekteydi. Bir zamanlar Avrupa, Asya ve Afrika'da geniş nüfuz alanına sahip olan kudretli Osmanlı İmparatorluğu, sonsuza dek bu görkemini kaybetmiş gözüküyordu. Os-manlı Türk akıncılarını Viyana kapılarına dayandırmış savaşçı Osmanlı ruhu, tarihe karışmış görünüyordu. Muzaffer İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan; bir zamanların güçlü Osmanlı topraklarının cesedini dilimlemek üzere bu değerli ganimetin başına toplanmışlardı. İngiliz savaş gemileri, Boğaz’a demirlemiş ve İstanbul; İngiliz, Fransız ve İtalyan işgal kuvvetlerinin şehirde sert adımlarla yürüyüşleriyle titrer olmuştu.
Gelibolu’daki kahramanca mücadelesinden dolayı generallik rütbesine erişen Mustafa Kemal Paşa, Suriye çöllerinden bağımsızlık ateşini tutuşturmak için geri dönmüştü. Korkmuş sultan tarafından sürekli izlenerek küçük düşürüldü, yeni belirsizliklere sürüklendi ve nihayet aşikâr bir kayıtsızlıkla Anadolu içlerinde anlamsız bir ordu karakoluna gönderildi.
Gerisi ise tarihtir ve sabrı tükenmek bilmeyen ve yok edileceğine inanmayan Mustafa Kemal, halkını zaferlerin birinden diğerine taşımayı başarmıştır. Burada gençlik yılları da mevcut; ruhuna şekil veren yoksulluk yılları, isyan, katı askeri eğitim; cephelerde savaş dehâsının ortaya çıkmaya başladığı zamanlar, sultan tarafından hapse atılması ve halkının iliklerine işlemesini sağladığı milliyetçilik duygusu, İstanbul’un saraylarındaki komplo ve entrikalar, eski İstanbul’un dar arka sokakları, politik cinayet, hıyanet, devrim, karşı devrim, Balkan savaşları, Trablus’un çöllerinde ve Suriye’nin dağlarında geçen çarpışmalar...
Mustafa Kemal’in yalnızca Gelibolu mücadelesi bile, uzun uzadıya ve geniş kapsamlı olarak anlatılabilir ki Çanakkale Boğazı’nda yaşanan bu kanlı ve efsanevi savaş, askeri ders kitaplarında dahi hak ettiği perspektif içerisinde zikredilmemektedir. Mustafa Kemal’in kişisel olarak da en önemli başarısı olan Gelibolu zaferi, her nasılsa bu yüzyılın doğaüstü hadiseleri arasında yer almamış, unutturulma çabası içerisine girilmiştir. Yunanlıları Asya kıtasından sonsuza dek atan ve Batıları yeni Türkiye’nin çiğnenemez topraklarından uzaklaştıran büyük Sakarya Zaferi de bu anlamda Gelibolu zaferiyle aynı kaderi paylaşmaktadır.
Bununla birlikte Mustafa Kemal sadece askeri zaferle yetinmemiştir. Saltanatı ve hilafeti kaldırdı; Arap dili, kültür ve alfabesini değiştirerek Latin alfabesini kabul etti ve halkına yeni Türk dilini ve yaşam tarzını öğretti.
Kore Savaşında kahramanca çarpışan Türk askerleri, Atatürk’ü, onun mirasını, vatanını ve halkını yakından tanıyanları hiç şaşırtmamıştır.
RAY BROCK Ankara, Türkiye Mart, 1954
Türkiye Cumhuriyeti bugün, tarikat görüntülü büyük bir örgütün kuşatması altındadır.
Bu örgüt, Kurtuluş Savaşı sürecinde ve sonrasında İngiliz emperyalizminin hizmetindeyken, 1945'ten sonra ABD'nin emrine girdi ve özellikle de Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle yeniden yapılandırılarak toplumun alt katmanları arasına salındı. Bir-birlerinden farklıymış gibi görünen; hatta alan kapmak için birbir-leriyle kavgaya bile girişen bu tarikat örgütlenmelerinin tümünün tek ideolojisi var: Halidi Nakşibendilik.
Türkiye'de Mevlevilik, Bektaşilik, Bayramilik gibi milli özellikler taşıyan tarikatlar yok edildiler, hepsinin yerini Halidilik aldı.
Bu yapı, içeride cumhuriyet ve demokrasi düşmanı, dışarıda sömürgeci işbirlikçisi bir akım. Türkiye'yi yöneten kadroların bir bölümü bu tarikat içinden piyasaya sürüldü.
Bu çalışma ilk kez bütüncül biçimde görünüşte çok görüntülü; ama aslında tek olan bu tarikatın üstünü açıyor.
Bu yapılanmaya paralel olarak ortaya çıkan yeni bir örgütlenme daha var; o da AKP çizgisinde kurulan Halidi ideolojideki vakıflar ve dernekler. Tayyip Erdoğan tarikatları veya AKP tarikatları diyebileceğimiz bu yeni örgütlenmeler ilk kez bu çalışmada tarihsel ve sosyal yerine oturtularak açıklanıyor.
Bu çalışmada, Türkiye Cumhuriyeti'nin kılcal damarlarına girerek vücutta "Metastaz" yapan bu yeni örgütlerin röntgenini çektik.
Hem de belgelerle...
Okuduğunuz zaman, ülkemizin ve devletimizin büyük bir tehditle karşı karşıya bırakıldığını göreceksiniz.
BÎRÎNCÎ BÖLÜMTARİKAT GERÇEĞİGörünüşte dinsel bir yapılanma, aslında ise siyasi bir örgütlenme olan tarikatlar Türkiye'de hızla yayılıyorlar ve toplumu kuşatıyorlar.
Şimdiye kadar farkına varılmadı ama belirtmeliyiz ki Türkiye'de artık tek tarikat vardır: Halidilik... Bugün, Kadirilik ile Nakşibendilikten aldığı tutucu yönleri mezhepçi ve saltanatçı bir zihniyetle birleştiren Irak Kürtlerinden Şeyh Halid'in kurduğu Halidi tarikatı, Türkiye'nin tek egemen gücü haline gelmiştir.
Halidi Nakşibendilikten çıkan pek çok kol, buradan doğan birçok tekke, ülkenin kılcal damarlarına kadar yayılmaktadır. 1945'ten sonra yeniden piyasaya sürülen bu gerici örgütü, hemen hemen bütün iktidarlar el altından desteklediler. AKP'nin iktidara gelmesinden sonra ise Halidilere açıktan açığa belediyeler üstünden ve hatta hâzineden muazzam kaynaklar aktarıldı, bunların müritlerinin devlet kadrolarına yerleşmeleri sağlandı.
Halidi gericiliğin ulaşamadığı noktalara el atmak için ise sivil toplum görüntülü parti tarikatları kuruldu, bu yapılar hızla yaygınlaştırıldı.
Türkiye'yi kuşatan ve teslim almaya çabalayan bu büyük örgütlenmeyi anlayabilmek için önce tarikat kavramına ve tarihine kısaca bakmak gerekir.
öğrenmek, “dışardan”-“çevreden”- gelen informasyonları sahip olduğumuz bilgilerle işleyerek yeni bilgiler üretmek, sonra da, üretilen bu bilgileri muhafaza ederek, bunları daha sonraki informasyon işleme süreçlerinde kullanmak demekti. Ama, bu mekanizmanın işleyebilmesi için, yani beyinin duyu organlarımız aracılığıyla alınan informasyonları işleyerek onları bilgi adını verdiğimiz ürünler haline getirebilmesi için, daima bir ön bilgiye ihtiyacı vardı. Yani öğrenmek demek, öyle hiç bir ön bilgiye sahip olmadan beyinin yeni bilgiler “üretmesi” demek değildi! Öğrenmek, eskiden beri varolan bilgilere yenileri ilâve edilerek gerçekleşiyordu. Bu durumda, beyinin nasıl işlediğini, nasıl öğrendiğini açıklayabilmek için, önce bu, yola ilk çıkıldığı anki “ön bilgi” olayının açıklanması, bu bilgilerin kaynağının ortaya konulabilmesi gerekiyordu. Ama bütün mesele de bu değil miydi zaten, yola ne zaman çıkılıyordu? Doğumdan sonra mı? Yoksa, ana karnına düşmeyle birlikte mi başlıyordu yolculuk, öğrenme yolculuğu”?..
Öğrenmek, ham madde olarak dışardan gelen yeni informasyonların mevcut-varolan bilgiler çerçevesinde bir yere oturtularak bunlarla işlenmesi-değerlendirilmesi ve böylece organizma-çevre sisteminin ortak ürünü olan bilgilerin üretilmesi olayıdır. İki: Bu şekilde öğrenilen-üretilen her bilgi mevcut olanın- varolanın içinde-ana rahminde oluşan bir çocuk gibidir. O, hem varolan sistemin içinde onun bir parçası olarak doğar, hem de ondan ayrı, daha ileri bir varoluş (bilgi) seviyesini temsil eder.
Yeni bir bilgi neden mi eskiyi-varolanı da içinde barındırıyor ve ondan daha ileri bir seviyeyi temsil ediyor? Anne-baba etkileşmesinin ürünü olan bir çocuk neden ve nasıl anne ve babasını da kendi içinde temsil ediyorsa, yeni bir bilgi de, eskiden beri varolan bilgilerle birlikte, dışardan gelen hammaddeyi-informasyonu da kendi içinde temsil eder. O, yani yeni bilgi, eski-varolan zeminin üzerine oturduğu için, yapısal olarak bu zeminin üzerinde yükseldiğinden, merdivenin bir üst basamağını, bir üst bilgi seviyesini temsil eder. İşte bunun içindir ki, yeni bir bilgi üretmek, yani öğrenmek gelişmektir de. Çünkü her yeni bilgi mevcut yapıya yeni bir unsurun ilâve edilmesiyle temsil olunur, ki bu da gelişmektir.
Her yeni (yeni bir bilgi de), daima eskinin içinde oluşur ve onun inkarı olarak gelişir... Eski yeninin varlığında yok olduğu için, yeni eskiyi de içinde barındırır. Eski yeniyle birlikte yeniden doğmuş olur... Eski, hem yeniyi yaratandır, onun koruyucusudur, hem de onun için bir hapishanedir”...
From the publisher's feed