Soğuk bir doğu sokağında,
Acılarla yüklü bir faytonla dolaşıyor olacağım
Atların boynunda ziller ve pembe orlondan püsküller,
Ve gıcırdayan tekerlekler...
Aşkın yüzünden düşen bin parçayı toplamaktan yoruldum ben artık Pollyanna
Bana hediye ettiğin o kırmızı elbise de içindeydi
Ben kendime çilek derdim onun giydiğimde
Ama zaten onu burada giymeme izin vermezlerdi
Belki artık hiç olmaması daha iyi
Çalınmış bir güzellik, yasaklanmış bir güzellikten daha iyidir.
Ama onu asla unutmayacağımı bilmelisin.
Dilerim sen, pötikareli gömlekler gibi neşeli,
İri dişli bir mısır koçanı kadar mutlu ve yan yanasındır.
Belki bir gün beni ziyarete gelirsin,
Sana krem fıstıklı ekmek ikram ederim,
Artık çok mutlu olacağızlı ekmekler...
Süte ekmek doğrar ve şarkı söyleriz.
Sen ruhumun misafir odasında uyursun,
Süt ve gözyaşı lekeli yumuşak yer yatağında.
Senin romanlarında her şey o pazartesi başlardı
Kot pantolonlu, uzun bacaklı pazartesilerdi onlar
Şehrimizin aşkı ve şehrimizin şarkısı öfkeyle pis sularda dolaşırdı.
Sana patates kızartırdım. Patatesler pazartesi kadar kırmızı oluncaya kadar...
Ölüm bizi ayırıncaya kadar...
Aşkımız şehrin en güzel aşkıydı
kolay olmamıştı Yıllarca şehrin en güzel aşkının benekleriyle yaşamak.
Öfkem, içimde emekleyen kırmızı patikli Bir bebekti sanki Pollyanna
Her köşede nergisler satıyorlardı sokaklarda
Baygın kokulu güneşler gibi...
Sonra bir gün yüzü çatlak intiharlarımı boyatıp, Otuzaltı numara bir hayata başlamak...
Uzun bir nekahet döneminden sonra, Nihayet ayağa kalkmak...
Bütün güzeller gibi elinde bir bardak sıcak çayla?
Her şey o pazartesi başlardı
Radyo tiyatrosu dinlenirdi bir zaman içimde,
İçimde dünyanın en eski kedisi, Eski bir sobanın yanında uyuyordu.
Çocuklar bir köşede, Yenidünya çekirdekleriyle beştaş oynardı
Frenk elması da derler...Sarılı kahverengili bir meyve.
Annem işte öyle bir kadındı
Çocuklar gökyüzüne bakar sorardı:
Ay dede orada ne yapıyor anne?
Annem öldüğünde, ay dede içimde Yüzlük bir ampul gibi parçalandı.
Annem işte öyle bir kadındı
Aşure getiren çocuklara Teşekkür eder gibi yaşardı
Öldüğünde, gül resimli bir takvim yaprağıydı.
Sana göre insan profiterol yer gibi yaşamalı
Bir çamur deryasının içinde,
Küçük mutluluk topları yakalamalı.
Bense vücuduma şiirler saplıyorum durmadan
Allah dayanabileceği kadar acı verirmiş insana.
Geçen yazı, Bir dut ağacının altında roman okuyarak geçirdim
Dut taneleri düşerdi sayfalara
Tıpkı tatlı bir yaz yağmuru gibi,
Kendimi dut ağacının gölgesini yiyen Bir ipek böceğine benzetirdim.
Ucuz teşbihler, beyaz atlı prenslerdir Pollyanna
Bir şiire gelir, Ve onu bu hayattan kurtarırlar.
İçimde sanki hep aynı şarkıyı çalan bir laterna:
Cancağızım...basma perdeme bir çiçek de sen olsaydın
Kaçarken, yangın merdivenlerine
Keşke grapon kağıtları assaydın.