Yaşam öylesine güç bir çaba ki.
Ne far keder deyip geçerdim
Nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
Yola madem çöllerdeki başına buyrukluğu yalvartmak için çıkmıştım,
Hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
En kuduzuyla sabahlar, yola devam ederdim
Ölmeye sevdalı olan da bendim.
Zaman, yaşamı geçtiğinde,
Oysa yaslandığım duvarların penceresi yoktu.
Ağaçlar ıslandığında, yıllanmış aşkları kurtarıyordu
Adam olmaya çalışırken çocuk kalmıştım.
Çünkü benim yerime yetimliğim büyüyordu.
Her aşk kendi ağırlığında sonsuzdu.
Tehlikeli sularda olduğunu bilip de, bundan tuhaf bir haz duyduğun
Hiçbir önlem almaya tenezzül etmediğin,
İçinde bulunduğun duruma ters düşecek bir şeyin yaklaştığını gördüğün halde, kılını
kıpırdatmadığın anlar vardır ya
Anlaşılmadığını gördüğü yerin kıyısından eve döner insan hep
Her zaman, kendimi olanca yalınlığıyla anlatmaktan utanmışımdır. Kendime dair bir şeyleri anlatıyor oluşumun yaramın nerede olduğunu açık etmek olduğunu düşünürüm. Ve bunun insanlara “beni vuracaksanız işte buradan vurun” demek olduğunu.
Anlattıklarımdan sonra, sana karşı savunmasız kalacağım...Bu da, vuruluşu göze aldığım anlamına geliyor. Senden yana bir kaygım yok demeyi isterdim...Ama bunu diyemiyorum.
Çünkü çoğu zaman bizi vuranlar, hiç ummadıklarımızın arasından çıkar.
Benim içime yerleştirmiş olduğun kuşku, senin başkalarına karşı duyduğun güvensizlikten çok daha büyük.
Bana karşı dürüst olunmadığını hissettiğimde, beynim, hikayedeki boşlukları doldurur.
Sen buna ''Kafanda kuruyorsun.'' dersin. Ben ''Şeffaf olsaydın da, kurmasaydım.'' derim.
Bir şeylere olan inancımı yitirdim. Sorsan, ne olduğunu söylemem. Her şey beni yordu. Ama tek tek sayamam.
Ne kadar çok düşünürsen, o kadar yalnız kalırsın. O zaman anlarsın, seni tamamlayacak şeyin insanlarda olmadığını. Olamayacağını.
Bu dünya, hassas bir kalbin yaşamasına izin vermeyecek kadar kötü bir yerdi.
İnsan hayallerinin öldüğü gün, ölürdü.
Ama ölüm en büyük kayıp değil...En büyük kayıp, biz yaşarken, içimizde ölendir.
Hayat demek, biraz da zamanında anlamadıklarımıza karşı duyduğumuz pişmanlıklar demek değil midir?
Hayatta sahip olduğumuz iki kıymetli şey var. Biri zaman, diğeri enerji. İkisini de boşa harcamak konusunda birbirimizle yarışıyoruz.
Işığı yalnızca, sönmeye başladığında ihtiyaç duyuyoruz
Güneşi yalnızca kar yağmaya başladığında özlüyoruz
Birini sevdiğimizi yalnızca gitmesine izin verdiğimizde anlıyoruz
Yalnızca dipte hissedince, yükselmiş olduğumuzu...
Yalnıca, evi özleyince, yoldan nefret ediyoruz
Bazen karanlık bir yerdeyken, gömüldüğünü zannedersin.
Ama aslında ekilmişsindir.
Baharlar yazlar göreceksin, çiçekler, kuşlar unutacaksın.
Hüngür hüngür ağlayacak, dolu dizgin güleceksin.
Düşüp kalkacaksın, korkma bundan.
Hikayeni anlatmak isteyeceksin birisine, dinlemeyecek. Arkanı dönüp eve geleceksin.
Ev sana sarılır. Anlatamamak da cehennemdir bazen…
İleri gitmek lazım. Beylik laflar kullanmamak lazım.
Sükutun da bir sesi vardır. Onu duyacak yürek lazım.
Suskunluğumun da bir dili var ama, onu anlayacak bir yürek de lazım.
Akıl bazen her şeyi çözemez. Hissetmek lazım.
Bilmek için, yaşamak lazım.
Dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım. Fakat aptal olmaktansa, biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir bence...
Denenmişi masaya yatırıp dersini almaktan da kaçmamak, korkmamak lazım...
Çocuk olmak lazım şu hayatta...
Hatta mümkünse çocuk kalmak lazım.
Hatırlamayacaksın demiyorum sana. Zaten hiç unutmayacaksın...
Münacaat- İsmet Özel/ Karantina- Kudret Alkan/ Derim- Tarık Tufan/ Let Her Go- Passenger/ Lazım- Şems-i Tebrizi/Canım Aliye, Ruhum Filiz - Sabahattin Ali