Bütün gün etrafıma bakındım. Hislerim ağır geldi, kendimi anlatamadım. Epeydir canımı sıkan konular vardı. Cevap vermekten korktum kendime, soramadım. Haykırmak isterdim sessizlikle geçen gecelere.
Bir şeyler kaybetmiş gibiyim bu kargaşanın içinde. Sorsalar söyleyemem.
Arasam, bulamam. Eksildim sanırım insanların yüzünden. Ne benim artık eskisi gibi, ne de dilim gidiyor iyiyim demeye. Ne zaman iyiyim desem, kırılıp gidiyorum ertesine. Yalnızlığın bir şey öğretmediğinden, kayıtsızlığın bir şey öğretmediğinden başka hiçbir şey öğrenmedim. Bu bir aldatmacaydı...Göz alıcı ve tuzaklı bir yanılsamaydı. Yalnızdım, kendini korumak istiyordum. Dünyayla aramdaki köprüler sonsuza dek atılsın istiyordum.
Sesimizden bizi anlamayanlar vardı. Bir de sessizliğimizi bile anlayanlar. İnsan susarken daha çok şey anlatır da, anlayanı olmazmış.
Kayıtsızlık işe yaramaz...İsteyebilir ya da istemeyebilirsin. Her gün aynı yemeği yemekle kararlı bir hareket yaptığını sanabilirsin. Kayıtsız bir halde caddelerden geçtiğini, yürüdüğünü, şehirde ikide bir yön değiştirdiğini, kalabalıkların yolunu izlediğini, gölgelerin ve çatlakların oyununu kavradığını, çözdüğünü sanıyorsun.
Sanmak...Ne müthiş bir duygu.
Koşulsuz inanmak istiyorsun.
Kocaman yanıldığını anlıyorsun.
Ne var ki hiçbir şey olmadı: hiçbir mucize, hiçbir patlama.
Gülüp eğlenmeliydim. Su gibi akmalıydım şu yaşımda. Oysa ağır ağır düşünüyorum geleceği...Kaç gecem daha böyle uykusuz geçecek? Beni felaketler değil, düşünmek mahvedecek.
Meğer ben ne kadar boş şeylere ağlamışım.
Ne manasız şeylere bel bağlamışım.
Meğer benim peşinde koştuklarım serapmış...
Hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk. Başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani-benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum.
Ne yapıyorum? Uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum. Nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum.
Ama benim ayaklarımda beni sınırlayan zincirler var. Benim ruhum, vücudum ve bütün davranışlarım anlamsız ve zayıf sosyal yasalar çerçevesinde mahpus kalmıştır. Ve ben sürekli, ne olursa olsun alışılagelmişliklerin bir adım ötesine geçmem gerektiğini düşünüyorum. Ben bu sıkıcı, kayıt ve kurallar dolu hayatı sevmiyorum... Eğer yaşamak kelimesinin manası her şeyden mahrum olmak ve ıstırap çekmekse, her an küçülmek ve bunu duymaksa, bir türlü aşamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, şüphesiz ben de, benimkiler de, en derin şekilde yaşıyorduk.
Savaş eğer sizi öldürmüyorsa, düşündürmeye başlaması kaçınılmazdır.
Keşke dört mevsimlik bir sene olsa ömür
''Keşke'' kelimesi hepten vazgeçmek için erkendir,
Mağlubiyetin takısıdır ''Keşke''...
Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır.
Çarpılıp çıkılmış bir kapıda,
Yazılıp yollanmamış bir mektupta,
Göz yumulmuş bir haksızlıkla,
Vakit varken öpülmemiş bir elde,
Dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.
Feri sönmüş bir çift gözde,
Ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte...
''Öyle demeseydim.'' diye diye sızlanır gider.
''Keşke'nin panzehiri 'iyi ki'dir.
İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.
Işıklar sönmüşse eğer, ay ışığını seyret.
Dibi yosun tutan denizlerle ilgilenme.
Yenik düşüyorsan özlemlerine, aldırma sakın.
Sen kalbindeki o uçsuz bucaksız sevgiyi hisset...