
Sign up to save your podcasts
Or


Merhaba sevgili dinleyici, aradan geçen onlarca günün ardından tekrar merhaba. Bu kaydı her kim dinliyorsa “iyi geceler” kaydını alan Sarper'in konuşmadığını bilmesini isterdim. O Sarper’i gömdüm. Başlığım bugün bir bıçak kadar keskin iki uçta oynayacak. Kasım ayında gömdüğüm Sarper hakkında konuşmak istiyorum biraz.
Uzun zaman sonra tekrardan merhaba sevgili dinleyici, metamorfozu yayınladıktan sonra aklımda aslında pek çok başlık vardı, yazabileceğim onlarca satır, yüzlerce kelimem vardı. Dakikalarca konuşmak istedim, konuşursam belki içimdeki boşluğu biraz daha hızlı doldurabilirim diye de düşünüyordum sanki.
Dönüşüm insanı korkutur sevgili dinleyici, hayat kimi zamaninsanı türlü türlü yollara sokar. Bazen sadece zorunda kaldığımız için seçtiğimiz yollar vardır. Zorunda kaldığımız için vedalaştığımız insanlar, zorunda kaldığımız için ayrıldığımız yerler. Hayat hep zoraki gelir, kaldıramayıncaya dek oynar insanın üstüne.
Metamorfoz bir başkalaşım sürecine verilen addır. Tabi buradaki başkalaşım böcekler için kullanılmış, bir tırtılın olgunlaşması sürecine metamorfoz deniyor. Ama neden insanlar da metamorfoz geçirmesin ki? Bedenimiz büyümüyor diyemeyiz, gelişmiyor diyemeyiz değil mi? Hatta her 5 senede bir derimizi bile değiştiriyoruz.
Merhaba sevgili dinleyicim, bu kaydı alıyorum çünkü aramızabiraz mesafe girecek. Ben elbette kuytu köşelerde, bir ağacın altında, soğuğu hissettiğim gecenin en dar anında yazmaya devam edeceğim ama sana şimdiki gibi ulaşabilecek mi emin değilim. Zaten ne kadarını hissedebilirsin ki yaşadıklarımın, yani ne kadar çabalasam da tam anlamıyla hissettiremeyeceğimin farkına vardım.
Aslında insan bazı şeyleri yaşayarak öğreniyor, o acıyıtadarak, o çaresizliğe düşerek, o tırnaklarını kemirmesi gerekiyor stresten. Bazı geceler yaşıyor insan ve kendi kendine diyor ki ben bu bataklığın içinde sanırım öleceğim. Ama ölemiyor, intihar etmek istiyor, dünyadan eksiltmek istiyor kendini ama zaten canı acıyan birisi bunu da yapamıyor.
Yaprakların dökülmeye başladığı zamanlara geldik demiştim,artık yavaş yavaş yeşil kahverengiye dönüyor bunu hepimiz görüyoruz. Ben bu doğal değişimi insanlara çok benzetiyorum. Her insan bir tohumdur, büyür, olgunlaşır ve yaprakları oluşur sonra o yapraklar sararıp solar, günün birinde kaldırıma düşer. Ama o düşüş bile bir son değildir, çünkü ağaç var olduğu müddetçe yapraklar yeniden ortaya çıkar.
Yaralar en çok ne zaman can yakar biliyor musun? Anlaşılmadığında. Görülmediğinde. Senin bütün kanayan taraflarını bağır çağır haykırmak isterken, karşındaki bir bakışını bile esirgiyorsa… işte o zaman yaran kanamaktan çok, için için çürümeye başlar.
Benim de çok oldu öyle çürüyen yanlarım. Konuştukça duvar gibi susan yüzlere çarptım. Yara açanların çoğu, farkında bile değildi açtığı derinliğin. Onlar için sıradan bir söz, benim ruhumda yıllarca kapanmayan bir kesik olmuştu. İşte asıl acı da bu: Yaranı açanın, senin acını bilmeden yoluna devam etmesi. Öylece susması, görmemesi, hissetmemesi…
Benim babam, suskunluğunda çok fazla şey saklar sevgili dinleyici, hepinizin babası da eminim farklı farklı tiplemelerle size bir yaşantı sağlamıştır. Hayatta kimisinin en büyük pişmanlığı da babasıyla bir vedalaşma yaşayamadan babasının ölümü olmuştur eminim. Hatta belki de benim babam da bunu yaşamıştır kim bilir?
Ancak zaman farklı işleyebiliyor, bazı sözler hiç söylenemeyebiliyor. Çünkü o kadar eminiz ki yarına sağ çıkacağımıza, o kadar maddi dünyaya güvenmişiz ki diğer olasılığı hiç göz önünde bulundurmuyoruz. Ama ben artık görebiliyorum her şeyi, net bir biçimde. Bu yüzden atomlar bizi ne zaman ayırır bilemesem de dünya üzerinde fiziksel bir kayıt ve evrenin sonsuz boşluğunda süresiz yankılanacak bazı sesler bırakmaya karar verdim.
Her insanın hikayesi kendine hastır. İnsan kendini hikayesinden belli eder bir nevi, ya da hikayesi insanın tüm bedeni ve kimliği üzerinde bir hakimiyete sahiptir de diyebiliriz. Bazı insanlar vardır mesela hikayelerimize ortak olurlar, kimisi hikayesinde bizden bahseder ve çeker gider öylece. Kimisinin birkaç sene hikayesinde oluruz, kimisinin birkaç saniyeliğine...
Bazen, her ne kadar görmezden gelsen de… bazı insanlar gelir ve zihnine oturur. Evinin salonuna değil, beyninin en ıssız köşesine. Ve kalırlar orada… Sorgusuz sualsiz.
Sevgili dinleyicim… bu kişiler genellikle enyakınımızdadır. Sırdaşların… çocukluğunda kan kardeşi olduğun, sonra nereye gittiğini bile fark etmediğin arkadaşların… “Ailem” dediğin insanlar…
Ve elbette… en çok da tutunduğun aşkın. Kırıldığında bile arkasından dua ettiğin o insan. Biz insanlar… günlerimizi, aylarımızı, hatta ömrümüzü sadakate adarız.
Kendimizi ispatlamaya çalışırız. Belki biraz dahaseverse beni, belki biraz daha anlarsa… Ama bunun sonunda, çoğu zaman, geriye kalan tek şey şudur: Sömürü.
Ve biz, yine de yaparız bunu. Yine de. Günün sonunda ne kaldı peki elimizde? Hadi, aç ellerini şimdi… Düğünsüz nikâh… Hatırsız kahve… Gönülsüz vedalar… Dürüstlükleri kadar aferin onlara.
Bunlar işin şiir tarafı :')
Gözlerimin önünde solup giden günler, kırık kalpler ve anlamsız dakikalarda tekrar buluştuk seninle. Bu podcast doğrudan doğruya can yaralarına bağlıdır. Bu sebeple bugün biraz farklı bir konseptle karşınızdayım zaten göreceksiniz. Bazı şarkılar bize çok şey hissettirir, bazı şarkıların adeta bir dünyası vardır. Aslında benim podcastlerimde her bölümün sonuna bir şarkı koymamın sebebi de bu. Sanki ben mikrofondan uzaklaşırken arkama yaslanıp sizinle birlikte o şarkıyı dinliyorum biliyor musunuz? Bugün sanki hiç konuşmamışız gibi acılardan, yaralardan, güvenden, sadakatten ve aşktan bahsedeceğiz.
From the publisher's feed