"Senin gibi düşünmüyorum" demek hiç bu kadar zor olmamıştı bu ülkede. Sorgulamadan, sadece büyük kahramanlık hikayelerinin ardına sığınarak geçen günler, ardında umutsuzluk bırakmaya başladı. 25 yıl önce, tam da o umudu, gerçeğe olan ihtiyacı haykıran bir gazeteci öldürülmüşken biz nereden bulacağız umudu peki?
Demokrasiyi savunurken demokrasiden uzaklaşmak mümkün mü? Kendi içinde çelişkili gibi görünen bu cümle ne yazık ki bugün ülkemizin gerçeği... Sorsan herkes demokrat ama sağcısı da solcusu da dincisi de, kendine benzeyenden başkasına tahammül edemiyor.
2009'daki saçma ve samimiyetsiz 'açılım' politikası ve ardında dış politikadaki öngörüsüzlük ve cehalet sonucunda geldiğimiz nokta savaş oldu. Ve şimdi öyle bir fırtına estiriliyor ki vatan sevgisi ile vatana ihanet bıçak sırtı bir dengede sanki. Oysa; PKK'nın bir terör örgütü olduğu gerçeğini haykırırken, Suriye'de uygulanan politikanın yanlışlığını söyleyebilmek de mümkün...olmalı...
Bir yaşadığımız tartışmalara bakın bir de ne kadar süreyle tartıştığımıza... Günlerdir herkesin ağzında sakız olan ana muhalefet partisinin il yöneticisi mi daha önemli yoksa dünyanın en büyük kentlerinden İstanbul'da ortaya çıkan ve yüzlerce kız çocuğunun uğradığı istismarın nasıl kapatıldığı mı? O zaman soru şu: Tartışmaların temel amacı gerçeğin görülmesi mi yoksa gazetecisinden siyasetçisine kariyer planlaması mı?
Türkiye'nin bir kez daha 'samimiyet testi' yaşadığı bir gün oldu dün... Bir yanda ana muhalefet partisinde önemli bir konuma gelen bir insanın geçmiş sosyal medya paylaşımları, diğer yanda ise yasaların 'çocuk' diyerek konumlarını net şekilde belirlediği 115 kız çocuğunun İstanbul'un göbeğinde doğum yapmasına rağmen durumlarının saklanması... Taraf tutmadan, elinizi vicdanınıza koyarak konuşmaya var mısınız?