
Sign up to save your podcasts
Or


Fehmi Efendi, yer yer kırlaşmış top sakalı, öksürüklü sesi, parlak ve yuvarlak yüzüyle, çok güzel olan bilhassa kara gözleriyle tıpkı karagöze benzerdi. Orta boylu, balık etli, karayağız bir adamdı.
Fehmi Efendi bir şeyhti; Hasan Ünsî soyundan olup Sofular’daki Ekmel Tekkesi’nin halifelerindendi. Çok sayıda şuğul (Türk musikisi makam ve usulleriyle bestelenmiş Arapça sözlü ilahi) ve ilahi bilirdi. Sur içinde sevdiği dergâh ve tekkeleri dolaşır, şeyhleriyle ahbap olduğu tekkelere gider gelirdi. Onlardan birinde bulunduğu zaman şeyhlere mahsus cenah postuna asla oturmaz, devranda şeyh halkasına girmez, hep zakir postuna oturur, zakirlik etmeyi severdi. Perde arkasındaki taksimleri benzersizdi. Zekâsı, Arapçası, Farsçası kuvvetliydi.
Bu zarif, rintmeşrep, zevk ehli ve gönlü geniş adam aynı zamanda kendi devrinin en büyük hayal ustalarından biriydi. Karagözcüler arasında “el peşrevi” yahut “el şerbeti” tabir edilen bir çeşit perdeye tasvir sürme ve çekmelerde büyük mahareti olduğu söylenirdi. Şeyhin hayal üstadı Sultan Aziz’in hayalcibaşısı cerrah binbaşılarından Salih Efendi’ydi.
Fatih’te, Sarıgüzel Caddesi’nin Feyzullah Efendi Sokağı ile birleştiği köşede 92 yaşında bir yapı… 1500 yıllık Kıztaşı’na komşu bu güzel apartmanın adı Kuleli. Yuvarlak formların hâkim olduğu zarif mimarisiyle oradan geçen hemen herkesin dikkatini çekmekte.
“Mimar Muhittin Fehmi 1930” imzâlı apartmanın merak ettiğimiz hikâyesini semtin eskilerinden, komşularından sorduk soruşturduk. Zaman içinde edindiğimiz bilgiler binanın geçmişini tam olarak aydınlatmaya yetmese de aktarmaya değer bir hikâyeyi ortaya çıkardığını düşünüyorum.
Fatih Belediyesi Kadırga Sanat Galerisi ve sergi açılış töreninde güzel bir jestle ismi Nusret Çolpan Sanat Galerisi olarak değiştirilen Fatih Cam Küp Galeri, yeni bir sergiye ev sahipliği yapıyor: Yerle Gök Arasında Bir Nakkaş Nusret Çolpan
Pek çoğumuz Nusret Hoca’yı, Taksim Tünel ve İstanbul metrosunda yer alan minyatürleriyle tanıdık. İstanbul’un fethinin adım adım anlatıldığı, bugün hâlen Taksim metro istasyonunda küçük bir bölümünün görülebildiği seride, tarih derslerinden kopup çiniye işlenmiş sahneleri hayranlıkla izledik. Eserleriyle lise döneminde tanıştığım sevgili hocamın orijinal çalışmalarının bir kısmını ve eskizlerini, Beyazıt tramvay durağından yürüyerek ulaştığım, Kadırga’da yer alan Kadırga Sanat Galerisi’nde görme şansı elde ettim. 2020 yılından bu yana Faik Kırımlı Resim Sergisi, Hasan Çelebi Retrospektifi gibi pek çok özel sergiye imza atan galeri iki küçük, bir büyük sergi salonu ve derslikleriyle dokuz yüz metrekarelik bir alandan oluşmakta.
Tadına doyulmaz güzellikte bir sese, üstün bir musiki zevkine, icraya canlılık veren renk ve üsluba sahip bir sanatkârdı o. Meslek ahlakıyla yoğrulmuş çalışkan bir hekim, iyi bir akademisyendi. Her şeyden önce bir gönül dostu, gençlerin yolunu aydınlatan mümtaz bir kültür insanıydı.
Türk müziğinin büyük üstadıydı.
Alâeddin Yavaşca 1 Mart 1926’da Kilis’te dünyaya geldi. Vakıf sahibi, köklü, büyük bir ailenin en küçük çocuğuydu. Annesi Enver Hanım, babası Hacı Cemil Efendi, büyükbabası ise şair Sezai Efendi’dir. İlk ve orta öğrenimini Kilis’te tamamlayıp Konya Lisesi’ne kaydoldu. Daha sonra İstanbul Erkek Lisesi’ne geçerek 1945 yılında burayı birincilikle bitirdi. 1951’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Kadın Doğum uzmanı olarak meslek hayatına başladı. İlk hizmet yeri olan Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde vatani görevini de yerine getirdikten sonra Zeynep Kamil, Taksim İlk Yardım, Şişli Etfal, Vakıf Gureba ve Haseki hastanelerinde uzun yıllar hizmet verdi. Vakıf Gureba Hastanesi’nde doğum bölümünü kurdu, Haseki Hastanesi’nde başhekimlik yaptı. Ayrıca çeşitli bültenlerde 54 bilimsel makale yayımladı, yurt içi ve yurt dışında birçok sempozyuma katıldı.
Divanyolu denilen Sultanahmet ve Beyazıt meydanları arasındaki cadde1 üzerinde bulunan bazı mimarî eserler çeşitli sebeplerle ortadan kaldırılmış veya tadil edilmiştir. Bilhassa Avrupa şehirlerini görmüş olan Tanzimat ricali, İstanbul’un da oralara benzemesi arzusunda idiler. Bunlardan Keçecizâde Fuad Paşa’nın ikinci sadaretinde 1865’te vuku bulan ve büyük tahribat yapan Hocapaşa yangınından sonra kurulan Islahat-ı Turuk Komisyonu2 marifetiyle Bâb-ı Âlî, Divanyolu, Nûr-ı Osmaniye, Mahmudiye vs. caddeleri genişletmişlerdir. Bu arada birçok cami, medrese, türbe zarar görmüştür. Bundan dolayı bir ihtiyar Fuad Paşa’ya “Paşa sen bu camileri, medreseleri ve türbeleri böyle yıktırıp ortadan kaldırıyorsun amma yarın bu halk senin mezarına ....caklar.” demiş.3 Divanyolu’nun genişletilmeden önce ve sonrası Maurice Cerasi’nin çizimlerinde çok net görülmektedir.4 Daha sonra da kadim eserlerin birçoğu imar gerekçesiyle ortadan kaldırılmıştır. Bu durum Mimar Kemaleddin Bey tarafından ağır bir şekilde tenkid edilmiştir.5 Bu kısa girizgâhtan sonra bahsimize dönerek yok edilen mescid hakkında kısaca bilgi vermeye çalışalım.
Sultan II. Abdülhamid döneminde bir külliye olarak kurgulanan Yıldız Sarayı ve çevresi, hem imparatorluğun idare merkezi hem de Sultan II. Abdülhamid’in yaşadığı yer olması sebebiyle cuma selamlıkları, cülus şenlikleri, özel misafir ziyaretleri için yapılan resmigeçit ve karşılama törenleri, açılışlar ve de mevlit alayları gibi pek çok merasime ev sahipliği yapardı. Bu merasimler arasında her sene hac zamanında yapılan surre (mahmil) alaylarına ayrı bir önem verilirdi.
İçerisine altın veya para gibi değerli eşyanın konulduğu kese anlamına gelen surre, İslam ülkelerinde Abbasilerden itibaren başladığı düşünülen, her sene Hac vaktinden evvel kutsal topraklar olan Haremeyn’in (Mekke ve Medine) ileri gelenlerinden yoksullarına kadar dağıtılmak üzere gönderilen maddi yardımlar ve hediyelerdi.
“Eğer dünya tek bir ülke olsaydı başkenti İstanbul olurdu” demiş Fransa imparatoru Napoleon Bonaparte... Bir başka Fransız Alphonse de Lamartine’in 1833’te yaptığı İstanbul ziyareti sırasında “Doğa burasını dünyanın başkenti olmak için yaratmışa benziyor” dediği söylenir. Şehrin cazibesi; imparator, komutan, evliya, bilgin, filozof, gezgin, din adamı, tüccar, mimar, ressam, şair, yazar, müzisyen, artist, gazeteci, turist, denizci, göçmen, maceraperest demeden kim varsa kendine bir mıknatıs gibi çekmiştir.
Bir kenti keşfetmenin ancak o kentte kaybolmakla mümkün olacağını herkes bilir. Peki, o kentin asli unsuru olmadan yaşamak mümkün mü? Hani flanör gibi mesela. Elbette mümkün. Modern zamanların kent insanlarına dayattığı yaşam biçimlerinden biri flanörlük. Yani aylaklık... Aylaklar en kaba hâliyle; kapitalist modern dünyada kendini anlamlandırmakla uğraşan, kenti gezen ama kentlilerden uzak duran ve bu çelişkiden beslenen kişiler. Onlar kalabalıkların içinde gezerler ama bir anda sırtlarını da dönebilirler o kalabalıklara...
…Bir gün Princeton Kampüsü’nde çiçek açmış kiraz ağaçlarını hayranlıkla izliyordum. Sevgili arkadaşım Ed Meservey ile birlikteydim. O bana, “Bu çiçek açmış çiçekli kiraz ağaçları İstanbul’da, Boğaziçi’ndeki erguvan ağaçlarının yanında hiçbir şey.” deyince bunun üzerine ona “Bana daha fazlasını anlat.” dedim… Yıllar sonra, kızı Maureen Freely’e 1960’da İstanbul’a neden geldiklerini anlatırken böyle söylüyor John Freely.
Bir fizikçi ve bilim tarihçisi olan Freely’yi, daha çok bir İstanbul âşığı ve yorulmak bilmez bir kent gezgini olarak tanıyoruz. Çoğu İstanbul ve Osmanlı tarihi üzerine olmak üzere elliden fazla kitaba imza atmış olması da cabası. Modern çağın Evliya Çelebi’si yakıştırmasına yaraşır bir kariyer hikâyesine sahip. Hiç ummadığı şekilde yolu İstanbul’a düşen ve tutkuyla bağlandığı bu şehirde nihayet bulan ilginç hikâyesine ana hatlarıyla değinmek gerekirse: Freely, 1926 yılında New York’da İrlanda asıllı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Henüz 17 yaşındayken II. Dünya Savaşı’na katılarak Pasifik’te, Birmanya ve Çin’de komando olarak görev yapar. Savaşın ardından eğitimine devam eder ve New York Üniversitesi’nde fizik alanında doktorasını tamamlar. 1960’ta Robert Kolej’de fizik öğretmenliği yapmak üzere yolu İstanbul’a düşer. Freely için hayatının akışını bütünüyle değiştirecek bir dönemdir bu. Sonra tekrar New York’a döner; bir süre Boston, Londra, Atina ve Venedik’te yaşadıktan sonra 1993 yılında bu sefer akademisyen olarak Boğaziçi Üniversitesi’ne gelir ve hayatının sonuna kadar burada, İstanbul’da yaşar. Bu yıllar içerisinde döneminin önemli sanatçı ve yazarları ile dostluk kurar. Aliye Berger, Ömer Uluç, Yaşar Kemal ve daha niceleri ancak kendi deyimiyle her zaman sokaktaki insanlarla kendini daha rahat hisseder İstanbul’da en iyi arkadaşlarının ilginç hayat hikâyelerini öğrendiği taksi şoförleri olduğunu söyler.
Öğrenci ve okurlarının Tanpınar diye andıkları Hamdi Bey’i 1961 yılının bir bahar akşamüstüsü Galata Köprüsü’nde yakaladım. Kış, o yıl Mart’a rahat vermediği gibi Nisan’ın da yakasını bırakmıyordu. Pardösüsünü giymemişti, kahverengi, çizgili bir takım vardı üzerinde. Paris’e ikinci gidişinden sonra kıyafetine çok dikkat ettiği söylenen bu önemli ve ilginç adamın zihninde kıyafetten daha önemli şeylerin olduğu kesindi. Çünkü üzerine dikkatle baksa aynanın önünde biraz daha durması gerektiğini görürdü. Hazineler viranelerde saklıdır. Hamdi Bey virane değildi elbet, hepimiz gibi bir insandı, ama hepimizden öte hazineler barındırdığı kesindi. Kendi kuşağımın aksine onu tanıyor, okuyor, izliyordum. Daha öncesini bilemem ama Anadolu’daki öğretmenliklerden sonra İstanbul’a gelişi, birkaç lisedeki hocalıkları, Akademi’deki sanat tarihi ve mitoloji dersleri nihayet İstanbul Üniversitesi... Bütün macerasını kalın çizgilerle de olsa biliyordum.
Daha önceden tanışıyorduk. İkimiz de Şehzadebaşılıyız. Gerçi o Narmanlı’da, Ayaspaşa’da kalırdı benim ilk gençliğimde ama ablasına, yani semtimize geldikçe görüşme fırsatları kollardım. Narmanlı’da ziyaret ettiğim de oldu.
Osmanlı payitahtına ulaşmanın birçok yolu vardı. Yeni yerler keşfetme arzusuyla kendini yollara vurmuş serazat maceracılar; ipekli çarşılarında, baharat kokulu dükkânlarında büyülenmişçesine dolaşmak isteyen tüccarlar; tecessüs dolu bakışlarla etrafını süzerek bu yabancı diyarın dilini, dinini, kültürünü öğrenmeye çalışan gezginler; hacca gitmek için yayan yapıldak yola düşmüş hırpani hacılar; gösterişli elçiler, tercümanlar, tutsak prensler… Hepsi kendi amacına en uygun güzergâh üzerinden İstanbul’a ulaşır, şehrin farklı muhitlerinde birbirlerinden habersiz dolaşırlar, illaki bir noktada karşılaşırlardı.
Bunların içinden özellikle elçilik heyetleriyle İstanbul’a gelen seyyahlar, bir görev bilinciyle gezi notlarını düzenli şekilde tutarlardı.
From the publisher's feed

6 Listeners

3 Listeners