
Sign up to save your podcasts
Or


Tıp- Hukuk-İnançlar ekseninde erdemli davranışı bulma çabası…
Çocuğun yüksek hayrını gözeterek onu ailesinden, hatta inancından korumak hukukun görevi. Ama yasa koyucu ve uygulayıcı böyle önemli kararlar alabilecek kadar üstün bir kişi mi? Neticede bu kararları veren de kusurlu bir insan değil mi?
Ian McEwan rahattayken erdemli olmanın kolay olduğunu ama şartlar çetrefilli hale gelince doğru davranış diye bir şeyin pek de olmadığını tüm insanlığa kanıtlamak istercesine üretken bir yazar. Her kitabı ayrı bir vicdani paradoks.
Kitapla ilgili fikirlerinizi aşağıdaki linkten instagram hesabımıza giderek bölüme ilişkin postun altına bırakabilirsiniz.
Şili’de uzun yıllar toprak ve nüfuz sahibi liberaller, en azından ortada bir sandık olduğu için, seçimle yönetimdeydiler. Topraklarında çalışan işçilerin nasıl yaşaması, düşünmesi gerektiğine tabii ki toprak sahipleri karar verirdi; uzun yıllar bu korku ikliminde özgürce patronlara oy verdiler.
Patronlar kibirliydi; seçimlerde defalarca kez alt ettikleri sosyalist adayın, her seçim gezisinde işçilerine daha fazla temas ettiğini fark edemediler. 1970 seçimlerinde yoldaş başkan Salvador Allende seçimle yönetime geldi.
Toprak sahipleri kızgındı. Ekonomik güç onlardaydı. Ülkede insan hakları konusunda ilerleme yaşanıyor ama para kaybetmeyi göze alan patronlar piyasaya mal sürülmesini engelliyordu. İşçiler ilk defa doğru düzgün para kazanıyor ama kazandıkları para ile satın alacak mal bulamıyor, yokluk çekiyorlardı. Amerika, yanıbaşında filizlenen bu sosyalist hareketi, patronlara ve askere maddi destek sağlayarak baltalıyordu. Asker yasa dışı yollarla güçlendirilmişti.
1973’te askeri darbe ile yoldaş başkanın yönetimi sona erdi. Yoldaş başkanın intihar ettiği söylentisi vardır ama kimse de bilemedi. Sosyalist liderler işkenceler görerek öldürüldü, sosyalist görüşü benimsemiz kişiler işkenceler görerek öldürüldü… Yakalanırsa öleceğini ve bu düzenin değişmesi için kendilerinin de silahlanması gerektiğine inanan sağ kalan sosyalistler militarize oldular. Ülkede bir gelecek kalmadığını fark edenler büyük elçiliklere kaçak yollarla sığınıp mülteci oldular.
Bu mültecilerden biri de yoldaş başkanın kuzeninin kızı Isabel Allende’ydi. 1981 yılında 8 ocakta ölüm döşeğindeki dedesine bir mektup yazmaya başlayan Allende, kendisini bir aile ve ülke geçmişini kurgulayarak sağaltırken bulmuş. O zamandan beri Isabel Allende yeni kitaplarına başlamak üzere 8 ocaklarda hep masasının başında hazır bulunmuş.
Kalınca bir kitap bu. İlk 400 sayfada büyülü bir dünya, mistik ögeler, imkansız aşklar yaşanırken dipten akan politika, son 150 sayfada brüt bir gerçeklik olarak tüm olayların üstünde yaşanan, tüm olayları kaplayıp değersiz kılan soğuk gücünü gösteriyor. Aşk yaşayabilmek bile politiktir.
Beni Allende ile tanıştıran sevgili Defne Çizakça’ya sevgiler.
Kitap hakkındaki görüşlerinizi paylaşmak isterseniz aşağıdaki linkten instagram hesabımıza giderek bölüme ilişkin postun altına yorum bırakabilirsiniz.
Olaylara kapılıp giden hayatımız üzerinde o kadar az söz hakkımız var ki, bunu ancak bir mahrumiyet grevi sırasında fark ediyoruz. Susarak cezalandırmanın yaygın olduğu bir toplumuz biz, konuyu biliriz.
Bizim eylemlerimizin, sonucu etkilemediğini hissedersek yokluğumuzu bir eyleme dönüştürmeyi biliriz.
Kaydı 20 gün kadar önce almıştım ama bugünkü Satın Almama Günü ile derinden bir bağı olduğunu hissediyorum.
Siz bizi duymuyorsanız, biz de sizi yokluğumuzla sınıyoruz.
Kitaba dair bir yorumunuz varsa aşağıdaki linkten instagram’a giderek bölüme ilişkin postun altına yorum bırakabilirsiniz.
https://www.instagram.com/benbikitapokudum?igsh=MWJmNXkwajJmdWRueA%3D%3D&utm_source=qr
Bu kaydı 15-20 gün önce almıştım.
Kayıtta diyorum ki:
“Eğer bi siyasi ideolojinin merkezindeki kişilerden değil de
en dış halkasındaki üyelerinden (mesela öğrencilerden) çok şey bekleniyorsa emek verilen şeyin samimiyetini ve gücünü sorgulamak lazım; kişisel olarak kaybettiğiniz şeyleri size kimse geri vermeyecek.”
Bugün de hala böyle düşünüyorum.
Özel bir süreçten geçiyoruz ve şimdiye kadar görmediğim, yapıcı bir siyasi temas gözlemliyorum.
Yine de kaydı editlemeyeceğim, fikrimi değiştirmeyeceğim.
Herkes kaybedebileceği şeyin riskini ölçüp biçerek almalı.
Kimseye güvenmemek gerektiğini, insanların değişebileceğini, feda edilebilirliğimizi maalesef daha önce çok iyi öğrendik. Umarım bu sefer her şey çok güzel olur.
Söylemek istediğiniz bir şey olursa aşağıdaki linkten instagram hesabımıza giderek bölüme ilişkin postun altına yorum bırakabilirsiniz.
Tarihi bugünden geriye doğru okumaya çalıştığımızda sanki “Büyük Güç” olmak Batı’nın hamurunda varmış, başka türlü olması düşünülemezmiş gibi yanılsamalara düşebiliyoruz. Oysa 18. yy’a kadar dünya yönetiminde, sanatında, ticaretinde Batı’nın neredeyse adı bile anılmazken 13. yy’a damgasını vurmuş Cengiz’in dünyayı yöneten tek bir lider olma düsturunun etkileri 5 yüzyıl boyunca etkisini sürdürdü.
Düzenler gelir, geçer, değişir, etkilenir…
Bu dünya Cengiz’e kalmamış,
Batı medeniyetlerine hiç kalmaz, diyebilir miyiz?
Konuya dair söylemek istedikleriniz olursa aşağıdaki linkten instagram profilimize giderek bölüme ilişkin postun altına yorum bırakabilirsiniz.
Kendinizi akışa bırakırsanız harika bir sirk gösterisi izlemiş gibi olacaksınız. Ama gösteri çıkışında “bana anlatılmak istenen neydi?” diye sorduğunuzda Ateist Rejimi, bürokrasiyi, niteliksizleşmiş yandaş edebiyatı eleştirdiği için yazarı hayattayken basılamamış, sonunda basıldığındaysa sansüre uğramış ama bu yüzden de 20. yüzyılın en önemli yasaklı kitaplarından biri olarak popülerleşmiş bir kitapla karşılaşacaksınız.
İsa’yı çarmıha gönderdiği için içi rahat olmayan Roma Valisi’ni konu alan bir roman yazdığı için ateist sansürcü eleştirilere maruz kalan Usta, en sonunda akıl hastanesine kaldırıldı. Sevgilisinin birden ortadan kaybolmasının ardından derin bir yas süreci yaşayan Margarita ise sevgilisine tekrar kavuşabilmek karşılığında ruhunu Şeytan’a sattı. Şeytan’la yaptıkları anlaşma sonucu kavuşan çifte bir ödül de romanı okuyan İsa tarafından verildi, Şeytan’dan çifti hizmetine almasını ve ödüllendirmesini istedi. Huzuru hak etmişlerdi ama ebedi mutluluğu değil…
Varsa yorumlarınızı aşağıdaki linkten instagram hesabımıza giderek bölüme ilişkin postun altına bırakabilirsiniz.
https://www.instagram.com/benbikitapokudum?igsh=MWJmNXkwajJmdWRueA%3D%3D&utm_source=qr
Haremlerin mahremiyeti, dışarıdan gelen seyyahların bilgi almasını zorlaştırınca boşlukları hayalgücü tamamlamış, biraz da fantazi katılmış. Böyle olunca Osmanlı’nın son döneminde müslüman bir Osmanlı kadınının yaşayışı ile ilgili yanlış bilgiler yayılmış. Fatma Aliye iyi eğitim almış, dil bilen az sayıda Osmanlı kadınından biri olarak seyyahların eşlerine ya da o dönemde yaygınlaşmaya başlayan hanım gezginlere refakat ediyor, onları evlerinde ağırlıyor, yaşayışlarının aslını sergileyip soruları yanıtlıyor.
Cariyelik, çokeşlilik ve giyim konuları üzerinde yoğunlaşarak bu yabancı hanımların ziyaretlerinden kesitler paylaşıyor.
Fatma Aliye’nin hem eğitimi hem de ekonomik gücü dolayısıyla oldukça ayrıcalıklı ve küçük bir zümreye tabii olduğunu, dinini ve ülkesini temsil göreviyle suistimal edilmeye yatkın konuların hedeflenen ideal hallerini izah ettiğini unutmamak gerek.
Paylaşmak istediğiniz fikirleriniz varsa aşağıdaki linkten instagram profilimize gidebilir, bölüme ilişki postun altına yorum bırakabilirsiniz.
Müthiş masalsı bir dil kullanımı olduğu için olayların fasülye sırığına tırmanıp gittiğiniz devler ülkesinde yaşandığını sanabilirsiniz ama 1. Dünya Savaşı’nın başından 1970’lere doğru uzanırken Polonya’nın bir köyündeyiz. Sıradan bir ailenin yaşam çizgisi üzerinden hikayeyi takip edebilecek olsak da beni en çok etkileyenler, toplumun dışına itilmiş ama kendi içinde tutarlı yaşamları olan yan karakterlerdi.
Hayat kadını olduğu için köyden uzaklaştırılıp ormanda yaşamaya başlayan Başak birlikte olduğu adamların onun üzerine çıkmasına hiç izin vermedi, çünkü onlarla eşitti.
Delirmek için çok sebebi olsa da bir günde değil, gökteki ay onu dikizlemeye başlayınca yavaş yavaş hayvanlarla iletişim kurmaya başlayan nineyi köpekler insanlardan daha kolay anladı.
Atalarından yadigar malına, mülküne genç Sovyet Devlet tarafından el konulurken Toprak Sahibi, varoluşsal sorularına cevap aradığı Oyun sayesinde rüyalarını kontrol edebilmeyi öğrendi. Sahip olduğu her şeyi alsınlar, rüyaları sayesinde istediği her şeye o zaten sahipti.
Kitap üzerine konuşmak isterseniz instagram linki aşağıda; bölüme ilişkin postun altına yorum bırakabilirsiniz.
Doğumgünü kutlayabilmek için öncelikle bir takvime ve hesap yapabilecek kadar matematiğe ihtiyaç var. Yani çok uzun süre sadece hükümdarların ve çevrelerindekinin erişebileceği eğitim ve imkanlardan bahsediyoruz.
Antik Roma’da da yöneticilerin ve soyluların erişebildiği bu imkanların sonucu olan kutlamalar Hristiyanlıkla beraber OrtaÇağ boyunca neredeyse tamamen yok olmuş. Hristiyanlıkta doğum, ilk günahın nihai sonucu olduğu için doğumgünü kutlamak yasaklanmış. Bazı kraliyet mensuplarının ara ara doğumgünü anılıyor olsa da kutlama diyebileceğimiz en eski belgelerden biri Marco Polo’nun Kubilay Han’ın doğumgünü için verilen ziyafet tasvirleriymiş.
Yine de temel hayatta kalma dertlerinden arınmış bazı soyluların hayatlarındaki ilerlemeyi belgeleme isteği bazı günlükler, hatıratlar yaratmalarına sebep olmuş.
Doğumgünü konusunun Rönesans döneminde tekrar popülerleşmesinin en büyük nedenlerinden biri soyluların astrolojiye olan meraklarıyken, doğumgünü kavramının halka inmesi - her konuda olduğu gibi - Fransız Devrimi’ni bulmuş.
Pastasına yaşı kadar mum dikilip hemen her yıl doğumgünü kutladığı belgelenen ilk kişi ise 1802’de Goethe kabul edilmiş.
Hangi ekin zamanı doğduğunuzu biliyorsanız aşağıda instagram linkimiz var, bölüme ilişkin postun altında yorumlarda buluşabiliriz.
Kalbim paramparça; birilerinin distopyası, bizim hayatımız…
Kitabın distopik olan tek tarafı olayların İrlanda’da yaşanmasıydı sanırım. Normal bir hayatları olması gereken, eğitimli, orta gelirli, 4 çocuklu bir ailenin gittikçe otoriterleşen yönetimle beraber marjinalleşmesini, dağılmadını, azalmasını okuyoruz. Tahmin etmediğimiz hiçbir şey olmuyor. Anayasal hakların olağan üstü hal kanunlarıyla ihlal edilmesi, haberleşme ve bilgi alma özgürlüklerinin kısıtlanması, internet ve elektrik kesintileri, direniş gruplarının silahlanması, enflasyon, yetkili pozisyonlara rejim destekçilerinin getirilmesi, yargılanmadan yapılan tutuklamalar, yaşı büyütülmüş çocukları düşman bellemeler, krizi fırsata çevirmeyi akıllılık zanneden vicdansızlar, kıyıya vuran şişme botlar…
Orta Doğu’da yaşayan bir kadın olarak evlatlarını nedensiz yitiren annelerin sesini çok yakından duyuyorum ben. Edebi bir metin olarak, sanat haline getirilip estetize edilmesini, kurgulanmasını okuyabilecek mental stabilitede olmadığımı fark ettim bu vesileyle…
Instagram linki aşağıda, varsa demek istediğiniz gelin, konuşuruz.
https://www.instagram.com/benbikitapokudum?igsh=MWJmNXkwajJmdWRueA%3D%3D&utm_source=qr
From the publisher's feed