EKSEN

EKSEN

By Sputnik TürkiyeNewsNews Commentary
Download on the App Store

EKSEN episodes

  • ‘ABD ordu üzerinden Pakistan’da safları sıkılaştıracak. Çok tehlikeli bir oyun bu’

    Ortadoğu’da 7 Ekim saldırısıyla başlayan İsrail-Filistin gerilimi, çatışmaların bölgesel savaşa dönüşmesi kaygıları eşliğinde devam ederken, İran’dan şaşırtıcı bir hamle geldi.

    İran yönetimi geçen hafta Mossad ile bağlantılı olduğu iddiasıyla Irak’ın kuzeyinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Erbil kentindeki hedefleri, Kirman’daki terör saldırısını üstlenen IŞİD’e yönelik olarak da Suriye’nin kuzeybatısındaki İdlib’de Heyet Tahrür üş-Şam bölgesini vurdu. Hemen ardından da Pakistan’ın Belucistan bölgesinde ABD bağlantılı Cundullah’ın devamı olan Ceyş ül Adl örgütü hedef oldu. İslamabad yönetimi bu saldırıya İran içlerini vurarak misilleme gerçekleştirdi.

    Ortadoğu krizi Yemen’deki Ensarullah’ın hamleleriyle giderek dinamik bir sürece evrilmişken, İran’ın doğrudan bu şekilde harekete geçmiş olması hem ABD hem de İsrail’e yönelik mesaj olarak algılandı.

    Ortadoğu’daki krizi, İsral-Filistin çatışmasının yankıları ve İran’ın hamlelerini Dr. Barış Adıbelli ile konuştuk.

    Dr. Barış Adıbelli’ye göre, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun arzuladığı çatışmaların yayılması senaryosu yavaş yavaş gerçekleşmeye başlamış görünüyor. Adıbelli, çatışmaların üç ana ekseninin Lübnan, Kızıldeniz ve Suriye’nin oluşturduğunu belirtirken, buna kısa süreliğine İran-Pakistan geriliminin eklendiğini vurguladı. Adıbelli meselenin artık Gazze’yi aştığı görüşünde:

    Ortadoğu’daki çatışmaların altında ABD-Çin ticaret savaşının yattığını belirten Adıbelli, ABD’nin ana ticaret rotasının Asya-Pasifik olduğunu anımsattı. Ancak Adıbelli Washington’ın hegemonyasını korumak için Kızıldeniz krizine müdahale etmek durumunda kaldığı değerlendirmesinde bulundu:

    Kızıldeniz’deki krizin giderek Çin ve AB’ye zarar vermeye başladığını belirten Adıbelli, Avrupa’nın ABD’den ayrı kendi misyonu için kolları sıvadığını anımsatırken, Ensarullah hareketinin Çin ve Rusya gemilerine serbest geçişle ilgili çıkışına atıfta bulundu. Diğer yandan Adıbelli, Çin yönetiminin BM Güvenlik Konseyi kararının ABD ve İngiltere’ye Yemen’i vurma misyonu vermediğini anımsatarak Pekin’in bunu yasadışı görmesini de vurguladı:

    Adıbelli, İran ile Pakistan arasında Belucistan odaklı kısa süreli krizin işaret ettiği olguları da değerlendirdi. Meselenin iki ülke arasında tarihsel arka planına atıfta bulunan Adıbelli, krizin kısa sürede yatıştırılmış olmasına dikkat çekti:

    Pakistan’da 8 Şubat’ta düzenlenecek seçimlerin yaklaştığını anımsatan Adıbelli, Batı destekli Navaz Şerif’e yolsuzluklar nedeniyle getirilmiş olan siyasi yasağının kaldırılmasına dikkat çekti. Pakistan’da ordunun rolü ve 1950’lerden bu yana ABD ile derin ilişkilerine vurgu yapan Adıbelli, tehlikeli bir oyun oynandığı görüşünde:

    İran-Pakistan krizinde Çin’in de tepkilerine dikkat çeken Adıbelli, Rusya’nın vaktiyle Şanghay İşbirliği Örgütü’nü genişletme yerine derinleştirme önerisine atıfta bulundu. Adıbelli son krizde Çin ve Rusya’nın tepkilerine dikkat çekti:

    ABD’nin Pakistan’la ilgili planlarının uzun vadeli olduğunu, Çin ve Pakistan koridorunun hedef alındığını söyleyen Dr. Adıbelli, Ralph Peters’ın ‘Kanlı Sınırlar’ makalesine atıfta bulundu. O haritada İran ve Pakistan’dan ayrılarak Belucistan adında bir devletin kurulduğunu hatırlatan Adıbelli, ABD’nn bölgeyi karıştıracak planlara rağmen şimdilik güçlü Pakistan istediği için İran ve Pakistan çatışmasını arzulamadığı yorumunu yaptı:

    Dr. Barış Adıbelli’ye göre Ortadoğu’da çatışmanın genişleme ihtimali en yüksek bölgesi İsrail’in sürekli saldırılar düzenlediği Suriye. Diğer yandan Rusya’nın Ukrayna krizine odaklandığını ve son dönemde zafere yakın göründüğünü söyleyen Adıbelli,

    Adıbelli, çoklu krizler eşliğinde Ortadoğu’daki gerilim arttıkça Netanyahu’nun keyfinin yerinde olduğu görüşünde. Adıbelli, İsrail liderinin Trump’ı beklediği değerlendirmesinde bulundu:

    ABD’nin Afganistan’dan çekilirken Taliban ile yaptığı anlaşmanın detayların hala karanlıkta kaldığını hatırlatan Adıbelli, IŞİD Horasan’ı işaret ederek ABD’nin Asya planlarını anlamak için, bu gizemin çözülmesi gerektiği yorumunda bulundu:

    1 hr 23 min
  • ‘Batı Kiev’in asker havuzunu doldurmak amacıyla paralı askerler için düğmeye basmış olabilir’

    Ukrayna’nın Batı’dan aldığı askeri ve mali fonların tükenirken, büyük insan kaynağı sıkıntısının yeni seferberlik kararına yol açtığı bir dönemde yabancı paralı asker meselesi bir kez daha gündeme taşındı. Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı 16 Ocak’ta Harkov’da Fransız paralı askerlerin geçici olarak konuşlandırıldığı otel binasının yüksek hassasiyetle füzelerle vurulduğunu duyurdu. Garnizonun imha edildiği, 60’dan fazla paralı askerin öldürüldüğü, 20’den fazlasının da tıbbi kurumlara sevk edilmek durumunda kalındığı aktarıldı. Binada kalan Fransız paralı askerlerinin kullandığı lejyonun simgeleri de internete sızdı.

    Rusya Federasyonu Fransız paralı askerlerle ilgili meseleyi Macron yönetiminin gündemine taşıdı. Fransa’nın Moskova Büyükelçisi Pierre Levy Rusya Dışişleri Bakanlığı’na çağırıldı. Fransa Kiev’e her türlü silah ve mühimmat sevk ederken, kendini çatışmanın tarafı olarak saymıyor. Ancak ‘savaş ekonomisine geçtiklerini’ ilan eden Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, tıpkı Britanya gibi Kiev ile uzun dönemli savunma anlaşmasa imzalayacaklarını da söylemişti.

    Fransız kaynakları Ukrayna sahasında beliren paralı askerlerin bir kısmının aşırı milliyetçi ve neo-nazi çevrelerinden geldiklerini bir kısmının da motivasyonlarının mali olduğunu aktarıyor.

    Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov, yabancı paralı askerlerin varlığını bildiklerini belirtirken, her olayda bu konudaki iddialarının doğrulandığını belirtti. Rusya’da Duma da özel harekat bölgesindeki Fransız paralı askerlerle ilgili oturum yaparak Fransa Parlamentosu’na bir mektup göndermeye hazırlanıyor.

    Gelişmeleri Donetks’te bulunan gazeteci Okay Deprem ile konuştuk.

    ‘Ukrayna’da paralı asker konusu yeni değil ama 2022’yle birlikte derinleşti’

    Okay Deprem’e göre, Ukrayna’da paralı asker konusu yeni değil ancak 2022’de Rusya Federasyonu’nun özel harekatı sonrasında derinleşti.

    “Paralı asker meselesi yeni bir konu değil. 2022 sonrası alevlenen ve derinleşen bir konu oldu ama 2015-2022 arasındaki süreçte, yani çatışmaların daha düşük yoğunlukta olduğu o dönemde dahi paralı ve gönüllü askerler vardı. Birkaç kategoriye ayırmakta fayda var onları. Bir grup paralı asker, diğerleri gönüllü. Kendi iradeleri ile bir şekilde gelip çatışmalara taraf olan kişiler. Ben kendi tecrübelerimden hatırlıyorum. Basın toplantılarında paralı askerlerin, gönüllü askerlerin çok tartışıldığını gördüm. Hatta esir alınanların veya ölü ele geçirilenlerin kişisel bilgilerinin ve evraklarının teşhir edildiği brifingler düzenlendi.”

    ‘Ukrayna’nın aktif, eli silah tutabilen erkek nüfusundan geriye bir şey kalmadığını göreceğiz’

    Deprem, Batı’nın Kiev’in giderek azalan ‘asker havuzunu doldurmak’ amacıyla yabancı paralı askerler için düğmeye basmış olabileceği görüşünde. Deprem Ukrayna ordusunun aktif ve rezerv askerlerinin azalmasının cephe hattında yarattığı güçsüzlüğe atıfta bulundu:

    “Ukrayna ordusunun aktif rezervlerinin çok hızlı eridiği bilinen bir gerçek. Dolayısıyla Ukrayna ordusunun hem aktif hem de rezerv askerlerinin azalıyor olması, cephe hattını Ukrayna aleyhine olabildiğince güçsüzleştirdi. Tabii otomatik olarak Rus güçleri, kademeli de olsa ilerlemeye başladı. Belki de yeni bir topyekun saldırı için güç biriktirmeye başladı. Tüm bunlar karşısında Batı dünyasının yapabileceği belli şeyler var. Askeri araç ve mühimmat vs. temin etmenin dışında yapabilecekleri asker temin etmek. Son tahlilde Ukrayna’nın kendi askerleri tükenecekse en nihayetinde böyle bir şey gelebilir. Ukrayna’da şu anki tahminlere göre 18 ile 50 yaş arası 6 milyon erkek kaldığı tahmin ediliyor. Tüm Ukrayna çapında. Bu sayıdan ülke ekonomisinin minimum düzeyde de olsa devam etmesi için gerekli sayıyı çıkartalım. Aralarındaki kaçakları, sakatları vs. de çıkartalım. Belki de 1 milyon küsür insan kalır. Potansiyel sayı bu belki. Birçok askeri uzmanın mutabık olduğu sayı bu. Zelenskiy’nin Aralık ayındaki demecini hatırlayalım. 500 bin kişinin silahaltına alınacağını söyledi. Demek ki orta vadede bu öngörülen sayının yarısını hedefliyorlar. Ama bu devreye sokulsa dahi mevcut askeri kayıplar sürerse, bunun da sonu gelecektir. En nihayetinde Ukrayna’nın bu sene içerisinde aktif, eli silah tutabilen erkek nüfusundan geriye bir şey kalmadığını göreceğiz.”

    ‘Ukrayna’yı dolaylı kanallarla ve asker katkısıyla da destekleyebilirler’

    Özellikle askeri kayıpları astronomik boyutlara ulaşan Ukrayna ordusunda talimli askerin neredeyse hiç kalmadığını belirten Deprem, Batı’nın muharip savaşçı göndermek veya Ukrayna’nın Rusya’ya teslim olmasını kabullenmek gibi bir ikilem içinde kaldığı görüşünü dile getirdi:

    “Artı onun kadar önemli bir başka nokta var. Cephe hattına Ukrayna tarafından adeta hazırlıksız, doğru düzgün eğitimden geçmeden gönderilen bölükleri görüyoruz. 2022’de ve kısmen de 2023’te birkaç aylık eğitimden sonra cepheye gönderilen birlikler çoğunluktaydı. Profesyonel askerlerin önemli kısmı zaten savaş dışı kaldı. İşin bu tarafı da önemli. Ukrayna’nın potansiyel askeri mevcudiyetinin çoğu eğitimsiz ve tecrübeden yoksun. Batı artık şöyle bir ikilemle karşı karşıya: Ya Ukrayna’yı dolaylı kanallarla asker katkısıyla destekleyecekler. Veya Ukrayna er ya da geç teslim bayrağını çekecek.

    Bana kalırsa bu genel tabloyla da bağlantılı olarak paralı askerlerin hedef alındığı saldırılar önemli. Daha önce Lvov’da, Çernikov’da vs. paralı askerlerin kışlaları vurulmuştu. Makro tabloya baktığımızda bir yere oturuyor bu. Fransa’nın söz konusu olması da tesadüf değil. Fransa, İngiltere’den sonra Avrupa’da Almanya ile birlikte Kiev’i en çok destekleyen ülke. Verdikleri obüslerden roket sistemlerine, zırhlı araçlardan tüfeklere, Fransa işin başından beri Zelenskiy yönetimini askeri açıdan aktif olarak destekliyordu. Şimdi bunu, muharip asker desteğine kaydırıyor. Önceki gün Rusya’da oldukça tanınan Fransız gazetecilerin de görüşlerine yer verildi. Birisini tanıyorum hatta. Dediği şuydu: ‘Harkov’da vurulan paralı askerlerin arasında sadece Fransızlar yok. Başka ülkelerden savaşçılar var. Fransızlar kesin ve görünen olan. Ukrayna yönetimi de bunu reddetmedi’ dedi. Bu önemli.”

    ‘Bu paralı askerlerin sivil bir otele yerleştirilmesi bilinçli bir tercihti’

    Okay Deprem, daha önce de Batı’dan gelen birçok paralı askerin otellere yerleştirildiğini ve bu tür yerleşkelerde bulunan yabancı askerlerin 2022-2023 yıllarında da nokta atışlarıyla hedef alındığını aktardı. Deprem, Rus Savunma Bakanlığı verilerine göre en az 6 bin yabancı askerin öldürüldüğünü ve en az o kadarının da savaştan kaçtığını anımsattı:

    “İşin teknik açıdan mühim bir noktası var. Siz ilgili grubu bir askeri tesise veya benzer bir yere yerleştirirseniz, açık hedef haline gelmiş oluyor. Hele ki Rusya’nın uydu takip sistemlerinin Ukrayna’nın tamamına hakim olduğu gözetildiğinde; hele hele Harkov’un Rus sınırlarına 50 kilometre mesafede olduğu göz önüne alındığında… Tabii değişen bir şey olmadı. Bu paralı askerlerin sivil bir otele yerleştirilmesi bilinçli bir tercihti. Bunun örnekleri oldu. Benim daha evvel kişisel olarak konakladığım Çernikov vilayetinde bir otel vardı. Aynı otel, 2022 sürecinin başlamasından sonra vurulmuştu. Bir tanıdık vesilesiyle öğrendim paralı askerleri. Daha o zaman vurulup tamamen etkisiz hale getirilmişlerdi. Bunun benzerini gördük Harkov’da.

    Bana kalırsa bu hamleler devam edebilir. Batı’nın askeri açıdan Ukrayna’yı tekrardan desteklemeye başlaması gündemde. 2022’den itibaren gönüllü ve paralı yabancı asker sayısında patlama yaşanmıştı. 2023 aralık ayında Rus Savunma Bakanı Şoygu’nun açıkladığı rakamlara bakalım. Belki de mütevazı rakamlardı. 6 bin küsür yabancı ve paralı asker etkisiz hale getirilmiş. Bir o kadarı, belki daha fazlası da ülkeyi terk etti. Belki de 10 bin küsür yabancı paralı asker Ukrayna’dan kaçtı. Rusya, 2022 sürecinde ve 2023’te paralı askerlerin konuşlandığı yerleri açıktan hedef almaya başlayınca paralı askerler kitlesel halde çekildi. Fakat Ukrayna’nın askeri mevcudunun azalması sebebiyle, Batı ülkeleri yeni bir dalga yaratıp paralı asker göndermek için yeni bir hareket başlatmış olabilir. Harkov son olmayacak bence. Ama ağzı yanmış olan Batı ve Ukrayna, yoğurdu üfleyerek yemek suretiyle, paralı askerleri açık hedef haline getirmemeye çalışacaktır.”

    ‘Ukrayna yönetiminin bu askerleri besleyecek beş kuruşu yok’

    Ukrayna’ya giden Batılı paralı askerleri besleyecek paranın Kiev’de bulunmadığını anımsatan Deprem, özellikle yabancı fonlaması ve Batılı özel askeri şirketleri işaret etti:

    “Tabii Ukrayna yönetiminin bu askerleri besleyecek beş kuruşu yok. Kendi askerlerini dahi doğru düzgün besleyecek ve donatacak parası yok. Ukrayna, kendi ordusunun dahi mühimmatını, teçhizatını ve en temel ihtiyaçlarını uzun zamandır Batı yardımlarıyla çekip çevirebiliyor. O yüzden Fransa’dan veya başka ülkelerden gelen, alışkın olduğu standartları yüksek olan paralı askerleri besleyip donatması gerçekçi değil. Tabii ki kaynakları geldikleri ülkelerden veya bağlantılı ülkelerden geliyor. Tabii tüm ayrıntılar gün yüzüne çıkmış değil. Kolay değil hepsini öğrenmek. Ama Batı devletleriyle bağlantılı birçok yapı, fon ve özel askeri şirketler var. Amerika’dan doğmuştu bu özel askeri şirket yapıları. Fransa da bu konuda çok masum bir ülke değil. Afrika başta olmak üzere paralı asker deneyimleri var.”

    ‘Harkov Rusya’ya çok yakın olduğundan, sabotaj, istihbarat ve terör eylemler için de kritik’

    Fransız paralı askerlerin Harkov’da konuşlanmasının bu şehrin sınıra yakın stratejik konumuyla ilgili olabileceğini belirten Okay Deprem, Harkov’un Rus sivillere yönelik terör eylemleri için adeta bir üs olduğunun altını çizdi:

    “Peki neden bu paralı askerler Harkov’daydı? Harkov, stratejik öneme haiz bir kent. Ukrayna’nın ikinci büyük şehri ve Kiev’den önceki, tarihsel başkenti. Rusya’ya en yakın konumdaki en büyük kent. Büyük bir sanayi şehri. Harkov’u şu süreçte, iki yıllık süreçte ön plana çıkartan olay ise, hem Donetsk hem Luhansk’ın kuzeyde komşusu olması. Baştan beri Harkov’a yakın noktalarda çatışmalar devam ediyor. Krasni Liman, İzyum, Slavyansk o civarda. İzyum’da da çatışmalar olmuştu. Ruslar stratejik olarak çekilmişti. İzyum da Harkov vilayetine dahildi. Harkov’un aynı adlı merkezi dışında çok fazla iskana sahip değil. Yani Harkov’dan Donbas sınırına kadar ciddi ölçekte yerleşim yeri yok. Ancak Harkov’dan Donbas sınırı 100 kilometre ve derhal Slavyansk ile Krasni Liman başlıyor. Bir de Kremmenya var. Orada bir ormanlık alan var. Çatışmalar burada yoğunlaşıyor. Harkov’un güneydoğusu burası. Oradaki cephe hattı yani 1000 küsür kilometreye ulaşan cephe hattının bu ayağı çözüldüğünde, Rusların önü açılmış olacak. Zaten 2022’de özel askeri operasyonun başlaması ile Rus güçleri Harkov’a girmişti. Dış mahalleleri ve banliyölere girmişlerdi ama sonra farklı nedenlerden çekilmişlerdi. Harkov aynı zamanda Rusya’ya çok yakın olduğundan, Rusya’ya dönük sabotaj, istihbarat ve terör eylemler için de kritik. Sınırın diğer tarafında Belgorod Eyaleti var Rusya’nın. Rostov ve Kursk da yakın. Ukrayna birliklerinin oradaki sivilleri aylardır hedef aldığı biliniyor.

    1 hr 18 min
  • ‘Alman hükümetinin başına sardığı iş çok büyük. Belli sektörlerde adeta infial var’

    Almanya’da Sosyal Demokrat Parti liderliğindeki Scholz koalisyonu, Ukrayna çatışmasını besleyen tutumuyla ekonomik açıdan zora düşürken, çiftçilerin başını çektiği grev ve protestolarla sarsılıyor. Yeşiller Partisi’nden Ekonomi Bakanı Robert Habeck Federal Parlamento’da durumu “Ukrayna’ya askeri ve ekonomik destek sağlıyoruz. Ukrayna’yı desteğini sürdüren Avrupa ülkelerine de yardım ediyoruz. Dolayısıyla para harcıyoruz. Bu para artık yok” sözleriyle dile getirdi. Alman hükümeti 2024 yılı için Kiev’e 7 milyar Euro askeri yardım sağlamayı planlarken, dizel yakıta yönelik sübvansiyonların kesilmesiyle sabrı taşan çifçiler hükümete tepkili. Geçtiğimiz haftaya başkent Berlin’i de kapsayan çiftçi protestoları damgasını vurdu

    Bu koşullarda Scholz koalisyonu anketlerde giderek geriye düşerken CDU/CSU yükselişte görünüyor. İkinci parti konumuna ise ‘aşırı sağcı’ AfD oturuyor. Sol cephede ise Sahra Wagenknecht Birliğieleştirileriyle dikkat çekiyor. Bu yıl sonbaharda kilit eyaletlerde seçimler düzenlenecek ve Scholz’un akıbeti meçhul. Şimdiden Scholz’un yerine Savunma Bakanı Boris Pistorius’un ismi geçmeye başladı.

    Almanya ana akım medyası özellikle Bild gibi çok satan gazeteler ise daha şimdiden ‘savaş tamtamlarını’ çalıyor. Bild son olarak ‘gizli bir Alman ordusu raporuna’ atıf yaparak Rusya ile savaşa hazırlanıldığını yazdı.

    Almanya’da çiftçilerin başını çektiği protesto dalgası, Olaf Scholz hükümetinin durumu, aşırı sağın yükselişi ve toparlanmaya çalışan solu gazeteci ve yazar Osman Çutsay ile konuştuk.

    Osman Çutsay’a göre Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) en zor dönemlerinden birini yaşıyor. Sokaktaki tepkinin SPD’yi aratmayacak kadar sağda olan Hristiyan Demokratlara yaradığını belirten Çutsay, yine içinde neo-nazi unsurları barındıran AfD’deki yükselişe dikkat çekti. Avusturya’daki siyasi trendleri anımsatan Çutsay, Almanya’nın adım adım Avusturya’daki gibi aşırı sağ siyasi partilere yöneldiğini belirtti:

    “Şu anda önümde seçim anketleri var. Hakikaten de Almanya Sosyal Demokrat Partisi SPD, en zor dönemlerinden birisini yaşıyor. Geriye doğru giden bir eğilime sahip oy oranlarında. Bu ‘trafik ışıkları koalisyonu’ denilen üçlü hükümet düşmüş durumda. Yüzde 30’larda bir oy oranı var. SPD yüzde 14-15 bandında ama geriye doğru gitmeye devam ediyorlar. Tabii iş başka türlü. Buna bir tepki yok mu? Var tabii ki. Sokaktaki insan kendince bir tepki veriyor. Bu tepkileri kim topluyor? Bu tepkileri özellikle SPD’yi aratmayacak kadar sağda olan Hristiyan Demokratlar topluyor.

    İkincisi ve en önemlisi, geçtiğimiz günlerde ilginç bir değerlendirmeye rastladım. Almanya İçin Alternatif Partisi olarak bilinen AFD, aşırı sağ olarak adlandırılıyor. İçinde açıkça neo-nazi unsurlar var ama başka türlü de bakılabilir. Bunların oy oranları yüzde 22-24 bandında. Hristiyan Demokratlar da yüzde 29-31 bandında. Almanya’nın ikinci partisi artık AFD. Fakat o değerlendirmede deniliyor ki, bu hesaplama ağırlıkları değiştirildiği zaman aslında AFD’nin oy oranı yüzde 26-27’lerde gözüküyor. Alman haritasını alıp bakarsanız orada Avusturya’yı göreceksiniz. Orada ‘aşırı sağ’ dediğimiz parti birinci parti. Bu iki ülke birbirine benzer. Avusturya, Almanya’nın bir nevi siyasi laboratuvarıdır. Siyaseten orada birçok şey denenir. Demek ki Almanya adım adım oraya gidiyor.”

    Almanya’nın grevler ve çiftçi eylemleri ile sarsıldığını anımsatanOsman Çutsay, reel ücretlerdeki düşüşün siyaseti de etkileyeceğini vurguladı. Çutsay, aşırı sağın yalnızca Almanya’da değil aynı zamanda pek çok Avrupa ülkesinde de yükselişte olduğunu anımsatı:

    “Çiftçiler meselesi devam ediyor. Bir de ulaşımı çok fazla etkileyen, geçtiğmiz hafta üç gün süren bir genel grev oldu. Hayat hakikaten durdu. Bu, yönetenler açısından problem. Halk olan bitene yani çiftçilere veya demiryollarındaki greve tepki göstermiyor. Anlayışla karşılamaya başladılar. Bu, yönetenler açısından çok büyük bir sinyal. Bizim gibi iktisat gazetecileri ilk olarak reel ücretlere bakar. Reel ücretler, 2022’de yüzde 4 düşmüştü. 2023’te de muhtemelen düştüğü açıklanacak. Henüz açıklanmadı bütün yıl. Ama bu tarz ülkelerde reel ücretler düşerse, yönetimin ayakta durması zor olur. Yani Avrupa’nın hegemon ülkesinde, bir jeoekonomik güçte, reel ücretlerin ağırlığını görmeye başlayacağız. Mesele bunun sağ popülizme doğru yürümesi. Baktığınız zaman Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya gibi ülkelerde çok açık sağ popülist partiler güçlendi. Bu hayra alamet değil.

    Problem şurada: Bu tür ‘aşırı sağ’ diye lanse edilenlerde iki unsur öne çıkıyor. Birincisi re-immigration yani gelen göçmenleri geriye atmak anlamında. Birincisi göçle ilgili bir duruşları var. İkincisi ama en önemlisi, ‘Biz Rusya ile niye kapışalım ki’ diyorlar. Bu nereden bakılırsa bakılsın çok önemli.”

    Rusya politikilarının Almanya’yı ucuz enerjiden etmesinin sonuçlarına dikkat çeken Çutsay, sanayinin giderek başka ülkelere kaydığını anımsattı. Alman hükümetinin başın çok büyük iş sardığı görüşündeki Çutsay, çiftçilerin isyanının da enerji girdileriyle başa çıkamamanın sonucu olduğunu vurguladı. Çutsay, bu koşullarda çiftçilere sahip çıkan AfD’de kaçınılmaz olarak yükseliş trendi bulunduğunu aktardı:

    “Dünyaca ünlü kimya endüstri devi Bayer ilan etti. İşten çıkarma yapacaklar. İstihdamı düşürecekler çünkü bu enerji girdileriyle artık baş edemiyorlar. Alman hükümetinin başına sardığı iş çok büyük. Belli sektörlerde adeta ‘infial’ var. ‘Biz gideriz’ noktasındalar. Biliyorsunuz Amerika yeni teşvikler çıkardı ve oraya kayıyorlar. Zaten amaç o. Sanayi üretimini ABD’ye çekmek istiyorlar. Almanya’da böyle çıkışlar var. Bu nereye varacak? Sadece Bayer ile mi sınırlı kalacak? Bütün ilaç veya kimya endüstrisi de mi bu çizgiye gelecek? Bütün yüksek enerji kullanan sektörlerde bir bağırış-çağırıştır gidiyor. Bunları bir şekilde bastırıyorlar. Çiftçiler de bunun sonucu olarak sokağa çıktı. Çiftçilikte kullanılan yakıtla ilgili. Orta ve alt tabakadaki çiftçiler ama... Büyük şirketler tarımda pek zarara uğramış değil. Ama topraklarda çok büyük oranda aile-çiftçi işletmeleri var. Bunlar çok ağır darbe aldı.

    Bütün bunlara seslenen, bize ‘aşırı sağ’ diye yaftalanan, tabii büyük ölçüde doğru söyleyen bir parti bunlara sahip çıkıyor. Bunların ciddi bir altyapısı ve ciddi bir kitle desteği var. Bunlara baktığınızda göç meselesine de bağlayabiliriz. Bakın insanlar yoksullaşıyor ve işsizleşecekler. Tamam 2,6 milyon işsiz var. Büyük bir rakam değil 83 milyonluk ülkede. Peki bu ne olacak? Yoksullaşmayı görüyorlar. ‘Biz daha yoksulları istemiyoruz’ demeye başladılar. AFD’nin yükselişi devam eder, onu söyleyeyim.”

    Bu yıl Almanya’nın doğusundaki üç büyük eyalette yerel seçimler olacağını ve AFD’nin birinci sırada bulunduğunu belirten Çutsay diğer yandan sol cephede kimlikçi liberallerden ayrılan Sahra Wagenknecht’a dikkat çekti. Çutsay, Scholz hükümetinin ise ‘gidici’ göründüğünü aktardı:

    “Fakat arka planda bir Sahra Wagenknecht fenomeni var. Sol Parti’den ayrıldılar. ‘Kimlikçi’ dediler Sol Parti’ye. Son derece doğru bir biçimde. ‘Sizin derdiniz her türlü kimlikçilikti. Ama esas olan emekçilere ve halkın sorunlarına yönelmiyorsunuz’ dediler ve ayrıldılar. Bu yıl üst üste seçimler yılı. Avrupa’da da seçimler var. Almanya’nın doğu bölgesindeki üç eyalette seçimler var. AFD oralarda çok güçlü. Birinci sırada. Şimdi AFD’ye alternatif olarak Sahra Wagenknecht fenomeni de konuşlanmaya başladı. Çünkü toplum böyle bir milliyetçilik de istemiyor. Sermayenin belli çevreleri de istemiyor. Burada çok ciddi bir biçimde görüyoruz. Tabii Lafontaine’in de etkinliği var fakat Sahra Wagenknecht son derece zeki bir kadın. Almanya’nın doğusunda yetişmiş bir politikacı. ‘Biz buraya el koymazsak çok kötü şeyler olacak. Tekrar 1930’lara dönmek mümkün’ diyorlar. Ortalık hiç iç açıcı değil. Birkaç gündür de buranın en büyük basın sermayesi ürünleri, ‘Hükümet gitse iyi olur’ demeye başladı. Gidecek gibi de görünüyor.”

    Osman Çutsay, Rusya Devlet Başkanı Putin’in Scholz’a yönelik ‘ülkesini kötü senaryoya hazırlama’ sözlerinin önemli bir uyarı olduğunu dile getirirken tarihsel olarak Rusya siyaset sınıfının Almanya’yı ‘doğru okuduğu’ görüşünü dile getirdi:

    “Ortada ciddi bir sorun var. Putin açıklamasında ‘Olaf Scholz, ülkesini en kötü senaryoya hazırlamaya çalışıyor’ dedi. Bu, uluslararası politikada çok önemli bir uyarı. Ülkesini en kötü senaryoya hazırlamaya çalışan bir politikacı çok ciddi bir sorundur o ülke için. Şimdi bunlar hasım. Putin ile Olaf Scholz’u dost olarak göremeyiz. Hasım bunlar. Almanya’daki gelişmeyi yakından okuyabilen bir siyaset sınıfı var Rusya’da. Bunu görebiliyoruz. Tarihsel olarak da böyle bu. Sovyetler Birliği’nin kurucu babalarının çoğu, Almanca bilirdi. Lenin bilirdi. Putin’in de Almanca konuştuğunu biliyorum. Bu işleri bilen bir kadro var karşımızda. Tabii ciddi bir biçimde bu AFD’nin yükselişinden kimler ne kadar korkuyor bilemeyiz. Ama bunun sermaye içi ciddi bir sorun, sermaye içinde güçler dengesinde bozulma yaratacağını Moskova görüyor. Bunu Amerika da görüyor muhtemelen. Ama bu Almanya için çok ciddi bir sorun.”

    Çutsay’a göre şahin Savunma Bakanı Pistorius parlatılıyor. Sahra Wagenknecht’in ise durumu düzeltmeye çalıştığını belirten Çutsay, 1930’ların tekrarlanmasından duyulan korkuya işaret etti:

    “Boris Pistrorius’u öne çıkarmaya başladılar. Pistorius kim? ‘Almanya savaşa daha iştahlı olsun’ diyen bir politikacı. ‘Olaf Scholz gitsin Pistorius gelsin’ diyorlar. Muhtemelen daha acımasız ve şahin bir isim. Benim açımdan korkulacak bir politikacı. Bu tip insanları kullanıyorlar. Hayatlarında belirli travmaları olan insanları kullanmak kolay. Almanya’da ‘Olaf Scholz nerede’ dediler. Birkaç gün önce Avrupa Hentbol Şampiyonası’nda görüldü. Gelir gelmez bizdekileri de aratmayacak bir tepkiyle karşılaştı. Milyonlarca televizyon izleyicisi de duydu. Olaf Scholz tribünlerdeki seyirciler tarafından resmen ıslıkladı. Son anketlerle birleştirdiğiniz zaman bu gidişin sonu yok. Her an başka bir şey çıkabilir. Dolayısıyla ortalık karışık.

    Bu işleri de iyi okuduğunu düşündüğümüz küçük bir kadro var Sol Parti’den ayrılan. Sahra Wagenknecht ve çevresindeki kadro. ‘Biz duruma el koymak zorunda kalıyoruz’ diye çıktılar yola. Tabii birçok açıdan eleştirilebilir. Neden ‘Sahra Wagenknecht İttifakı deniyor’ diyorlar. Yakında partiye yeni isim bulacaklar.

    Bu iş kötüye gidiyor, insanlar görüyor. Avrupa’nın en büyük ekonomisi ve siyasi oluşumunda bazı ipler elden kaçabilir. Bayer şirketinin uluslararası arenada 100 binden fazla çalışanı var. Türkiye’de de 1000 civarında çalışanı var. 400 milyona yakın Türkiye cirosu var. Siz böyle bir enerji politikası izler ve kendi enerji hatlarının bombalanmasına göz yumar hatta o bombalamaya katılırsanız, bu ülkenin birçok dengesi bozulur. Denge bozulunca da ne olur biliyoruz. 1930’lardan sonra çok çok korkunç şeyler yaşadı insanlık. Bazı şeyler tekerrür edebilir, bundan korkuyoruz.”

    Osman Çutsay’a göre Almanya ‘aydınları ölmüş bir ülke’. Almanya’nın Avrupa’nın en büyük ekonomik gücü olma vasfını kaybetmesinin acı tarihsel birikimiyle birleştiğinde sıkıntılı bir görüntü ortaya koyduğunu teslim eden Çutsay, yine de solun da sesini yükseltmeye başlamasından hareketle umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini vurguladı:

    “Almanya’dan çok yeni bir şey çıkmaz. Bir dönem daha böyle gidecek. Fakat birkaç ay içinde işlerin altüst olduğunu görebiliriz. Bu işin sonu pek iyi değil. Avrupa’nın en büyük ekonomik gücüsözkonusu ve çok ciddi bir biçimde bu gücü kaybedebileceklerini görüyorlar. Kaybedildiği anda içerideki birçok denge ortadan kalkabilir. Almanya’da çok acı bir tarihsel birikim de var. Sorun ne? Sorun şu. Bence Sahra Wagenknecht hareketini öyle görmek lazım.

    Almanya’da bir bütün olarak ana akım medyayı, A Haber olarak özetleyebilirsiniz. A Haber neyse, Alman ana akım medyası da bu. Dolayısıyla buralarda demokrasi tırmıklamaya çalışanlara da ben sadece gülüyorum. Demokrasi böyle bir şey değil. Halkın kendi değerlerine sahip çıkması mümkün mü değil mi? Buna bakmak lazım. İkincisi de bu nereye açılır? Geçmişi reçete olarak ortaya koymaya başlarlarsa bu hem sanayiyi vuracaktır hem de çok geniş bir yoksulluk yaratacaktır. Buna karşı bir reçeteleri yok. Dolayısıyla burada bence aydını ölmüş, tek tük baş kaldırmalar olan bir ülke var. Onlar da sosyal medyanın bazı alanlarına tıkılı ama bir şeyler işliyor alttan alta. O kadar da umutsuz olmamak lazım.”

    1 hr 21 min
  • ‘Trump göreve gelmesin, siyasi hayatı bitsin diye uğraşan gazeteciler var’

    Amerika Birleşik Devletleri’nde 5 Kasım’daki başkanlık seçimi için önseçim süreci Iowa eyaletinde başladı. Bu kritik eyalette Cumhuriyetçi Parti’de Donald Trump yüzde 51 oranıyla sandıktan birinci çıkarken, rakiplerine adeta fark attı. Florida valisi Ron DeSantis yüzde 21’de, eski BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley yüzde 19’da kaldı. İlk defa bir aday rakiplerine yüzde 12’den fazla fark atmış olurken, bu sonuç Cumhuriyetçi Parti içinde Trump’ın tartışmasız üstünlüğüne yoruluyor.

    Bu arada da Cumhuriyetçilerin renkli adayı girişimci Vivek Ramaswamy oyların yüzde 7.7’sini almasının ardından yarıştan erken çekildi ve Trump’ı övdü. Trump da Ramaswamy ile çalışacağını söylerken, onun hakkında “Harika bir adam, çok zeki. Müthiş fikirleri var ve genç, parlak bir geleceği var’ sözleri dikkat çekti. Kimileri Ramaswamy’nin başkan yardımcılığı için adının geçebileceğini iddia ediyor.

    Biden’ın çekilme durumu olmazsa başkan olarak Demokratların adayı olması kesin görünüyor.

    Bundan sonraki süreçte 23 Ocak’ta New Hempshire seçimleri olacak eyalet eyalet önseçim süreci devam edecek. 5 Mart’ta Süper Salı denin çoklu eyalet önseçimleri var. Süreç 8 Haziran’da tamamlanacak. Ardından partilerin adayları 15-18 Temmuz’da Cumhuriyetçilerin Milwaukee'de, 19-22 Ağustos’ta ise Demokratların Illinois'deki kurultaylarında netleşecek. ABD’de önseçimler için geleneksel olarak sandığa seçmenin gitmesiyle yapılan ‘primary’ ve parti toplantısı formatında ‘caucus’ sistemleri bulunuyor.

    Iowa önseçiminin ardından Trump’ın kazanmasına rağmen ABD’nin Demokratları destekleyen ana akımının zaferi görünür kılmaktan kaçınması tartışma yarattı. MSNBC'den Rachel Maddow, Trump'ın Iowa'daki tarihi zafer konuşmasını ‘gerçek olmayan şeyler’ atfıyla yayınlamayacağını söylemesi herkesi şaşkına çevirdi. Maddow daha önce Trump hakkında asılsız çıkan pek çok iddiayı ‘hakikat’ diye sunmuşluğuyla tanınıyor. Trump ise ana akımın tutumunu eleştirerek CNN ve NBC gibi yayınlara atıfla bunların lisanslarının ellerinden alınması gerektiğini söyledi.

    ABD medyası başka ülkelerin yönetimlerini siyasi muhalifleri gayrımeşrulaştırmak, yargı kararlarıyla görevden almalar ve itibarsızlaştırmalar nedeniyle eleştiren bir yapıya sahipken, ABD başkanlı seçimlerinin Trump’a açılan sayısız dava eşliğinde bu yıl içinde alacağı haller herkes için merak konusu.

    ABD’de başlayan önseçim sürecini ve siyasi atmosferi Amerika’da yaşayan gazeteci Serra Karaçam ile konuştuk.

    Serra Karaçam’a göre, Iowa’daki Trump zaferinin ardından Cumhuriyetçi Parti içindeki Trump muhalifleri için son şans 23 Ocak’taki New Hampshire önseçimleri olacak. Iowa’daki Trump zaferini ‘soğuk hava koşullarına rağmen sadık Cumhuriyetçilerin sandığa gitmiş olmasına’ bağlayanlar bulunduğunu belirten Karaçam, Ted Cruz gibi isimlerin Cumhuriyetçi Parti’de adaylık yarışının daha işin başında sonuçlandığı yorumlarının New Hampshire ile belli olacağını vurguladı:

    “Haftaya ikinci ön seçim New Hampshire’da yapılacak. Esasında burası, Trump karşıtı Cumhuriyetçiler için son şans olacak. Hem Haley, hem DeSantis için, hem de Trump’ı normlara uygun bulmayan muhafazakalarlar için... Oradaki ön seçimden de Trump Iowa’daki gibi bir zaferle çıkarsa, artık trendin bu şekilde gideceğinden hiçbir şüphe kalmayacak. Dolayısıyla ‘bu iş bitti’ okuması doğru bir okuma. Küçük bir umut var haftaya yapılacak olan New Hampshire ön seçimlerinde.

    Iowa tabii çok soğuk bir gün geçirdi. Önseçim oylaması tarihindeki belki en soğuk gününde yapıldı. Esasında Trump’a sadık kesimin de soğuk vs. dinlemeyen bir taban olduğu biliniyor. DolayısıylaCumhuriyetçi parti içerisinde ‘Bu soğuk havada ötekiler gitmez, Trumpçılar gitti. O yüzden böyle oldu’ gibi bir savunma yapan kesim de var. Biliyorsunuz Caucus var. Primary var. Caucus, partinin organize ettiği bir şey. Eyalet yetkililerinin sonuçların açıklanmasında hiçbir payı yok. Primary de yine parti içi fakat eyaletin düzenlediği bir organizasyonda yapılan bir yarış. New Hampshire’daki ön seçim bu şekilde olacak.”

    Karaçam, Iowa seçimlerinin hemen ardından Trump’ın enerjik gündemine atıf yaparken,özellikle hakkında açılan davalar ve ve yargı yoluyla engelleme girişimlerinin aksine popülerliğinin arttığına inandığını vurguladı:

    “Iowa’da Trump’ın üniversite mezunlarından da oy aldığı ortaya çıktı. Bu biraz daha yeni bir şey mesela. Tabii Iowa’nın çok büyük bir nüfusu yok fakat gözüken o ki Trump, o trende girmiş. Trump Iowa’dan sonra Manhattan’da bir yazarı taciz etme iddialarıyla ilgili davanın jüri seçimi yüzünden New York’a geçti. Sonra da New Hampshire kampanyası için oraya gitti. Günü mahkemede geçirdiği halde çok enerjik görünüyordu. New Hampshire’da ‘Iowa’da kazandık. Hiç kimse benim elde ettiğim rakamların yanına bile yaklaşamadı’ dedi. Ve çok ilginç, ‘Bunca zaman suçlanmasaydım ve peşime düşmeselerdi, yine kazanırdım ama aradaki fark daha yakın olurdu. Bunlar hiç olmasın ister miydim emin değilim. Şu anda içinde bulunduğum durum hoşuma bile gitmiş olabilir’ dedi.”

    Trump’a hakkında açılan davalardaki 91 ithama atıfta bulunan Karaçam, en kritik olanının 6 Ocak Kongre baskını olduğunu anımsattı. Trump’ın en güçlü rakibi Ron DeSantis’in tüm kampanyasını bunun üzerine kurduğunu belirten Karaçam, diğer yandan Niki Haley’in de gafları nedeniyle gözden düştüğünü söyledi:

    “Trump’a açılan davalarda 91 adet suç var. Aralarında bir yazara tacizden tutun da seçim sonuçlarını değiştirmeye yönelik ithamlarvar. Mart ayında en önemli dava görülecek. Georgia Eyaleti’nde seçimlere müdahale davası. Trump’ın bu eyalet için ‘sonuçları etkileyecek birkaç oy bul’ dediği telefon konuşması var. Washington’da federal bir dava var. Ama ana olay biliyorsunuz ki 6 Ocak’taki isyana karışıp karışmadığına yönelik dava. Başkan olmasının önündeki asıl engel bu. Diğer suçlar, seçim yarışmasına engel olmayacak. Ve insanlar da belli ki bu davaların onu engellemek için yapıldığını, yargının yanlı olduğunu ve adaletin olmadığını düşünüyor. Iowa’daki sonuç, bu okumanın yapılmasına yol açtı.

    Fakat isyana karışmış bir ismin başkan olamaması meselesi gündemde. Yüksek Mahkeme bunu doğrulayan yönde bir karar verirse veya kararı eyaletlere bırakırsa, ki bu beklenmiyor aslında, o vakit farklı bir tablo olabilir. DeSantis de bunu kullanıyor aslında. Ama biraz sönük kaldı. İyi bir hatip değil. Nikki’yi geçti. Ama bana göre Nikki Haley daha iyi bir hatip. Fakat o da çok fazla gaf yaptı. Biraz aşırı politik olmaktan da kaynaklanıyor. Millet Trump gibidoğrudan konuşan kişileri daha çok benimsiyor. Nikki Haley’e ‘ABD’’de iç savaş neden çıkmıştı’ diye soruluyor. Cevap olarak ‘ülkenin nasıl yönetileceğinin kavgası yüzünden çıktı’ diyor. Doğru. Ama temelde kölelik yanlısı ve karşıtı eyaletler savaşmıştı. Yani birlik mi konfederasyon mı diye… Niki Haley’in köleliği telaffuz etmemesine çok tepki doğdu. Dün yine bir gaf yaptı; CNN’de ‘ABD hiçbir zaman ırkçı bir ülke olmadı’ dedi. Bu da tartışmalara yol açtı. Sonrasında hep izahat yapmak zorunda kalıyor. İlkinde ‘Evet, kölelikten bahsetmeliydim’ dedi. Fakat dün akşam ‘Amerika’da ırkçılık sorunu var fakat ırkçı bir ülke değil’ dedi. Tabii dünyadan çok fazla göçmen alıyor ABD, her ırktan insan geliyor. Bunu kastederek ‘ülke olarak ırkçı değil’ diyor. Ama temel bir ırkçılık sorunu var zaten. DeSantis de hitabeti yavaş kalan bir isim fakat Haley’i geçti. Trump’ın önü bir şekilde kesilirse, aday olamayacak. DeSantis de ‘Yol yakınken bunu durdurun’ diyor. Tek umutları da bu.”

    Trump, New Hampshire önseçimi öncesi kürsüye Vivek Ramaswamy’yi çıkarırken Serra Karaçam, Ramaswamy’nin alternatif arayan Cumhuriyetçi seçmende karşılık bulduğunu, Trump’ın ise kendisine muhakkak bir görev vereceğini belirtti:

    “Dün akşam Trump New Hampshire’a gitti. Orada Vivek Ramaswamy konusuna da değindi. ‘Uzun bir süre bizimle çalışıyor olacak’ dedi. Normalde Haley veya DeSantis’in başkan yardımcısı olarak seçimde başkan adayı ile beraber olması beklenir. Fakat Trump hangi görev için Ramaswamy’den bahsetti bilemiyoruz. Evet, Ramaswamy sıradışı bir karakter. Diğer Cumhuriyetçi adaylarla kıyaslanamayacak kadar farklı bir karakter. DeSantis’i yeterli görmeyenler ve Haley’in gaflarından bıkanlar var. Cumhuriyetçiler içerisinde alternatif arayan bir kesim gerçekten var. Bu kesimin oylarına oynadı Ramaswamy. Seçime devam edebilecek mi diye düşünülüyordu hep. Artık ortaya çıkmış oldu. Devam etmeyecek. Ama Trump, Ramaswamy’ye görev verecek.”

    ‘Trump’ı görevden göndermeye yemin eden medya organlarından bahsediyoruz’

    Amerika Demokratlara meyleden ana akım medya Trump’ın Iowa’daki zaferinden memnun kalmış görünmezken, Serra Karaçam, Trump başkanlık koltuğunda otururken medya ile yaşanan husumete dikkat çekti. Amerikalı kimi medya grupları ve ünlü gazetecilerin, adeta yeminli bir şekilde Trump’ı hedef aldığını anımsatan Karaçam’a göre tüm bu çabalar sonuçsuz kalıyor zira Amerikan seçmeni hem Trump’ı sosyal medyadan takip edebiliyor, hem de ön seçimlerde destekliyor:

    “Medya ambargosu Trump henüz görevdeyken başlamıştı. Trump’ı görevden göndermeye yemin eden medya organlarından bahsediyoruz... New York Times, CNN, Washington Post vardı. Şu anda Fox’ta bile Cumhuriyetçiler Trumpçılar ile Trump karşıtları diye ayrıştı. Trump’ı destekleyen ünlü televizyon isimleri, kurumsal çalışmayı bırakarak kendi dijital kanallarına çıkmaya başladı. Dolayısıyla Trump’ı engellemek ve görevden düşürmek için bu azil süreçlerinde yemin eden gazeteciler var. Bunların arkasında duran ABD’nin güçlü medya kurumları var. Fakat Trump göreve gelmesin, siyasi hayatı bitsin diye uğraşan bireysel gazeteciler olduğunu da biliyoruz. Fox’ta medya eleştirisi yapılan bir program var.

    Iowa’daki ön seçimleri Trump’ın kazanmasının ana akım medyadayayınlanmaması gibi konular ara segment olarak konuşuluyor. Tartışmalarda dile getiriliyor. Fakat artık gündem dijital. Trump’ın konuşması, mecraların dijital hesaplarında. Diğer türlü bu şovları üreten prodüktörler var. Program editörü ve anchorman. İkisi karar veriyorlar kimin çıkıp çıkmayacağına. Çok tepeden de bir politika gerekmiyor. İşte ‘Taciz davasına gidecek yarın, ben istemiyorum’ diyor yayıncılar ve tercih kullanıyor.

    Ama bunların işe yaramadığı ortaya çıktı. Medya haber yapmıyor, ambargo var. Twitter’da yasaklandı, kendi sosyal mecrasını kurdu. Dolayısıyla işe yaramadığını da görüyoruz. Trump’ı takip edenler, dijital mecralardan duyuyor ne söylediğini. New York Times’a, Washington Post’a ve önemli yazarlara bakarsan, analizlerinde bu işin bittiğini, Trump’ın zaferini okuyabilirsin. Ayrıca hepsi üyelerine bülten yolluyor. Dolayısıyla daha aklı başında, gerçeği gören, ‘Ayakları yere basan şeyleri söylememiz lazım’ diyen isimler var. ‘Tek fırsat New Hampshire ön seçimi’ diye açık açık söylüyorlar. Ama ana sayfalarda ve televizyon ekranlarında Trump yok. Olması da gerekmiyor. O da kendi programlarını sürdürüyor. Dün akşam da söyledi, ‘Başıma bu kadar suçlama gelmemiş olsun ister miydim emin değilim. Kazanırdım ama fark bu kadar büyük olmazdı’ dedi. Trump norm dışı bir adam. Amerika’da da şu ortaya çıktı: Trump, norm dışı haliyle kabul görmüş durumda. Mahkeme kararları, yasal suçlamalar, Amerikan siyasetinin kuralları Trump’ı yarış dışına atma konusunda etki etmiyor. Seçmenler, Cumhuriyetçiler nezdinde etkisi olmuyor.”

    1 hr 19 min
  • ‘Asya’daki durumda Tayvan’dan ziyade Çin Denizi’ni ve Filipinler’i konuşacağız’

    2023 yılı ABD-Çin ilişkileri açısından siyasi, askeri ve ekonomi cephesinde zorlu geçerken, yeni yıl 13 Ocak’ta Tayvan adasında düzenlenen seçimlerle açıldı. ABD destekli ayrılıkçı Demokratik İlerleme Partisi adayı Lai Ching-te oyların yüzde 40.05’ini alarak seçimi kazanırken, Çin ile iyi ilişkiler kurulmasını savunan Komintang adayı Hou Yui yüzde 33.49 ile sandıktan ikinci, Tayvan Halk Partisi adayı Ko Wen-je ise yüzde 26.46 ile üçüncü çıktı. İki muhalif partinin bölünmesi ayrılıkçılara yararken, parlamentoda dengeler muhalefetten yana görünüyor.

    ABD destekçisi ayrılıkçı Lai Ching-te bağımsızlığın sıkı savunucusu konumunda. Ancak ABD Başkanı Joe Biden “Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz” diyerek ‘Tek Çin’ siyasetini vurgulayan bir açıklama yapmış durumda. Tayvan’ın iç meselesi olduğunu belirten Çin yönetimi ise adadaki Çinlilerin ana karayla barışçı birleşmesinin bir gün mutlaka gerçekleşeceğinin bir kez daha altını çizdi.

    Yeni dönemde dikkatler ABD’nin silahlandırdığı Tayvan ile Çin arasında Tayvan Boğazı’nda ve ayrıca Güney Çin Denizi’nde olası yeni gerilimlere çevrilmiş durumda. Bloomberg ajansı, Tayvan yüzünden olası bir çatışmanın dünya ekonomisine 10 trilyon dolara mal olacağı yolunda son hesaplamalara yer vermişti.

    Tayvan’daki seçim sonuçlarını, ortaya koyduğu tabloyu, ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin tepkilerini, gözden kaçan Güney Çin Denizi gerilimini ve Avrupa’nın tutumunu, gazeteci yazar Gökhun Göçmen ile konuştuk.

    Gökhun Göçmen’e göre, Batı medyası eşliğinde dünya medyasında uyandırılmaya çalışılan kanının aksine Tayvan egemen bir devlet değil. Tayvan’la ilgili bakışın ABD’nin anti-komünist siyasetinin sonucu olduğunu anımsatan Göçmen, ABD’nin bile Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkilerini tesis etmesinden bu yana Tayvan’ı egemen devlet saymadığını anımsattı:

    Göçmen 13 Ocak seçimlerinde devlet başkanlığını muhalefetin bölünmüşlüğü nedeniyle ABD yanlısı Demokratik İlerleme Partisi’nin kazanmasına karşın parlamentoda durumun böyle olmadığını vurguladı. Göçmen’e göre ‘William Lai’ lakaplı ayrılıkçılar yeni dönemde zorlanacak:

    Göçmen, Batılıların adeta ‘referandum’ gibi gördüğü seçimlerde sonuçların netlik sergilememesinin ayrılıkçı Lai Çing-te’nin açıklamalarını yumuşattığı görüşünde. Göçmen’e göre ayrılıkçılar eskisi kadar cesur olamayacak:

    Biden yönetiminin Çin’i yok sayamayacağını anlaması ve San Francisco zirvesinde yeniden ABD-Çin iletişiminin başlamasına işaret eden Göçmen, Tayvan’daki seçimden hemen sonra geçmişe oranla daha alt düzeyde bir Amerikan heyetinin adayı ziyaret etmesine karşılık ABD’de kasım ayındaki seçimlere kadar Tayvan konusunun gündeme fazla gelmeyeceği görüşünde:

    Ancak ABD’nin uluslararası düzende hataları ile, çılgınlıkları ile meşhur bir devlet olduğunu anımsatan Göçmen, Güney Çin Denizi’nde yaşanan hareketliliğe atıfta bulundu:

    Göçmen Tayvan yerine giderek ABD ile askeri ilişkileri de sıkılaştıran Filipinler’in kışkırtıcı eylemleriyle tansiyonu yükseltmesinin öne çıkacağı görüşünde:

    Rusya’nın Çin ile dayanışmasının altını çizdiğini, Avrupa kanadının ise ABD ile Çin arasında dengeleri bulmaya çalıştığını söyleyen Göçmen, ABD’nin müttefikleri üzerinde baskısını artırabileceğini belirtti:

    NATO lideri Jens Stoltenberg’in “Çin Batı’ya doğru genişliyor” sözlerini değerlendiren Göçmen, bu açıklamayı “garabet” olarak nitelendirdi:

    1 hr 20 min
  • ‘ABD çok rahatlıkla Husilere yapılan hava harekatını bir NATO operasyonuna çevirebilir’

    Ortadoğu’da 7 Ekim’deki Hamas baskınıyla başlayan İsrail-Filistin çatışmalarında diplomatik yöntemlerle ateşkesin sağlanamaması bölgedeki gerilimin giderek tırmanmasına yol açıyor. En dikkat çekici cephe Gazze’deki Filistinlilere destek için İsrail gemileri ve İsrail limanlarına giden ticari tankerleri hedef seçen Yemen’deki Ensarullah hareketinin (Husiler) eylemleriyle tırmanan Kızıldeniz.

    Biden yönetimi, geçen hafta BM Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen ve Husilere eylemlerini durdurma ve rehin aldıkları Galaxy Leader gemisini bırakma çağrısı içeren 2722 sayılı kararın hemen ardından müttefiki İngiltere ile krizi askerileştirmeye soyundu. BMGK kararı doğrudan askeri bir misyon içermezken, Washington ve Londra 9 Ocak’ta Husilerin savaş gemilerini hedef aldığı iddiası üzerinden BM Şartı’nın 51’inci maddesine atıf yaparak Yemen’i vurdu. 12-13 Ocak’taki iki saldırının ardından Biden yönetimi Yemen’le çatışmak istemediğini duyururken, ABD Başkanı Joe Biden askeri eylemlerinin ‘İran’a mesaj olduğunu’ söyledi. Yemenli Husiler ise ABD ile İngiltere’nin saldırılarının askeri kapasitelerine bir etkisi bulunmadığını duyururken, iki ülkenin gemilerini de hedef ilan etmiş durumda.

    Bu arada AB de ABD ve İngiltere’ye destek verirken, üç Avrupa ülkesinin bölgeye savaş gemisi göndermeye hazırlandığı belirtiliyor.

    ABD ve İngiltere’nin Kızıldeniz’deki askeri hamleleri, Yemen’deki Ensarullah’ın yanıtları, İran’a yönelik Amerikan tehditlerini güvenlik ve dış politika analisti Suat Delgen ile konuştuk.

    Suat Delgen’e göre, ABD ve İngiltere’nin Yemen saldırıları 18 Aralık’ta ilan edilen ‘Refah Muhafızı operasyonundan’ ayrı bir inisiyatif. İki ülkenin Yemen’e askeri eylemle ilgili geçen hafta onaylanan BM Güvenlik Konseyi’nin 2722 sayılı kararına da atıf yapmadıklarını belirten Delgen, öte yandan bunun 9 Ocak’ta Husilerin düzenlediğini iddia ettikleri saldırılardan sonra gelmesine dikkat çekti:

    Batı basını ABD ve İngiltere’nin Yemen’i vururken Suudi Arabistan ve BAE’nin hava sahasını açtığını iddia ederken, Delgen, askeri eylemin yürütüldüğü bölgede böyle bir şeye ihtiyaç olmadığını vurguladı. İngiliz uçaklarının Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden, ABD uçaklarının ise uçak gemisinden kalktığını belirten Delgen, dolayısıyla Suudi hava sahasının kullanıldığı iddialarını doğrulayacak bir veri bulunmadığına işaret etti:

    Delgen’e göre, BM Güvenlik Konseyi’nin çağrısının ardından Husilere diplomatik baskı yoluyla sonuç elde etmek ihtimali varken, böylesine bir askeri eyleme girişmek ‘gereksiz’ görünüyor. ABD-İngiltere saldırılarının hedef olarak konan ‘seyrüsefer özgürlüğünü’ de sağlar görünmediğinin altını çizen Delgen, bölgenin askerileşmesi nedeniyle Kızıldeniz rotasında geçişi engellen Katar’ın LNG gemilerine işaret etti:

    Suat Delgen, Kızıldeniz’de yaşananların perde arkasında Biden yönetiminin G-20 zirvesinde sunduğu Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridoruna dair projenin etkile olabileceği görüşünde. Bu koridorla ABD’nin aynı zamanda Suudi Arabistan ile İsrail’in normalleşmesini hedeflediğini anımsatan Delgen, Gazze’deki çatışmaların bitişinde Husi tehdidinin kaldıraç olarak kullanımıyla bu hedefin başarılmasının da söz konusu olabileceğine dikkat çekti.

    ABD ve İngiltere’nin hava harekatının sadece bir başlangıç olduğu görüşündeki Delgen, ucuz Husi füze ve İHA’larına karşı oldukça pahalı sistemlerle hareket edildiğine işaret etti. Delgen bunun Refah Muhafızı operasyonundan bağımsız devam ederken Yemen’e yönelik bir NATO harekatına da çevrilebileceği görüşünde:

    Avrupa’nın tıpkı Ukrayna krizi gibi Kızıldeniz’deki krizden de ciddi anlamda etkilendiğinin altını çizen Delgen, ABD ekseninden bağımsız bir güvenlik perspektifi geliştiremeyen Avrupa’nın zarar görmeye devam edeceğini vurguladı:

    ABD’nin bölgede koruma sağlayacak yeterli hava ve deniz gücü bulunduğuna işaret eden Delgen, Husilerin ABD savaş gemilerini düşürmesine ihtimal vermiyor. Diğer yandan Husilerin şeytanlaştırılmaya çalışıldığını anımsatan Delgen, diğer yandan özellikle Hudeyde limanındaki kontrolün 2018’de BM kararıyla Husilere verilmiş olduğunu anımsattı:

    Krizin İran’ı da kapsayacak bir hale bürünmesine ihtimal vermeyen Delgen, Husilerin Çin ve İran baskısı sonucunda, Güvenlik Konseyi kararına da uyarak Galaxy Leader gemisini serbest bırakabileceği, bu yolla uluslararası toplumun sempatisini kazanabileceği görüşünde:

    1 hr 24 min
  • ‘Gazze’de yaşanan kuşkusuz felaket. Fakat İslam aleminde Yahudi kodlaması sorgulanmalı’

    Güney Afrika Cumhuriyeti’nin İsrail’e karşı BM’ye Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davasının ön duruşmaları yapılırken, Hamas’ın 7 Ekim baskınıyla başlayan Gazze savaşının yargı cephesi de açıldı.

    İsrail’in orantısız misillemesi, ABD’nin ateşkes girişimlerini engellemesi nedeniyle can kaybı her geçen gün artarken, dünya kamuoyunda Filistinliler lehine oluşan algılar Netanyahu yönetimini zorda bırakıyor. İsrail içinde de ağır eleştirilerle karşılayan Netanyahu yönetimi ve aşırı sağcı bakanlarının Filistinlilerle ilgili ırkçı söylemleri Uluslararası Adalet Divanı’ndaki davayı etkiliyor. Netanyahu yönetimi ise dava ile birlikte ‘soykırım’ iddialarını şiddetle reddederek Filistinliler değil Hamas’a karşı mücadele edildiğini savunuyor.

    Uluslararası Adalet Divanı’nda başlayan dava vesilesiyle İslam dünyasındaki İsrail algısı, Hamas’ın 7 Ekim saldırısı, bölgesel savaş riskleri artarken, Direniş Cephesi’ndeki aktörlerin tutumlarını gazeteci yazar Kenan Çamurcu ile konuştuk.

    Kenan Çamurcu’ya göre, İsrail hakkında soykırım davası açan Güney Afrika’nın daha önce Sudan’ın Darfur bölgesindeki soykırım eylemlerine yönelik tutumu çifte standartlı. Darfur’da sistematik katliamlarla 1 milyondan fazla insanın katledildiğini anımsatan Çamurcu, kimsenin radikal İslamcı milisleri protesto için sokağa dökülmediğini anımsattı:

    Çamurcu, İsrail konu olduğunda kabaran öfkenin başka konularda işlememesine işaret ederken “Bunun bir nedeni olmalı. Acaba antisemitizm midir” diye sordu. Gazze’de tam bir kıyım yaşandığını dile getiren Çamurcu, diğer yandan Arap ve İslam toplumlarında kökleri derinlerde yatan düşmanlığa işaret etti:

    Çamurcu, İsrail’de tıpkı Hamas ve diğer İhvancılar ve radikal İslamcı gruplar gibi sağcı ve faşizme varan ideolojik doktrin eğilimine işaret ederken, bunu eleştiren demokrat insanlar bulunduğunu da anımsattı. Çamurcu öte yandan ‘Nerede Yahudi varsa, bizim hedefimizdir’ diyen Hamas sözcüsü Hammad’a işaret etti:

    Siyonizmin tıpkı Türk ve Arap milliyetçiliği gibi milliyetçi bir akım olduğunu söyleyen Çamurcu, diğer milliyetçilikleri ‘onore ederken’, Yahudi milliyetçiliğine varoluşsal şekilde karşı çıkmanın normal olmadığını dile getirdi. Çamurcu, Filistin’de İngiliz mandasıyla Yahudiler savaşırken Filistin toplumunun İngilizlerden destek istediği bir tarih bulunduğunu söylerken, “Böyle bir tarih varken, klişeler ve ezberler ile yola devam edilemez” görüşünü dile getirdi:

    BM’nin 1947 taksimini anımsatan Çamurcu, Filistinli Arapların yıllar içerisinde toprak yitimi yaşamalarına İsrail’e açtıkları savaşlar ve bunları kaybetmiş olmalarının sebep olduğunun unutulduğunu dile getirdi. Çamurcu sürekli tekrarlanan bir ‘mağdur edebiyatı’ üretildiğini söyledi:

    Çamurcu, Hamas’ın 7 Ekim saldırısı nedeniyle kutlamalar yapılırken, Netanyahu yanıt verdiğinde ‘uygar dünya’ diye bağırıldığını söylerken, rehin alınan 10 aylık bebek için kullanılan ‘esir’ ifadesini eleştirdi. Çamurcu, 10 yaşında bir kız çocuğu Yahudi olduğu için kaçırılırken, 3 insanı Yahudi diye bıçaklayan biriyle takas edilmesinin ‘simgesel’ olduğunu söyledi:

    Çamurcu’ya göre, Hamas, 7 Ekim baskınını hem Gazze’de 2007’de El Fetihçileri katlederek gerçekleştirdikleri darbeyle gasp ettiği iktidarını korumak hem de yaklaşan İsrail-Suudi anlaşmasını bitirmek için yaptığı görüşünde. Hamas’ın 1995’ten beri barış sürecini intihar saldırılarıyla baltaladığını söyleyen Çamurcu, Hamas liderlerinin Katar’daki beş yıldızlı otellerde lüks hayatlar yaşarken Gazze’de yıllarca sefaletin hüküm sürdüğünü kaydetti:

    Çamurcu, İran lideri Hamaney’in ‘Direniş Ekseni’ diye anılan cephede artan etkisine dikkat çekti. Nasrallah’ın gidişatı görerek 7 Ekim baskınıyla aralarına mesafe koyduğunu belirten Çamurcu, Yemen’deki Husilerin ise durumu ‘idrak edemediğini’ söyleyerek, “Kızıldeniz’de sivil gemileri vurursan bunun sonucu ne olurdu” diye sordu:

    “Hamas’ın yaptığı saldırıyı mesela Hizbullah yapmaz. Savaş hukukuna riayet konusunda sağlamlar” diyen Çamurcu, diğer yandan Hezbullah’ın eski lideri Fadlallah’dan sonra değişime uğradığı görüşünde. Çamurcu eskiden daha kültürel-sosyal bir yapıyken Hizbullah’ın artık tamamen askeri bir karaktere büründüğünü söyledi:

    Rusya ve Çin’in Suriye’yi selefi terörizmden kurtarmak için; Rusya’nın askeri-diplomatik-siyasi, Çin’in ise ekonomik ayağını oluşturduğu bir denge sistemi kurulduğu görüşündeki Kenan Çamurcu, ancak vekil güçlerin son hamlelerinin Rusya’yı zorda bıraktığı değerlendirmesinde bulundu:

    1 hr 22 min
  • ‘Dünyada Filistin konusunda çok ciddi bir konsensus oluştu. Mahkeme 1-6 haftada karar alabilir’

    Emir Aşnas’a göre, Güney Afrika’nın İsrail’e BM’ye bağlı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davası çok önemli siyasi sonuçlar doğurabilir. Soykırımın ispatının gerekmediği ve mahkemenin böyle bir tehlikenin varlığına inanmasının yeteceğini belirten Aşnas, ABD’nin olası engellemelerinin Batı’yı daha da yıpratacağına dikkat çekti.

    HABER

    İsrail’in Gazze savaşı, Lübnan ve Yemen cephelerinde gerilimin tırmandırılmasıyla genişleme alametleri sergilerken, dikkatler Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler adına uluslararası yargıya taşınan davaya çevrildi. BM’ye bağlı Uluslararası Adalet Divanı, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin 1948 Soykırımı önleme sözleşmesine dayanarak İsrail aleyhinde açtığı davanın ön duruşmalarını gerçekleştirdi. Güney Afrika, İsrail hakkında tedbir kararları alınmasını talep ediyor. Sözleşmeye taraf ülke olarak davayı boykot etmeyen İsrail yönetimi ise hakkındaki ithamları reddediyor.

    Uluslararası Adalet Divanı’na taşınan Gazze savaşı ve İsrail’in son suikastleri ile Kızıldeniz’deki tehlikeli tırmanışı araştırmacı yazar Emir Aşnas ile konuştuk.

    Emir Aşnas, Uluslararası Adalet Divanı’nın 2002’de özel bir uluslararası anlaşma ile kurulmuş Uluslararası Ceza Mahkemesi ile karıştırılmaması gerektiğini belirtirken, Divan’ın doğrudan BM’nin en yüksek yargı organı olduğunu anımsattı. Aşnas, iki mahkeme arasındaki farklara dikkat çekti:

    Nazilerin Holokost’undan hareketle düzenlenmiş bir sözleşmeye dayanarak açılan davada İsrail’in yargılanmaya çalışılmasındaki ironiye dikkat çeken Aşnas, mahkeme kararının bağlayıcı olmasa bile siyasi açıdan önemli sonuçlar doğurabileceğini vurguladı:

    Güney Afrika’nın İsrail hakkında başvuruyu yapan ülke olmasının sembolik önemine dikkat çeken Aşnas, 15 kişilik hakim heyetinin İsrail yanlısı Batı ülkelerinin vatandaşları olmasının bir önyargı oluşturduğu görüşünde. Ancak Filistin konusunda dünya kamuoyunda ciddi bir konsensus oluştuğunu da belirten Aşnas, uzmanların talep edilen ihtiyadi kararın 1-6 hafta içinde alınabileceği görüşüne atıfta bulundu:

    Emir Aşnas, BM’nin ihtiyadi tedbir uygulanması yönünde karar alması ve İsrail’in buna uymaması senaryosunu değerlendirdi. Böyle bir durumda mesele BM Güvenlik Konseyi’ne taşınacağı için ABD’nin olası engelleyici tutumunun Batı’nın imajının iyice yıpratmasına yol açacağının altını çizen Aşnas’a göre bunun siyasi sonuçları ABD’nin ve Batı’nın aleyhine olacak:

    Diğer yandan Aşnas, Uluslararası Adalet Divanı’nın soykırım yönünde karar almasının ABD ve İsrail’i savaşı durdurmak zorunda bırakabileceğine de dikkat çekti. Aşnas, gelişmelerin tamamen siyasi bir organ olan UCM’yi de İsrail liderliğine karşı adım atmaya zorlayabileceğini belirtti:

    Aşnas, İsrail-Filistin çatışmasının yarattığı bölgesel riskleri de değerlendirirken, Hizbullah’ın topyekün savaştan kaçınmasına karşılık İsrail’in tehdidi canlı tutmaya yöneldiği değerlendirmesinde bulundu. Aşnas, bu yolla ABD’nin de denklemin içine sürüklendiğini söyledi:

    Hizbullah’ın misillemede askeri hedefleri seçerek ölçülü davranması karşısında İsrail’in angajman kurallarını ihlal ederek Aruri ve Tavil suikastlarını gerçekleştirdiğini anımsatan Aşnas, İsrail’e yeterince karşılık verilmediği algısının oluştuğunu da belirtti:

    Hizbullah’ın İsrail ile orta hatta yüksek yoğunluklu bir çatışmaya hazır olmasaydı 8 Ekim’de inisiyatif almayacağı görüşünü dile getiren Aşnas, yine de öncelikli tercihin kısasa kısas ilkesiyle çatışıp angajman kurallarına dönmek olduğu değerlendirmesinde bulundu. Aşnas, bu noktada topyekün bölgesel savaşın kararının ABD’de olduğu görüşünde:

    ABD’nin Fransa ve bazı Arap ülkeleri üzerinden Hizbullah’a mesajlar gönderdiği ve savaşın genişlemesini istemediğini söyleyen Aşnas, diğer yandan Amerikalıların kuzey sınırında Hizbullah’ı BM 1701 sayılı karar uyarınca geri çektirerek İsrail için ‘zafer görünümü’ verme sorunu bulunduğunu dile getirdi.

    Aşnas Gazze savaşı nedeniyle açılan diğer cephe olan Kızıldeniz’de ise Yemenli Husilere yönelik BM Güvenlik Konseyi kararının ABD saldırılarına ‘meşruiyet zemini’ sunduğu görüşünde. Ancak Aşnas, Ensarullah’ın bundan ne kadar etkileneceğinin çok tartışmalı olduğunun altını çizdi:

    1 hr 25 min
  • ‘Montrö’yü bir defa deldirirsek çöp olur. Montrö, Türkiye için yaşamsaldır’

    ABD ve İngiltere’nin NATO’yu Karadeniz’e sokma ısrarı eşliğinde İngiltere’nin Kiev yönetimine iki mayın temizleme gemisi hibe etme kararı aldığı bir dönemde; Türkiye, Romanya ve Bulgaristan ‘üçlü’ bir girişimle Karadeniz'de mayın temizleme anlaşması imzalıyor.

    Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu Mutabakatı’nın (MCM Black Sea) İstanbul’da Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Romanya Savunma Bakanı Angel Tilvar ve Bulgaristan Savunma Bakan Yardımcısı Atanas Zapryanov tarafından imzalanacağı duyuruldu. Anlaşmanın Karadeniz’de seyrü-sefer emniyetine katkı sağlamasının hedeflendiği açıklandı.

    Bu duyurunun hemen öncesinde Newsweek Romanya, Türkiye’nin ‘ABD’den F-16 alımı karşılığında NATO savaş gemilerinin mayın temizleme misyonuyla Karadeniz’e girmelerine izin verdiğini’ iddia etti. Haber, “Türkiye Karadeniz’de savaşa teslim oldu" yorumuyla sunuldu. Ankara İngiltere hibesi mayın temizleme gemilerinin Boğazlar’dan geçemeyeceğini duyurmuştu. NATO'nun eski Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı ABD'li emekli amiral James George Stavridis, bu engellemenin Montrö’nün ‘istismarı olduğunu’ iddia etmişti.

    Gelişmeleri Mart 2022’de ‘serseri mayınların gerekçe gösterilmesiyle Montrö Sözleşmesi’ni delecek şekilde provokasyon yapılabileceği ve dışarıdan mayın tarama gücü getirmenin hedeflenebileceği’ uyarısında bulunmuş olan Emekli Amiral Türker Ertürk ile konuştuk.

    Emekli Amiral Türker Ertürk, ABD ve Britanya’nın ısrarla Karadeniz’e askerileştirerek girme arzuları Rusya Federasyonu’nu kuşatma politikasının parçası. Ertürk, Rusya’yı Baltık bölgesinden kuşatan Batı’nın Karadeniz’e gözünü diktiğini belirtti:

    Karadeniz’in Türkiye ve kıyıdaş ülkeler için güvenliğinin sigortasının Montrö Sözleşmesi olduğunu belirten Ertürk, ABD ve İngiltere’nin bundan memnun olmadığını anımsatırken, Soğuk Savaş boyunca katlandıkları Montrö Sözleşmesi’nin artık değişmesini istediklerini kaydetti:

    Ukrayna’nın Karadeniz’e döşediği mayınları kasıtlı olarak serseri hale getirdiğine işaret eden Ertürk, bu durumun uluslararası sözleşmelere göre yasaklandığını hatırlattı. NATO’nun devreye sokulmak istenebileceği ve Montrö’nün delinebileceği uyarısında bulunan Ertürk, Ukrayna provokasyonuna karşı dikkatli olunması gerektiğinin altını çizdi:

    Ertürk, Türkiye’de kısa süre önceki Amiraller Duyurusu’nun amacının Montrö Sözleşmesi’nin önemi hakkında kamuoyu oluşturmak olduğunu anımsattı. Bu yüzden yargılandığını belirten Ertürk, 24 Şubat 2022’ye denk gelen kendi yargılanmasında mahkeme heyetine Montrö’nün önemini bir kez daha vurguladığını ifade etti:

    Türkiye-Bulgaristan-Romanya mayın anlaşmasının Montrö’nün farklı yollarla delinmesi hedefli olduğu görüşündeki Ertürk, ileride girişine NATO’nun da dahil edilebileceği uyarısında bulundu. Ertürk, bu konuda Türkiye’ye baskı yapıldığını belirtti:

    Ukrayna’nın serseri mayınları birkaç defa Türk sahillerine yaklaşmış ve güvenli şekilde imha edilmişken, emekli Amiral Ertürk, Türkiye’nin mayınları tek başına temizleyebilecek kabiliyetlere sahip olduğunu da vurguladı.

    İngiltere Ukrayna’ya ‘mayın gemisi’ hibe etme kararı almışken, Türker Ertürk, Montrö’de savunma-saldırı gemisi ayrımı olmadığını ve mayın gemilerinin de savaş gemisi sayıldığını anımsattı. Ertürk’e göre, bu kural bir kere delinirse, Montrö tamamen rafa kalkabilir. Karadeniz’e kıyısı olmayan NATO ülkelerine ait mayın temizleme gemilerinin Boğazları geçmesi halinde bunu destroyerlerin izleyeceğini söyleyen Ertürk, bu durumda Türkiye’nin Rusya ile karşı karşıya gelebileceği uyarısında bulundu:

    Ertürk’e göre, Ankara ABD ve İngiltere’den atılacak adımları daima şüpheyle, dikkatle ve endişe ile karşılamalı. Türkiye’deki büyük ekonomik krizin iktidarın kandırılması için etkili olabileceğini söyleyen Ertürk, geçmişte verilen Montrö mesajlarının da Batı’yı umutlandırdığını anımsattı:

    Newsweek Romanya’nın bu konuda çıkan haberi için “Montrö’yü delme algısı” oluşturmak maksatlı olabileceği yorumu yapan Ertürk, iktidarı ikna etmek için sunulan torbada kredi, F-16 ve başka konular olabileceğini söyledi. Ertürk, bu konuda yorum yapan bazı akademisyenleri de ‘trol gibi davranmakla’ eleştirdi:

    1 hr 21 min
  • ‘Avrupalıların ikiyüzlülüğünü ve alçaklığını çok net bir şekilde görüyoruz’

    İsrail ordusu ile Gazze’de Hamas öncülüğündeki Filistinli gruplar arasındaki savaş üçüncü ayını doldururken, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin BM’ye bağlı Uluslararası Adalet Divanı'nda ‘soykırım’ ithamıyla açtığı davanın duruşması düzenlenecek. 1948 sözleşmesine dayanarak açılan dava için 84 sayfalık bir iddianame hazırlandı. Gazze savaşında soykırıma başvurmakla itham edilen İsrail’in askeri harekâtının acil olarak askıya alınması talep ediliyor.

    Soykırım Sözleşmesi, soykırımı 'ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu kısmen ya da tamamen yok etmek amacıyla işlenen fiiller' olarak tanımlarken, imzacı tüm devletleri salt soykırım yapmamakla değil, aynı zamanda bunu önlemek ve cezalandırmakla da yükümlü tutuyor.

    Güney Afrika Cumhuriyeti’ne Malezya, Venezuela, Bolivya gibi ülkeler açık destek sunmuş durumda.

    İsrail ise Güney Afrika’nın tutumuna öfkelendi. İsrail Cumhurbaşkanı İzak Herzog, davayı ‘gaddarca ve mantıksız' diye niteleyerek eleştirdi. Güney Afrika'yı 'Yahudilere karşı ölümcül nefreti körüklemeye yönelik asılsız iddialarda' bulunmakla itham eden İsrailli yetkililer, diğer yandan davayı da boykot etmiyor. İsrail’e en başta Almanya ve ABD olmak üzere Batı ülkeleri destek veriyor.

    Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davasını, Arap ve İslam dünyasının durumunu ve bölgesel savaş riskini Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan Bursalı ile konuştuk.

    Orhan Bursalı’ya göre, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Gazze savaşı nedeniyle Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e açtığı davayı aslında Türkiye’nin de dahil olduğu Müslüman ülkeler veya Arap ülkelerinin açması beklenirdi. Bursalı, bol silah ve paraları olan zengin İslam ve Arap ülkelerine atıf yaparken, Türkiye yönetiminin de retorikte güçlü duruşuna karşılık İsrail ile ticaretten kazandığı paralara dikkat çekti:

    Güney Afrika’nın bu girişiminde vaktiyle Apartheid rejiminden geçmesinin etkili olabileceğini belirten Bursalı, dava dosyasındaki iddiaların güçlü göründüğünü dile getirdi. İsrail’in kindar siyaset güttüğünü ve olayları Filistinlileri sürmek, topraklarına el koymak için bahane yaptığını söyleyen Bursalı, dünyanın gözü önünde sivillerin öldürüldüğünü vurguladı:

    Hamas’ı yok etme iddiasıyla bütün bir halkı yok etme politikası izlendiğini söyleyen Orhan Bursalı, İsrail’i destekleyen ABD’nin yazarlarının bile bunun mümkün olamayacağını dile getirdiklerini anımsattı. Filistinlileri savunacak kimsenin bulunmadığını, Arap dünyasının da İsrail’in arkasında ABD bulunduğu için hareket edemediğini belirten Bursalı, Hizbullah gibi unsurların da böyle bir savunmayı yapabilecek durumda olmadıkları görüşünde:

    Orhan Bursalı’ya göre Hamas’ı kınayıp İsrail’e ses etmeyen Avrupa da yine tam bir ikiyüzlülük örneği sergiliyor:

    İsrailli siyasetçilerin özellikle Gazzeli erkek çocuklarını hedef aldığını ve bunu ‘Geleceğin Hamas savaşçıları’ diyerek meşru kılmaya çalıştığını kaydeden Bursalı, ABD’nin İsrail katliamları yüzünden büyük itibar kaybı yaşadığını ve tek derdinin de bu olduğunu anımsattı:

    Orhan Bursalı diğer yandan çatışma bölgeselleşirse Arap ülkelerinden bir şey beklenmemesi gerektiği görüşünde. Bursalı, İran’ın da tek başına savaşacak güçte olmadığını belirtti:

    Gazze’deki savaşın, katliamların çektiği tepki sebebiyle bir yerden sonra duracağını öngören Bursalı, Netanyahu’nun ise siyasi kariyeri için çatışmaları genişletmeyi arzuladığını dile getirdi:

    Bursalı, İsrail’e açılan davanın duruşmasına Türkiye’nin de katılması çağrısında bulundu:

    1 hr 23 min

About EKSEN

From the publisher's feed

Ceyda Karan, Eksen’le her gün RS FM'de. Eksen'de Rusya'dan Avrupa'ya; Amerika'dan farklı bölgelere kadar pek çok noktadaki sıcak gelişmeler masaya yatırılıyor.

More shows like EKSEN

Kendine İyi Davran by Beyhan Budak

Kendine İyi Davran

66 Listeners

Merdiven Altı Terapi by Deniz Dülgeroğlu

Merdiven Altı Terapi

67 Listeners

Trend Topic by Podbee Media

Trend Topic

21 Listeners

SEYİR HALİ by Sputnik Türkiye

SEYİR HALİ

0 Listeners

Geri Dönüyoruz by Socrates Dergi, Mahir Ünsal Eriş, Töre Sivrioğlu

Geri Dönüyoruz

14 Listeners