
Sign up to save your podcasts
Or


İsrail-Filistin çatışması ve Gazze Şeridi’ndeki savaşın dördüncü ayında tam bir çıkmaza bürünmüş durumda. BM Güvenlik Konseyi’nden ateşkes tasarısı çıkarılamazken, Gazze’deki sivillerin dramına son verecek bir çözüm üretilemiyor. Müslümanların kutsal Ramazan ayı yaklaşırken, çözüm ufukta görünmüyor.
Diğer yandan krizin İsrail-Lübnan ekseninde tırmandığı gözlenirken, Kızıldeniz hattında Yemen’de ise ABD ve Britanya saldırıları Husilere boyun eğdiremiyor. Arap ülkeleri diplomatik anlamda birlikte hareket eder görünüm çizseler de somut olarak ABD ve Batı ülkelerinin İsrail’e Refah bölgesini de içerecek şekilde kara harekatını bitirmesini sağlayabilmiş değil. Tam aksine Gazze’deki Filistinli nüfusun göçüne işaret eden iddialar ortaya atılıyor.
İsrail-Filistin gerilimi ve bölgeye etkilerini gazeteci yazar Musa Özuğurlu ile konuştuk.
Musa Özuğurlu’ya göre, İsrail-Filistin çatışması iki taraf için de çıkmaz yaratırken, ramazan ayının da yaklaşmasıyla gerilimi dindirme çabaları ortaya çıkabilir. Batı’nın içinde bulunduğu sıkışmışlıktan çıkmaya çalıştığını söyleyen Özuğurlu, ancak girişimlerin Filistin halkının lehine olmadığı, İsrail’in durumunun kurtarılması yönünde olduğu görüşünde:
Özuğurlu’ya göre İsrail’in Lübnan’daki hedeflere yönelik saldırılarını artırmasının temel nedeni, Gazze’deki başarısızlıktan sonra dikkatleri o yöne çekmek. İsrail’deki anketlerin halkın Lübnan’la bir savaşı destekleyeceğine işaret ettiğini belirten Özuğurlu, Nasrallah’ın da son saldırılardan sonra ‘kana kan’ söylemini anımsattı:
Özuğurlu’na göre, İsrail'in son olarak Saida kentinde sınıra 60 kilometre uzaklıktaki Gaziye kasabasına hava saldırısı dikkat çekici. Bölgenin Lübnan kontrolünde olduğunu ve Hizbullah yapılanması olmadığını belirten Özuğurlu, buna karşılık silah depoları olduğu iddiasında haklılık payı da olabileceği görüşünde:
Özuğurlu’ya göre Gazze’deki sivillerin güneyde Mısır sınırına ‘ittirildiği’ bir ortamda ABD, Arap devletlerini küstürmeyecek bir formül arıyor. Özuğulu, meselenin İsrail’in son yıllarda Arap ülkeleriyle iyi ilişkilerini de sekteye uğrattığını anımsattı. Mısır’a ekonomik jest karşılığında 2 milyon Filistinli’ye kapılarını açması baskıları bulunduğunu anımsatan Özuğurlu, bunu kabul etmenin zorluklarına dikkat çekti:
Arap ülkelerinde mezhep düşmanlığının ortadan kalkmadığını anımsatan Özuğurlu, Gazze krizinde destekleriyle öne çıkan Yemen’deki Ensarullah hareketine (Husiler) bakışın da devam ettiğini söyledi. Ancak Özuğurlu’ya göre Sünni kamuoylarında sempati de oluşmuş durumda:
Özuğurlu, Ortadoğu’daki dinamiklerin daha iyi anlaşılabilmesi için Batı medyası ile yetinilmemesi gerektiğini ve yerel kaynakların da incelenmesi gerektiği tavsiyesinde bulundu:
Rusya Federasyonu güçleri, Donbass’taki özel harekatta Donetsk şehri için kritik önem taşıyan Avdeyevka kentini de kontrol altına aldı. 2014’te Kiev’deki darbenin ardından başlayan iç savaşta Donetsk’deki halkın vurulması için kullanılan kritik yerler olan şehrin batısındaki Mariinka’nın ardından Avdeyevka’daki Ukrayna birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. Ukrayna lideri Zelenskiy’nin büyük iç kavgaların ardından görevden aldığı Genelkurmay Başkanı Zalujnıy’nin yerine atadığı Sırskiy’nin son anda Neonazi Azak taburlarının yeniden oluşturulmasıyla kurulan 3. Taburunu savunmaya sevk etmesi de fayda etmedi. Ukrayna güçlerinin kaotik geri çekilmesinin ardından 17 Şubat’ta Rusya Federasyonu güçleri kentteki kritik Kok fabrikasına da Rusya bayrağını dikti.
Bu zaferin 10 yıldır Avdeyevka’dan bombalanmakta olan Donetsk’e etkileri ve Rusya güçlerinin yeni olası hamlelerini Donetsk’te yaşayan gazeteci ve yazar Okay Deprem ile konuştuk.
Okay Deprem’e göre Ukrayna ordusunun 2014’ten bu yana Donetsk’e yönelik saldırılarında kullandığı Avdeyevka, özel harekatla birlikte cephe hattındaki en kritik yerlerden birisi oldu. Rus güçlerinin Donetsk’teki istikrarlı ilerleyişi ve Marinka’nın ardından Avdeyevka’nın kontrolün sağlandığını belirten Deprem, kentin stratejik konumunu vurguladı:
Deprem, Donetsk’te yaşayan sivillere yönelik her 100 saldırının 80’inin Avdeyevka’dan yapıldığını anımsattı. Birçok sivilin bu sebeple hayatını kaybettiğinin altını çizen Okay Deprem, Ukrayna’ya verilen uzun menzilli füzeler yüzünden sivillere yönelik tehdidin henüz tamamen sona ermediğini ifade etti:
Avdeyevka şehrinin askeri mevkiye çevrildiğini ve misket bombaları gibi sivillere zarar veren mühimmatın kullanıldığını anımsatan Okay Deprem, şehrin kontrol altına alınmasının Donetsk halkı için psikolojik açıdan olumlu etki yarattığını belirtti:
Avdeyevka’nın kotrolünde Rusya Federasyonu taarruz grupları, topçu ve füze birlikleri ile hava kuvvetlerinin etkili yıpratma savaşının önemini vurgulayan Deprem, Ukrayna tarafının ağır kayıplarında eski Genelkurmay Başkanı Zalujnıy’ın geri çekilmeme ısrarının da payı olabileceği görüşünde. Deprem, yeni Genelkurmay Başkanı Sırskiy’nin kent düşmeden neo-nazi Azov militanlarını cepheye sürme hamlesine dikkat çekti:
Rus güçlerinin Avdeyevka sonrası toparlanma ve dinlenme sürecine girebileceğini öngören Okay Deprem’e göre, benzer ölçekte bir harekat ancak birkaç hafta içinde başlayabilir. Donetsk’te önemli noktalarda birkaç koldan ilerleme kaydedilebileceğini belirten Deprem, Ukrayna güçlerinin Azovstal gibi büyük tesisleri kaleye çevirmedikleri müddetçe uzun süre direnemeyecekleri değerlendirmesinde bulundu:
Rus birliklerinin ciddi güç birikimi yaptığını, Rusya Federayonu fabrikalarında silah üretiminin arttığını ve cephede ciddi tecrübeler kazanıldığını kaydeden Deprem, Ukrayna’nın ise tam tersine telafi edemeyeceği ağır kayıplar yaşadığının altını çizdi. Bu durumun cephedeki gidişatı doğrudan etkileyeceğini belirten Deprem’e göre bir diğer önemli faktör Batı’nın silah tedarikinin hızı ve hacmi olacak:
Türk dış politikasında bu hafta dikkatler 11 yıldır büyük sıkıntılar yaşanan Türkiye-Mısır’a çevrildi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi’nin daveti üzerine Kahire’yi ziyaret etti. Ziyarette iki ülke arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Toplantılarının Yeniden Yapılandırılması kararlaştırıldı. El Sisi’nin de nisan ayında Türkiye’yi ziyaret etmesi söz konusu.
Türkiye ile Mısır arasında İhvan medyasına destekle ilgili sorunlar 2020’den bu yana belirli ölçülerle aşılmış görünürken, Libya ve Doğu Akdeniz konuları önemini koruyor. Gazze krizinde ise Erdoğan Mısır’ın tutumuna destek vermiş durumda. Erdoğan’ın ziyaretinin ardından bu konularda ne gibi gelişmeler olacağı merakla bekleniyor.
Erdoğan’ın Mısır ziyaretini ODAP Direktörü ve İstanbul Gelişim Üniversitesi’nden Dr. Ali Semin ile konuştuk.
Dr. Ali Semin’e göre, Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini rayına oturtma çabası, bölgede krizlerle bir yere varılamayacağı sonucuna ulaşması ve pragmatizme yönelmesi açısından tarihi önem taşıyor.
El-Sisi’nin geçen yılki Türkiye ziyaretinin iptal edildiğini hatırlatan Dr. Semin, bölgedeki jeopolitik dengelerin değişmesi sebebiyle Erdoğan ve Sisi zirvesinin öneminin arttığını belirtti:
Ziyaretin Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı kurulan blok üzerinde etkisi olacağını dile getiren Semin, bunun yanında Türkiye ve Mısır’ın Libya konusunda da işbirliği yapabileceğine dikkat çekti:
Türkiye’nin ayrıca SİHA satışı konusunda da Mısır ile anlaşabileceğini ifade eden Semin’e göre, bu tür planlar tartışılsa da somut adımların bir gün içinde atılması mümkün değil:
Mısır’ın Arap Baharı süreciyle Arap dünyasındaki güç merkezi olma konumunu Körfez ülkelerine kaptırdığını hatırlatan Semin, bu açmazdan kurtulmak için de Türkiye ile yakınlaşmanın arzu edildiği görüşünde:
Semin, Ankara’nın artık tek odaklı dış politika izlemediğini ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere bütün ülkelerle dengeli gitmeye çalıştığı görüşünde:
Bundan sonraki süreçte verilen sözlerin sahadaki yansımalarının takip edilmesi gerektiğini söyleyen Ali Semin, diplomaside ebedi düşmanlık olmadığının altını çizdi. Semin, tıpkı Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi Mısır lideri Sisi’nin de geçmişte sert açıklamalar yaptığını anımsattı:
Dr. Ali Semin, uluslararası ilişkilerde kalıcı olanın ülkelerin çıkarları olduğunu belirterek, Türkiye’nin obama yönetimi politikalarına güvenmeden daha önce harekete geçmesi halinde bugün Mısır’la ilişkilerinin daha farklı olacağına da dikkat çekti:
Dr. Semin’e göre Türkiye’nin önünde şimdi Suriye ile ilişkileri düzeltmek var. Şam’ın talepleri nedeniyle daha zorlu bir süreç öngören Semin, Mısır ile ‘normalleşmenin’ Suriye’ye de yansımaları olabileceğini söyledi:
Dr. Ali Semin, El-Sisi’nin bu kez olağanüstü bir durum olmadıkça nisanda Türkiye’ye gelme olasılığının yüksek olduğu görüşünde:
Türkiye-Mısır ilişkilerinde son derece sıkıntılı geçen 11 yılın ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Mısırlı mevkidaşı Abdülfettah el-Sisi’nin daveti üzerine Kahire’ye resmi ziyarette bulundu. ABD destekli Arap isyanları sürecinde Mısır’da iktidara gelen Müslüman Kardeşler hareketinden Muhammed Mursi’ye karşı artan tepkilerin ardından ordunun yönetime el koyması Ankara’da şiddetli tepkilerle karşılanmıştı. Ancak Arap isyanlarının Suriye başta olmak üzere tüm bölgede geri teptiği süreçte köprülerin altından çok sulak aktı. Erdoğan liderliğindeki Türkiye hükümeti, 2020’den bu yana Mısır yönetimi ile ilişkileri rayına oturtmaya koyuldu.
Erdoğan’ın Kahire ziyaretinde iki ülke arasında ‘yeni bir sayfa açıldığı’ belirtildi. Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Toplantılarının Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Ortak Bildiri yayınlanırken, savunma ve enerji konularının yanı sıra kültür ve bilim alanlarını içeren işbirliği alanları vurgulandı. Yine Gazze’deki kriz konusunda ortak tutum dile getirildi. Erdoğan’ın daveti üzerine El-Sisi’nin nisan ayında Türkiye’ye gelmesi bekleniyor.
Türkiye-Mısır ilişkilerini, Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Gökhan Çınkara ile konuştuk.
Dr. Gökhan Çınkara’ya göre, Türkiye’nin ‘Arap Baharı’ döneminde izlediği dış politika artık temel alınmamalı. Türk dış politikasının rasyonel temele oturduğunu söyleyen Çınkara, Erdoğan’ın Kahire ziyaretinde el Sisi ile görüşmesinin oldukça başarılı geçtiği görüşünde.
Çınkara, dinamiklerin hızla değiştiğini ve Erdoğan’ın geçmişte Mısır lideri hakkındaki söylemleri üzerinden değerlendirme yaptığı için bugünkü görüşmeleri sorgulamanın isabetli olmayacağı görüşünde. Türkiye’nin Ortadoğu politikasının artık Körfez Arap ilişkilerini baz aldığını belirten Çınkara, başta savunma sanayi olmak üzere Türkiye’nin hayrı için hariciyenin rasyonel politikalar izlemesinin önemli olduğu değerlendirmesinde bulundu:
Çınkara, Ankara’nın 7 Ekim sonrasında dış politikasını Körfez Arap ülkeleriyle uyumlu kıldığını vurguladı. Çınkara aynı şekilde Gazze konusunda da Erdoğan’ın Mısır yönetimi ile uyumlu mesajlarına dikkat çekti:
İsrail’in bu süreçte Mısır ile yakınlaşarak Güney Kıbrıs ve Yunanistan’la birlikte Doğu Akdeniz’de bir blok kurduğunu anımsatan Gökhan Çınkara’ya göre Erdoğan-Sisi yakınlaşması sonrası bu blokta çatlaklar başlayabilir. İki ülke arasındaki yakınlaşmanın ekonomik açıdan da faydalı olacağını belirten Çınkara, öte yandan Libya meselesinin de ele alınabilir olacağını söyledi:
Çınkara, bu süreçte Türk dış politikası açısından geriye Suriye’nin kaldığını belirtirken, bu konuda da hızlı adımlar atılması beklentisini dile getirdi:
Türkiye’nin 7 Ekim saldırıları sonrasında üstleneceği rol konusunda kamuoyunda gerçek dışı beklentiler oluştuğu görüşündeki Gökhan Çınkara, eleştiriler yöneltilse de Gazze için Türkiye’nin attığı somut adımların, diğer ülkeler ile benzer olduğunu dile getirdi:
Arap Baharı sonrası Körfez ülkelerinin bölgedeki sorunlara sırtlarını dönemeyeceklerini veya gerginliği körükleyemeyeceklerini çok iyi anladıklarını söyleyen Çınkara’a göre, Arap inisiyatifi Hamas’tan çok hoşlanmasa bile bölgede aktif diplomasi politikası izliyor:
ABD’nin Suriye’den çekileceğine dair söylentileri değerlendiren Dr. Gökhan Çınkara, böyle bir gelişme yaşanırsa, bu defa bir Afganistan faciasının tekrar edilmeyeceği tahmininde bulundu. Arap diplomasisine giderek daha fazla entegre olan Suriye’ye de dikkat çeken Çınkara, Körfez arabuluculuğu ile Türkiye ve Ürdün’ün, Suriye ile temaslara başlayabileceğini dile getirdi:
Çınkara’ya göre Arap Baharı deneyimlerinden sonra Türkiye, dış politikada bölge ülkeleri ile uyumlu bir çizgi izleme stratejisini benimsedi:
Amerikalı gazeteci Tucker Carlson’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı röportaj on milyonlarca insan tarafından izlenirken, sansürcülüğün giderek arttığı Avrupa Birliği dahil Batı’da büyük tepkiler ortaya çıktı. Rusya lideri SSCB’nin çöküşünden sonraki süreçte Batı ile işbirliği arayışlarının her seferinde Batılı elitler tarafından boşa çıkarıldığını örneklerle anlatırken, yine Ukrayna’da Batı’nın en başından aşırı milliyetçilere nasıl yatırım yaptığını ve uluslararası hukuk niteliğindeki anlaşmaları engellediğini vurguladı.
Putin’in söyleşisinin Batı medyasında ve siyasi elitleri arasındaki yankılarını Prof. Hasan Ünal ile konuştuk.
Prof. Hasan Ünal’a göre, Amerikalı gazeteci Tucker Carlson’ın Rusya Devlet Başkanı Putin ile röportajı karşısında Batı dünyası ‘panikledi’. Batı dünyasının Ukrayna çatışmasının başından bu yana Rusya ile ilgili şaşkınlık yaratan ırkçı uygulamaları eşliğinde her şeyi ‘Putin’e bağlayan anlatısını anımsatan Ünay, Carlson’ın ise Putin’e mikrofon tutarak Rusya’nın bakışının yansıtmasının kabul edilmez bulunduğunu dile getirdi. Ünal, Tucker Carlson’ı yüzmilyonların izlediğine dikkat çekti:
Batı’nın Rusya karşıtı uygulamalarını ‘faşizan’ olarak nitelendiren ve ağır sansüre dikkat çeken Ünal, Batı toplumlarının içine tıkıldığı fanusta çatırdamalar meydana geldiğini ve bunda Putin’in röportajının önemli bir rol oynayacağı görüşünde. Ünal’a göre Putin’in önemli mesajları arasında, Rusya’nın uzlaşmacı tavrına karşın NATO’nun sürekli genişleme isteğinde olması da yer aldı:
Prof. Ünal’a göre Batı, Rusya’nın yıllarca NATO’nun genişlemesine itirazlarını görmezden gelirken hedefi de taa Yeltsin döneminden itibaren Rusya’yı ‘beklenti içinde tutup’, ülkede kaos, karışıklık, mali krizlere boğmaya çalışmak oldu. Ünal, bu tarzın Batılı siyaset elitlerinin taktikleri olduğunu söylerken, Türkiye’yi Avrupa birliği müzakerelerinde oylama stratejisinden örnek verdi:
Rus lider Putin’in el sürülmemiş 85 trilyon dolar değerindeki Rusya yeraltı kaynaklarına atıfta bulunduğunu anımsatan Ünal, Batılı elitlerin gözünün de burada olduğu görüşünde. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’da kaybedeceği ve bölüneceği hesapları yapıldığını anımsatan Ünal ancak tüm planların ters teptiğinin altını çizdi:
Rusya’nın başarısız olacağına dair propagandaları ellerinde patlayan Batı’nın Ukrayna’da fena halde çuvalladığını belirten Ünal’a göre, Batı’nın çaresizlikten Türkiye’yi de Ukrayna savaşına dahil etmeye çalışması olasılık dahilinde:
Amerikan seçmeninin ve Kongre üyelerinin itirazlarına rağmen Biden yönetiminin Ukrayna yardım paketlerindeki ısrarını işaret eden Ünal’a göre bu tasarıların arkasında Amerikan silah sanayisi var. ABD savunma harcamalarının ne kadar devasa olduğuna dikkat çeken Ünal, NATO’nun genişleme çabalarının da bu konu ile doğrudan bağlantılı olduğunu kaydetti:
NATO’nun günümüzde neden varlığını sürdürdüğünün mantıklı bir izahının yapılamadığını hatırlatan Prof. Ünal, ABD’yi yöneten derin askeri-endüstriyel yapının bu yolla hegemonyasını sürdürdüğünü belirtti. Putin’in Tucker Carlson röportajında verdiği mesajlarla bu sisteme karşı duran tek isim olan Trump ile masaya oturabileceği fikri çıkabileceğini düşünen Ünal, Batı’nın kendi hakları için yarattığı fanusun artık çatladığı görüşünde:
ABD ve Britanya, Gazze ablukasının kırılması için Kızıldeniz’de İsrail bağlantılı gemileri hedef alan Ensarullah hareketinin belirleyici olduğu Yemen’i vurmaya devam ederken, Avrupa kanadı da devreye giriyor. AB 19 Aralık’ta ABD’den ayrı bir misyonla Aspides operasyonu başlatacak. ABD ve Bitanya’nın, Yemen ordusuna ait füze depoları ve karadaki hedefleri vurmaları Ensarullah’ın eylemlerini tümüyle sona erdirebilmiş değil. AB ise Yemen’i vurmadan bir harekat icra edileceğini söylüyor.
Kızıldeniz’deki son durumu, ABD-İngiltere operasyonlarının amacına ulaşıp ulaşamadığını, AB’nin neden ayrı bir operasyona ihtiyaç duyduğunu ve IMEC koridoru tartışmalarını savunma analisti ve güvenlik uzmanı Suat Delgen ile konuştuk.
Suat Delgen’e göre, ABD ve Britanya, Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğü gerekçesiyle Ensarullah hareketini (Husiler) karadan vururken, AB iki ülkeyi desteklemekle birlikte krizin yayılmasından kaçınmaya çalışıyor. ABD ve Britanya’nın bu nedenle ‘Poseidon Okçusu’ diye anılan ayrı bir operasyona giriştiğini belirten Delgen, Avrupa’nın ise enerji kaynakları rotasıyla ilgili sıkıntılarına atıf yaptı:
Suat Delgen, bölgeye bakışta Transatlantik hattında fikir ayrılıkları olduğu görüşünde. ABD’nin daha şahin ve saldırgan bir politika izlediğini belirten Delgen, AB’nin ise Yemen ile gerilimi tırmandırmak istemediğini ve bu sebeple kendi gemilerini korumaya öncelik veren kendi görev gücünü oluşturduğunu söyledi:
Delgen, AB’nin harekatının tamamen Avrupa’ya yönelik sivil trafiği koruma amaçlı olacağını söylerken, aynı zamanda NATO üyesi olmalarına rağmen durumun bu hale gelmesinin bakış farklılığını yansıttığı görüşünde:
Diğer yandan Suat Delgen, ABD ve Britanya’nın Yemen’i vurarak yürüttükleri ortak harekatlarının maliyetlerine dikkat çekti. ABD harekatının Huislerin saldırı kapasitesini bir ölçüde azaltmayı başardığını söyleyen Delgen, diğer yandan harekatın seyrüsefer serbestisini tamamen tesis etmekte de yetersiz kaldığını vurguladı:
Delgen’e göre Kızıldeniz bölgesinin askerileşmesi ABD donanmasının eylemleriyle siyasi ortama müdahale imkanı yarattı. Delgen, Biden yönetiminin Hindistan’ı Avrupa’ya bağlayan IMEC Koridoru projesini hatırlattı. Kızıldeniz’in güvensizleşmesi ile birlikte fiilen IMEC’in uygulanmaya başladığını söyleyen Suat Delgen’e göre, çatışmanın büyümesi halinde ticari koridorlar arası bloklaşma derinleşebilir:
Delgen Yemenli Husilerin meşruiyetlerinin Gazze savaşına dayandığını anımsatırken, hedef aldıkları gemileri de dikkatle seçtiklerini söyledi:
Süveyş kanalının etkilenmesinin Mısır’a pahalıya patladığını ancak Husilerle ilgili meselenin en başta Suudi Arabistan’ın öne çıkmasını gerektirdiğinin altını çizen Delgen, bu noktada Rus gemileriyle birlikte Kızıldeniz rotasından rahatça geçebilen Çin’in bölgede arabulucuk olarak etkisinin de artabileceğine dikkat çekti:
Delgen’e göre AB’nin Kızıldeniz’deki Aspides operasyonunun ana yüklenicisi Avrupa savunmasında da önemli rol oynamak isteyen Fransa olacak. Delgen, bu operasyonun Trump’ın Avrupa ve NATO ile ilgili çıkışları sonrası Avrupa açısından kendi güvenliğini sağlamanın bir sınavı olacağı görüşünde:
Ukrayna rejiminin müdahalesiyle Fox Nexs’tan kovulduğundan bu yana ABD ana akım medyasından daha fazla takip edilir hale gelen Amerikalı gazeteci Tucker Carlson’ın Rusya Federasyonu ziyareti ve Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı röportaj tüm dünyada yankılandı. Batılı medya ve siyaset elitleri ise Tucker Carlson’ı doğrudan savaşta olmadıkları bir ülkenin lideriyle röportaj yaptı diye yerden yere vurdular. Putin’in söylemlerinin cımbızlanarak yansıtılması alışkanlık halini almışken, söyleşinin Carlson gibi bir isim tarafından bu şekilde yapılması adeta histeriye yol açtı.
Putin’in Rusya Federasyonu’nun Batı Ve NATO ile iyi niyetli tüm girişimlerinin çeşitli dalaverelerle karşılaştığını anlattığı röportajın girişimde Rusya ve Ukrayna haklarının ‘aynı halk’ olduklarını ve tarihte kimi dönemlerde ayrılıklar yaşayıp birleştiklerini anlattığı bölüm, abartılarak güncel mesajlarına doğru düzgün yer verilmedi. Örneğin; özel harekatın başında Mart 2022’de İstanbul’da Ukrayna ile hazırlanan taslakta ‘denazifikasyon’ hedefinin bulunduğu, anlaşma fırsatını eski Britanya Başbakanı Boris Johnson’ın Kiev’e giderek bizzat sabote ettiği ve Moskov’nın Kiev çevresinden Fransa ve Almanya liderlerinin ricası üzerine anlaşmaya fırsat tanımak üzere çekildiği gibi detaylar sunulmadı bile.
Söyleşiyi izledikleri anlaşılan Almanya lideri Olaf Scholz ve Britanya Başbakanı Rishi Sunak, ‘gülünç’ gibi tabirler kullanırken, ‘yalancılığı’ yüzünden başbakanlık koltuğundan olmuş Boris Johnson Putin’in anlattıklarını ‘yalan’ diye nitelendirdi.
Tüm bunlara karşılık Rusya liderinin 60 soruyu yanıtladığı 2 saati aşkın süren röportaj sosyal ağlarda milyonlarca insan tarafından izlendi, farklı dillerden altyazılı tercümelerle dünyaya yayıldı.
Vladimir Putin’in Tucker Carlson ile yaptığı röportajı, Batı medyası ve siyasi elitlerinin tutumunu, söyleşinin Avrupa’dan Ortadoğu ve Asya’ya sarsıntılar içindeki dünyadaki yankılarını, siyaset bilimci Prof. Dr. Emin Gürses ile konuştuk.
Prof. Emin Gürses’e göre, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Amerikalı gazeteci Tucker Carlson ile yaptığı röportajın en önemli üç mesajı ‘Batılı siyasi elitlerin genişlememe vaatlerini tutmamış olması, sürekli yalan söylemesi ve eski Britanya Başbakanı Boris Johnson’ın baltaladığı Ukrayna barışı:
Prof. Gürses, Putin’in röportajının gerek Batı’da gerekse Ukrayna’da ciddi bir etki yaratma potansiyeline sahip olduğu görüşünde. Carlson’ın sorularını sorduğunu, Putin’in de kendi bakışlarını aktardığını belirten Gürses, Rusya’da Batı’daki gibi bir yalan-propaganda sistemi olmadığını, Batılılar için ise yalan söylemenin artık olağan hale geldiğini belirtti. Gürses, Batı medyasında giderek tek sesli hale gelen manşetlere dikkat çekti:
Gürses’e göre İngiltere’nin Rusya karşıtı politikalarının temelinde, tarihsel düşmanlık ve Bolşevik Devrimi yatıyor. Gelişmiş Batı ülkelerinde halkın ekonomik durgunluğa tepki olarak kazanımlarını korumak için radikal sağ fikirlere kaydığını söyleyen Gürses, Almanya’daki AFD karşıtı yürüyüşün de Amerikan istihbaratı tarafından tertiplendiği görüşünde:
Gürses’e göre ABD-İngiltere’nin öncülüğünü yaptığı Anglosakson ittifakı Almanya’yı batırmak istiyor. Anglosaksonların on yıllardır Ukrayna’daki nazilerle bağlantıları olduğunu belirten Gürses, aynı ittifakın Fransa’yı da Afrika’dan kovmakta olduğuna işaret etti:
Rusya liderinin ‘Batı’nın asıl Çin’den çekindiği’ tespitini doğru bulan Gürses, Batı’nın Rusya’nın ardından Çin’i engelleme hesabı yaptığını anımsattı. Gürses, Batılıların Çin ile ne yapacaklarını bilemez halde olduklarını söyledi:
Gazze’deki son gelişmelere dikkat çeken Gürses, Mısır’ın tehdidinin İsrail’i korkutacak denli ciddi olduğunu vurguladı:
Rusya liderinin ABD’de kimin iktidara geldiğiyle ilgilenmemesini haklı bulan Prof. Gürses, Amerikan siyasetini ve ekonomisini yöneten finans sermayesinin gücüne dikkat çekti:
Amerikan finans elitlerinin Gazze savaşının da arkasında olduğunu belirten Gürses, gerektiği takdirde İsrail’in imajının düzeltilmesi için bütün suçun Netanyahu’ya yıkılabileceğini kaydetti:
Pakistan’da 8 Şubat’daki seçimlerden ABD destekli yargı darbesiyle iki yıl önce devrilmiş İmran Han rakibi Nawaz Şerif karşısında zaferle çıkmış görünüyor. Han’ın Tahrik-i İnsaf partisi, ordu ve güvenlik aygıtının her türlü müdahale ve tehditlerine rağmen seçmen iradesini engelleyemedi. Seçim sonuçlarının gelmeye başlamasıyla ülkede internet karartması uygulanmaya başlasa da, Han’ın partisinin üstünlüğü görüldü.
İmran Han, 2022’de ayağı kaydırıldıktan sonra kendisine yönelik darbenin arkasında ABD’nin bulunduğunu açıklamıştı. Yerine ülkede yolsuzluklarıyla nam salmış Navaz Şerif’in kardeşi Şahbaz Şerif getirilerek 2023 ağustos ayına kadar ülkeye yönetmişti. Hakkında başka davalar açılan Han, hapse atılırken, seçim süreci de ertelemelere uğradı. Sonunda Han’ın partisi seçimlere bağımsız olarak girdi.
Pakistan seçimlerini, ABD ile yakın bağları bulunan ordunun darbe ihtimalini, Navaz Şerif’in seçeneklerini, İmran Han’ın akıbetini ve ABD seçimleri öncesi yaşanan jeopolitik kargaşayı, uluslararası ilişkiler uzmanı Dr. Barış Adıbelli ile konuştuk.
Dr. Barış Adıbelli’ye göre, Pakistan seçimleri sürecinde Şerif ailesinin en büyük korkusu askeri müdahale. İmran Han’ın arkasında ABD’nin bulunduğu bir yargı darbesiyle devrildiğini ve hapse atılma ekarte edildiğini anımsatan Adıbelli, ancak bütün kargaşaya rağmen seçime bağımsız giren partisinin kazançlı çıkmış göründüğünü dile getirdi:
Dr. Adıbelli, İmran Han’ın iktidara geldiği dönemde Batı’nın kendisinden beklentileri bulunduğunu ancak Rusya ile yakınlığı, Hindistan’la ilişkiler, Azerbaycan-Ermenistan meselesinde aldığı tavır ve ABD’nin Afganistan çekilmesi sonrasında üs vermeyerek takındığı bağımsız kararlar yüzünden Batı tarafından gözden çıkarıldığını belirtti. Yerine Britanya’dan Şerif’in tekrar getirildiğini anımsatan Adıbelli’ye göre ancak seçimler halkın İmran Han’a desteğini gösteriyor:
Pakistan siyasetinde Navaz Şerif’ten ziyade kızının tıpkı Benazir Butto gibi parlatıldığını söyleyen Adıbelli, diğer yandan seçimlere ordu müdahalesi gölgesinin düşebileceği görüşünde. Adıbelli, Pakistan ordusunun her zamankinden daha fazla ABD yanlısı olduğuna dikkat çekti:
Diğer yandan Dr. Adıbelli, Pakistan’daki olası kargaşaya dikkat çekti. İmran Han’ın partisinin, oyların çalındığı iddiasına dikkat çeken Adıbelli, olaylar teskin edilemezse eskisinden de daha Amerikancı olan ordunun müdahalesi olasılığının da yüksek olduğu görüşünde:
Pakistan’da sandıktan demokratik sonuç beklemeyen Dr. Adıbelli, yeni darbe tehlikesinde ABD’nin ve İngiltere’nin ülke siyasetindeki uzun gölgesine atıfta bulundu:
Amerikan emperyalizmi için Pakistan’ın adeta bir ‘sopa’ işlevi gördüğünü vurgulayan Adıbelli, ABD’nin bu ülkeyi sadece İran’a ve Afganistan’a karşı denge unsuru olarak kullanmadığını, Hindistan’ı frenlemek için de kullandığını belirtti:
Tartışmalı isim Navaz Şerif’in ve Pakistan’daki radikal medreselerin en büyük destekçisinin Suudi Arabistan olduğunu anımsatan Adıbelli, öte yandan İran-Pakistan geriliminin de seçimleri manipüle etmek üzere kışkırtılmış olabileceğini öne sürdü:
Diğer yandan Dr. Adıbelli, Suudi Arabistan’ın ABD baskılarına rağmen bildiğini okuyan politikalarına işaret etti. Adıbelli’ye göre, İsrail’le normalleşme şartlarında ısrar eden Suudilerin izleyeceği jeopolitik yol, BRICS’ten yana olacak:
Öte yandan Dr. Barış Adıbelli’ye göre, yakın geleceği öngörürken, ABD’de kasım ayındaki başkanlık seçimlerini dikkate almak gerek. Ukrayna’daki süreçten Asya’daki hareketliliğe uzanan gelişmelere atıf yapan Adıbelli, bütün meselelerin olası bir Trump iktidarında yeniden konuşulması gerekeceğini belirtti:
Avrupa’da Almanya ve Fransa’da dikkat çekici hale gelen çiftçi isyanı 1-2 Şubat’da AB başkenti Brüksel’e akan çiftçilerin ardından neredeyse tüm Avrupa ülkesinde kendini hissettiriyor. Güney Avrupa hattında da çiftçiler hareketlendi. İspanya’nın ardından ‘butik tarım’ ülkesi İtalya’da da çiftçiler Roma’yı kuşatmaya almak üzere harekete geçti. AB’nin ‘yeşil gündem’ uyarınca tarımsal üretime sekte vuran politikaları, tarımda dayatılan sanayileşmeye itiraz eden çiftçiler, Ukrayna’ya akıtılan paraları da sorguluyor.
İtalya’daki çiftçi isyanlarını, Avrupa Birliği’nin tarım politikalarını ve Georgia Meloni hükümetinin iktidar karnesini, İtalya’da yaşayan gazeteci yazar Birgül Göker Perdisa ile konuştuk.
Birgül Göker Perdisa, Avrupa’yı saran çiftçi isyanının İtalya’yı da etkisi altına aldığını belirtirken, iki haftadır küçük kentlerde başlatılan eylemlerin sonunda başkent Roma’ya dayandığını aktardı. Perdisa, isyanın sembolünün traktörler olduğunu belirterek, çiftçilerin talepleri karşılanmazsa Roma’nın merkezine gireceklerini belirtti:
Perdisa, çiftçilerin özel olarak hedefinde Başbakan Meloni’nin eniştesi olan tarım bakanının bulunduğunu söyledi. Bakanın vaat edilen desteklerin yerine getirmediği gibi çiftçilerin itiraz ettiği AB politikalarını uyguladığını belirtirken, Başbakan Meloni’nin de hedef alınmaya başlandığını dile getirdi:
Perdisa’ya göre Avrupa’daki çiftçi hareketlerinin hedefinin kendi hükümetlerinden ziyade AB olduğu görüşünde. Hükümetlerin AB’nin tarım politikalarının sadece icracıları olduğunu belirten Perdisa, bu yüzden sanayi boyutunda büyük üretici değil küçük ve orta ölçekli çiftçilerin büyük zararlar gördüğünü vurguladı. Perdisa, dünyada Bill Gates’in büyük miktarda tarım arazileri satın alması, Avrupa’da böcek ununun serbest bırakılması ve giderek sanayileşen tarım devletleri olgularına dikkat çekti:
Butik tarım ülkesi İtalya’daki sıkıntıları aktarırken, AB’nin ‘böcek unu’ kararına hükümetin onay verdiğini anımsatan Perdisa, çiftçiler iptalini talep ettiklerinde Meloni’nin “Ben yapmadım, AB istedi” diye yanıt verdiğini belirtti:
İtalya’daki gözlemlerini aktaran Birgül Göker Perdisa, halkın çiftçilere yoğun desteği olduğunu vurguladı. Halkın desteğinden çekinen yetkililerin yatıştırma politikası izlemek zorunda kaldığını belirten Perdisa, ancak diğer yandan ‘böl-yönet’ taktiğinden vazgeçilmediğini vurguladı:
Perdisa, artık birçok Avrupalının AB’de değişim gerektiğini anladığı görüşünde. AB politikalarının artık halkların yararına görülmediğini söyleyen Perdisa, herhangi bir AB ülkesinde ana hedefin AB’den çıkmak olarak koyacak bir siyasi partinin büyük destek alarak iktidara gelebileceği görüşünde.
Birgül Göker Perdisa, İtalyan ana akım medyasının çok azının çiftçi isyanlarına mercek tuttuğunu, onların da olayları AB ekseni dışına kaydırıp suçu Rusya’ya atma niyetinde olduklarını söyledi. Almanya gibi İtalya’da da çiftçilere gelince ‘para yok’ dendiğini belirten Perdisa halkın AB bütçesinden Ukrayna’ya akıtılan yüklü miktardaki parayı sorgulamaya başladığını dile getirdi:
ABD’de 5 Kasım başkanlı seçimi yılında Joe Biden yönetimi hem ülke içinde hem de dış politikada nadir rastlanacak çok boyutlu sorunlarla karşı karşıya. Gazze savaşı ve İsrail’in savunması ABD’yi Ortadoğu’da hedef haline getirirken, Filistin meselesinin toplumsal yansımaları Amerika içerisinde de hissediliyor. ABD yönetimi Biden’ın kişisel savaşı olan Ukrayna’da Rusya Federasyonu’nu stratejik yenilgiye uğratma inadından vazgeçmezken, kendi içinde Cumhuriyetçi rakipleriyle sınır ve göç konuları yüzünden zorda kalıyor. Geçtiğimiz günlerde Teksas eyaletine destek olan 25 eyalet federal yönetiminin sınır ve göçmen politikalarına alenen bayrak açmış durumda.
ABD’de başkanlık seçimi senesinde Amerika’daki eyaletleri federal hükümetle karşı karşıya getiren göç krizi, Gazze savaşıyla Ortadoğu’daki Amerikan üslerinin hedef haline gelmesi ve Biden yönetimi politikalarını siyaset bilimci Prof. Dr. Hasan Köni ile konuştuk.
Prof. Hasan Köni’ye göre, ABD’nin üst üste başına gelenler karşısında telaşlı ve değişik stratejilerinin sebebi, süpergüç pozisyonunu kaybetmeye başlamasından kaynaklanıyor:
Köni, Biden’ın seçimlerde oyları konsolide etmek için bir yandan Avrupa’yı diğer yandan Filipinler ve Güney Kore’yi ‘kurban haline getirdiği’ görüşünde. Köni, Biden yönetiminin NATO’yu Japonya’ya kadar genişletmeyi göze aldığını anımsattı:
Prof. Köni, Rusya Federasyonu’nun Ukrayna dosyasının ardından bir Avrupa ajandası olmadığı görüşünü dile getirirken, Avrupa siyasi elitlerinin bunları bilmeme olasılığı bulunmadığını vurguladı Köni bir dönem kullanılan ‘Sovyet peykleri’ ifadesi yerine artık Avrupalılar için ‘ABD peykleri’ denebileceği görüşünde:
Köni, Rusya’yı sıkıştırmaya odaklı Amerikan politikalarının Türkiye gibi müttefikleri de içerdiğini söylerken, içinde bulunduğumuz dönemin kendisine 1938-1939 atmosferini anımsattığını belirtti:
Prof. Köni, Biden’ın tüm derdinin seçimi kazanmak olduğunu belirterek bunun için her yolun mübah göründüğünü dile getirdi. Köni, İsrail’e 17.5 milyar dolar çıkarmayan Kongre tartışmasına atfen “Oradaki herhangi bir milyarder, o parayı çıkarıp verir” diyerek, meselenin bunları aştığına dikkat çekti:
Amerika’daki İsrail lobisinin gücünü işaret eden Köni, bizzat İsrail’in ABD’yi Ortadoğu’da tutmak için başta Müslüman Kardeşler olmak üzere çeşitli grupları destekleyerek birçok karışıklık yarattığına dikkat çekti. ABD’nin Ortadoğu’daki varlığı konusunda “E seni kimse çağırmadı ki? Rusya’yı, İran’ı çağıran Suriye devleti” diyen Köni, ABD’nin İran’ı gerekçe göstererek yaptığı bombalamaların barış söylemiyle uyuşmadığına vurgu yaptı:
ABD dış politikasındaki sıkıntılar ve çelişkiler daha fazla görülür hale gelirken ABD içinde Teksas eyaletinin Cumhuriyetçi yönetiminin Biden’ın federal yönetimine bayrak açmasını da değerlendiren Köni, Amerika içerisinde demografi ve işgücü tartışmalarına atıfta bulundu:
Prof. Köni’ye göre göç olgusuyla birlikte Amerikan siyasetinde yaşanan kutuplaşma ileride daha ciddi sorunlar yaratmaya gebe. ABD’de artan milliyetçiliğin Avrupa’ya da yansıdığına dikkat çeken Köni, gelecekte aynı siyasi diskurun Türkiye’de de güçleneceği tahmininde bulundu:
From the publisher's feed

66 Listeners

67 Listeners

21 Listeners

0 Listeners

14 Listeners