
Sign up to save your podcasts
Or


Savaş Şafak Barkçin Çağrışımlar'ın bu bölümünde Eyüpsultan'dan, Pierre Loti tepesinden sesleniyor sizlere. Savaş Şafak Barkçin bu bölümde başlıca şunları anlattı: Sevgili dostlar merhabalar. Bugün Eyüpsultan meydanındayız. Daha önce size Eyüpsultan Camii'ni, arkasındaki külliyeleri göstermiştik, kabirlerden falan bahsettik. Ölüm belki çok hoş bir mevzu değil ama asıl mevzu o. Her esaslı mevzu hoş olmak zorunda değil ama bugün size daha çok Eyüpsultan Camii'nin arkasındaki İstanbul'un en eski en büyük mezarlıklarından birisi olan Eyüpsultan mezarlığını biraz gezeceğiz. Orada dikkate değer bazı insanlar var onları anacağız. Hem onları hatırlatalım size hem de en son Pierre Loti tepesi var orada bir şeyler anlatacağız. Bakalım bugün torbada ne var bilmiyorum... Bismillah diyelim kabir ziyareti niyetiyle başlayalım... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Her hafta birbirinden farklı hikayelerle izleyicilerini kıssadan hisse almaya davet eden Serdar Tuncer, bu hafta Biri Bir Gün'de "Nar Bahçesi ve Padişah" hikayesini anlatıyor. Serdar Tuncer bu bölümde başlıca şunları anlattı: Selamın aleyküm erenler ve dahi erenlere gönül verenler hatta elimde bir fincan kahveyle çıktığımı görünce abi şimdi ben bu saatte kahveyi nereden bulacağım diye düşünenler... Hoş geldiniz, safalar getirdiniz. Padişahın biri bir gün vezirlerini yanına almış, sevdiği bir kaç adamı, yaz günü hava sıcak hadi demişler şöyle bi çıkıp dolaşalım... At sırtında orası senin, burası benim, ırmak kenarı, dağ, tepe, ağaç gölgesi derken sıcaktan bunalmışlar, terlemişler şöyle soğuk içecek bir şeyler aramışlar. Bakmışlar ki orada bir nar bahçesi, bahçenin içinde çok güzel bir kulübe, kulübenin önünde bir ihtiyar... Padişah bi gidelim demiş Tanrı misafiriyiz diyelim şu ihtiyar belki bize bir nar suyu ikram eder. Varmışlar gitmişler. Kapıyı çalmışlar, açmış ihtiyar. Selamın aleyküm erenler, aleyküm selam erenlere gönül verenler... İhtiyar adam Padişahı ve yanındakileri misafir etmiş. Bize bi nar suyu sıksan da içsek baba demişler, hay hay demiş ihtiyar hemen güzelce nar sularını hazırlamış, buz gibi getirmiş ikram etmiş. İçmişler nar suları Padişah bayılmış. Hemen ihtiyar bir bardak daha ikram etmiş, içmişler, teşekkür edip oradan ayrılmışlar... Padişahın aklına gelmiş, ya bu ihtiyar bir başına yaşıyordu, çoluğu çocuğu yok, bir mirasçısı yok, bu ihtiyar yarın bir gün ölüp gidecek o vakit bu nar bahçesi ne olacak, üstelik narlar da çok lezzetli acaba demiş ben bu bahçeyi satın mı alsam... İyi niyetle bile olsa böyle diyerek kalbini bozmuş... Devamı videoda.... Gelin, Beraber Yürüyelim...
İbrahim Kalın ile “Kendi Gökkubbemiz” kendine has üslubuyla farklı ufuklara yelken açtırmaya kaldığı yerden devam ediyor. Her hafta farklı konulara değinerek izleyicilerine yeni fikir kapıları aralayan İbrahim Kalın bu bölümde "Hikaye, Yaratmak ve Alem" kavramları üzerinde duruyor. Kendi Gökkubbemiz'in yeni bölümde başlıca şunlar konuşuldu; Serdar Tuncer: Hocam hoş geldiniz. Biz yarım kalan sohbetleri seviyoruz ya da bitmeyen sohbetleri mi seviyoruz desek daha doğru olacak... İbrahim Kalın: Hoş bulduk, teşekkür ederim. İyi sohbet bitmez. Hep yeni kapılar açılır... Şehrazat'ın hikayesini hepimiz biliyoruz ne azından mealen Binbir Gece Masalları'nda Şehrazat hayatta kalmak için her gün bir hikaye anlatmak zorundadır... Borges buradan hareketle diyor ki; "Ben hayatta ne yaptıysam Binbir Gece Masalları sayesinde yaptım. Bana Şehrazat diyin." O cümlesi üzerinde düşünürken dedim ki aslında hepimiz hayatta kalmak için bir hikaye anlatmak zorunda değil miyiz? Hayatımızı anlamlandırmak için, yaşadıklarımıza bir mana katmak için, bir bütünlük, bir yapı, bir çerçeve, bir pencere tutabilmek, bir ışık tutabilmek için bizimde aslında her gün bir hikaye anlatmamız gerekiyor. Hikaye kelimesini burada yaşadığımız, yaptığımız, ettiğimiz şeyin bir maksada doğru ilerlemesi manasında kullanıyorum. Bir yere doğru gidiyorsa hikaye oluyor öbür türlü detay oluyor, öbür türlü malumat oluyor, kronoloji oluyor, vakanüvistlik oluyor. O yüzden dilde bir şekilde ifade edilmeyen hiçbir şey gerçek manada var olmuyor. İfade şekli de bir hikayeye dönüştüğü zaman, bir sohbete dönüştüğü zaman, birbirine eklenerek devam ettiği zaman anlamlı hale geliyor... Öyle ki bundan dolayı tüm kutsal kitaplar kıssalar anlatırlar... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Her hafta birbirinden farklı hikayelerle izleyicilerini kıssadan hisse almaya davet eden Serdar Tuncer, bu hafta Biri Bir Gün'de "Bereketi var mı?" hikayesini anlatıyor. Serdar Tuncer bu bölümde başlıca şunları anlattı: Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. İhtiyar bir adamcağız hastalanmış yatağa düşmüş. Ahir ömrü, üç tane evladı var, evlatlarından her biri ona hizmet etmek için gayret ediyor fakat büyük abisi bakmış ki böyle olacak gibi değil diğer kardeşlerini yanına çağırmış demiş ki; isterseniz babamızın malına siz varis olun ben maldan bir şey istemiyorum onun ahir ömründeki hizmetini bana bırakın ama istemezseniz malını bana bırakın ahir ömründe onun hizmetini sizler görün. Hangisini tercih ederseniz? Galiba şöyle düşünüyor; ikiside nimet diyor. İhtiyarlığında babaya hizmet etmek de nimet, babanın evlatlarına miras olarak bırakacağı mal da nimet. mirası böyle düşündüğü için iki nimeti paylaştırıyor. Onu mu istersiniz bunu mu istersiniz? Buğday mı nefes mi? Bunun gibi... Genç kardeşler ağabeyciğim demişler; biz babamızın mirasına talibiz sende onun hizmetini gör. Hay hay demiş, memnuniyetle... Son nefesine kadar babasının bütün ihtiyacını, babasının hizmetini görmüş. Tabi diğer kardeşleri mirastan aldığı payla rahat bir şekilde yaşarken abileri biraz sıkıntı içerisinde. Bu sıkıntıdan dolayı eşi, çocukları baba sende şu mirastan bir pay alsaydın filan diyorlar... Yavrucuğum diyor bak ben başka bir devlete talip oldum, başka bir şeye niyet ettim, Allah bana başka bir hizmeti lütfetti. Bu, bilirseniz ondan daha hayırlıdır diye çocuklarına nasihat ediyor ama anlatamıyor. Bir gün bir rüya görmüş. Rüyasında kendisine demişler ki... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Bi' De Buradan Bak yine çok çarpıcı, yine çok gerçekçi! Savaş Şafak Barkçin, Bi' De Buradan Bak programında, tarihte iz bırakan olayları, kendine has üslubu ve tüm gerçeklikleriyle enine boyuna anlatıyor... Savaş Şafak Barkçin yeni bölümde başlıca şunları söyledi: Çin meselesi esaslı bir mesele. Çin bugün dünyada ismi zikredilen bir kaç süper güçten birisi. Anasından süper güç doğmadı ama oldu. Olurken de aslında herkes farkındaydı yani doğuda batıda herkes aslında Çin'in çok hızla ilk sıralara doğru gittiğini dünyada görüyordu, bizde görüyorduk. Görmemek mümkün değil çünkü hemen siz gençlere 4 tane şey anlatayım. Bir devlet nasıl süper güç olur? Dünyayı nasıl hakimiyetine alır? Tarihe bakarak söylüyoruz bunu. Genelde 4 aşamadır... Birinci aşama o ülke üretimini arttırır. Eski dönemde nasıl arttırıyordu? İşte toprak işgal eder, ne kadar çok toprak işgal ederse o kadar çok tarım arazisine sahip olur. O zaman sanayi yok. O topraklardan elde edilen mahsüller, onun üzerinden alınan vergiler o devleti gittikçe zenginleştirir ama içerde zenginleştirir önce. Birincisi üretim aşaması, üretimi çoğaltması. Çin bunu 1970'lerin sonundan itibaren yapmaya başladı. Her alanda dünyada üretilen hemen hemen her şeyi belli bir planlamayla herkesin ona muhtaç olacağı şekilde üretmeye başladılar. Yani üretim aşamasında iç gelir, iç üretimi olabildiğince arttırıyor. İkinci aşama ticarileşme aşaması... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Her hafta birbirinden farklı hikayelerle izleyicilerini kıssadan hisse almaya davet eden Serdar Tuncer, bu hafta Biri Bir Gün'de "Hz. İsa ile Günahkarın" hikayesini anlatıyor... Serdar Tuncer bu bölümde başlıca şunları anlattı: Selamın aleyküm erenler ve dahi erenlere gönül verenler hatta ve hatta Cenab-ı Hakk'ın Sübhanlığını hiç kimseyle paylaşmayacağını yakinen bilenler... Hani namazlarda subhane rabbiyel azim diyoruz rükuda, subhane rabbiyel ala diyoruz secdede. Orada Sübhan olan Allah'ı yüceltme gayretine düşüyoruz zikrimizle... Peki Allah-u Teala'nın Sübhan oluşu ne demek? Sübhan; eksik ve noksan sıfatlardan münezzeh olan demek. Yani kendisinde herhangi bir eksik, noksan, hata, kusur diyebileceğimiz, böyle tabir edebileceğimiz herhangi bir hususiyet bulunmayan demek. Bu bir tek Allah-u Teala'ya hastır. Gayrısı böyle değildir. İnsan gençliğinde biraz daha suyu sert oluyor. Yaş ilerledikçe mevzu başkalaşıyor. Genç kardeşlerim ne dediğimi anlamaya çalışsınlar, kıdemli gençler zaten neden bahsettiğimi kendilerinden kıyasla gayet iyi bir şekilde anlıyorlardır. O suyun sert olduğu zamanlarda bir büyüğüm dedi ki; Sen neden böyle yapıyorsun? Nasıl yani efendim?... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Türkçe yazılan mevlid manzumelerinin arasında özel bir yere sahip olan, Süleyman Çelebi’nin aşkla kaleme aldığı Vesîlet’ün Necât (Mevlid-i Şerif) eserini Prof. Dr. Sadeddin Ökten’le birlikte "Süleyman Aşk Dilin Bilir Dediler" programında hem okuyup hem de şerh ediyoruz… Süleyman Aşk Dilin Bilir Dediler'in yeni bölümünde başlıca şunlar konuşuldu; Serdar Tuncer: İnsan hayata dair planlar yapar, hazırlıklar yapar, gayret eder, uğraşır neticede bir şeyler olur ve bazen yanılıp yakılıp ben bunu böyle yaptım zanneder halbuki mevla ona bir şeyi nasip etmiştir ama pek çoğu farkında değildir bunun. Şimdi bakınız bu programda fakir sevdiğimle sevdiğimi konuşuyorum ve adı da benim işim oluyor. Hamd ettim programa girerken Cenab-ı Hakk ne güzel bir yerde istihdam etmiş diye çünkü istihdam eden de o... Öyle değil mi efendim? Sadeddin Ökten: Başka fail yok ki zaten. Hep aynı mevzu üzerinde dönüyoruz ama hakikat bir, değişmiyor, başka fail yok... La faile illallah. Ama renkler, şekiller, tecelliyat bize göre namütenahi. Aklımız ermiyor, gönlümüz yakalayamıyor zaten gözümüzün, kulağımızın fevkalade ötesinde ama böyle yani... Zaten çok renkli bir hayat yarattığı, yarattıkları, yarattıklarından sadır olanlar ama tek fail o. Bizim bu programda işte onun bir benzeri. Bir küçük iz düşümü hayata dair... Bir stüdyoda, İstanbul'un bir mutena semtinde, bir dost muhabbeti, teknolojinin imkanları kullanılıyor ama konuştuğumuz şeyler muhabbete dair, aşka dair, Hazreti Süleyman Çelebi'ye dair, dini tabirle onun söylemine dair... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
İbrahim Kalın ile “Kendi Gökkubbemiz” kendine has üslubuyla farklı ufuklara yelken açtırmaya kaldığı yerden devam ediyor. Her hafta farklı konulara değinerek izleyicilerine yeni fikir kapıları aralayan İbrahim Kalın bu bölümde "İslam, Birlik ve Dijitalizm" kavramları üzerinde duruyor. Kendi Gökkubbemiz'in yeni bölümde başlıca şunlar konuşuldu; Serdar Tuncer: Hocam hoş geldiniz. Gelirken şu meseleyi mutlaka hocama sormam lazım dedim oradan başlayacağım. Bazen şikayet ediyoruz hani biz niye müslümanlar olarak bir araya gelemiyoruz, niye farklılıklarımızı bir kenara bırakamıyoruz, ittihad-ı islam hayal mi, asla mı olmayacak? İslam dünyasını gezip, gören, yakından bilen birisi olarak niçin bir araya gelemiyoruz, nasıl bir araya gelebiliriz?... İbrahim Kalın: Hoş bulduk. Aslında bu işin özü kesrette vahdet neşvesini yakalamakta. Bazen biz birliği, beraberliği, ittihadı tek tiplik zannediyoruz. Birlik olmak, beraber olmak tek tipleşmek demek değil. Farklılıklarla birlikte bir arada olduğumuz zaman anlamlı hale geliyor. Fakat bu da bir yer extreme uçta yani ifrat ve tefrit noktasında... Birlik ve beraberliği sağlayacak bir zeminimiz yok. Böyle farklılıklar olmaya devam edecek. Etnik farklılıklar, mezhebi farklılıklar, coğrafi, siyasi, kültürel vs... Bu sefer başka bir dağılmanın içine gidiyoruz. Birlik ve beraberliği tek tiplik olarak anlamak yerine onu bir kesrette vahdet, çokluk içindeki birlik olarak algılamak, farklılıkları da insanı sonsuz, sonu gelmeyen bir kaosa, kargaşaya sevk eden bir şey olarak görmeyi bir kenara koyup bunların içinden birlik ve beraberliği ruhen, manen, fiziken, siyaseten ve diğer alanlarda sağlayacak bir perspektife ihtiyaç var... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Her hafta birbirinden farklı hikayelerle izleyicilerini kıssadan hisse almaya davet eden Serdar Tuncer, bu hafta Biri Bir Gün'de kendisiyle dertleşiyor. Serdar Tuncer bu bölümde başlıca şunları anlattı: Selamın aleyküm erenler ve dahi erenlere gönül verenler hatta ve hatta hayatında bir defa bile uğradığı mekana muhabbetle bağlanabilenler... İnsan mekana bağlanır mı? Bağlanıyormuş. Bakın şu bulunduğumuz alanda en son geçen sene bir kaç program çektik, bu sene koca bir yaz geldi geçti ve biz buraya gelmedik. Sanki şuraya gelince dedim ki insan program çekmese bile vefadır diye gelir bir merhaba der. Üstünde oturduğun şu bank senin kahrını çekiyor, şu ağacın gölgesinde oturdun aranda bir irtibat kuruluyor, şu toprağa bastın, bu çamların yaprakları... Ağaç diyip geçmemek lazım. Bu da önemli. Biz nesil olarak böyleyiz; söğüt, kavak, gürgen, elma, çam, iğneli çam hepsi birden ağaç. Eski nesil böyle değildi. Bizden öncekiler bunu biliyordu. Ağaca ağaç demiyorlardı, ne ağacıysa o ağacı söylüyorlardı. Gökte uçan şeylerin cümlesi bizim için kuş, eski nesil buna da böyle demiyordu. Kuşaların bir adı vardı; sığırcığı vardı, serçesi vardı, pelikanı vardı... Bu da böyle kayıtlara geçsin. Bunu bilebilenler güzel adamlar, kıymetli adamlar... Mekan diyorduk ya insanın mekanla da arasında bir ünsiyet, bir bağ, bir rabıta, bir dostluk kuruluyor. Farkına varsın ya da varmasın. İbrahim Kalın hocaya selam olsun o çok güzel söylüyordu... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Savaş Şafak Barkçin Çağrışımlar'ın bu bölümünde Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretlerinin çilehanesinden, Küçük Çamlıca'dan sesleniyor sizlere. Savaş Şafak Barkçin bu bölümde başlıca şunları anlattı: Sevgili dostlar merhabalar. Bugün Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretlerinin çilehanesindeyiz. Çamlıca'da, Küçük Çamlıca'da. İstanbul'un çok güzel, nadide köşelerinden birisi, İstanbul'un yüksek yerlerinden birisi. Biliyorsunuz Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretlerinin türbesi burada değil Üsküdar'da, Topkapı Sarayına bakan bir tepenin üzerinde. Burası ise onun İstanbul'a ilk geldiğinde gelip halvet ettiği, çile çıkardığı yer. Mescid olarakta kullanılıyor. Birazdan buranın sağına soluna da bakacağız ama asıl meselemiz mekandan ziyade insanı anlamak. Çünkü mekan ancak insanı anlatınca kıymetli. Her şeyi kıymetli bir insan. Bu mekanları da öyle anlamaya çabalayacağız... Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri çok kıymetli bir zat. 1600'lerde yaşamış bir zat. Tam 8 padişah döneminde bulunmuş, uzunca bir ömür sürmüş 1 asra yakın. Allah gani gani rahmet etsin. Onu ilahilerinden biliyoruz. Zikirlerde okunan, camilerde okunan pek çok ilahinin aslında nutk-u ona ait. Büyüklerin şiirlerine nutuk diyoruz, diğer şairlerinkine şiir diyoruz çünkü büyüklerin şiirleri daha çok kalpten ilham ile geldiği için, onlar sanat için söylemedikleri için içlerindeki mana lafızdan daha önde. Şiirde ise lafız önde, anlam onu arkalıyor... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
From the publisher's feed

65 Listeners

1 Listeners

12 Listeners

10 Listeners

7 Listeners

50 Listeners

73 Listeners

18 Listeners

10 Listeners

34 Listeners

0 Listeners

0 Listeners

0 Listeners

0 Listeners

0 Listeners