
Sign up to save your podcasts
Or


“insan anladığı ve anlaşıldığı insanla çiçek açar”
●
Kalbimizin denizleri yine bir gecenin sonuna dalgalarını getirdi.
Ayaklarımız karaya basmadan bir saray düşlüyoruz o küçücük sinemizde.
Gümüşten pencereler, ipekli yollarıyla. Yaklaştıkça darmadağın oluyordu saraylar.
Gözlerimizden sayısızca kaçan ayrıntının bir lahzasında hiç göremeyeceğimiz bir sultan gelip ıslah ediyordu eline tutuşturulan sarayı.
Ürkek bulutlar cesur damlalar bırakıyor üstümüze.
Sanki konacağı omuzu evvelden biliyormuşcasına.
Sonra razı olmuyor o yağmur damlacıkları düştüğü omuza.
Biz onu nimet sayıyoruz, kurutmuyoruz ıslandığımızı ispatlamak için.
Razı olmamış bir yağmur damlasını taşımak fark etmiyordu hikayemizi ertelemeye.
Sadra şifa yapıp, ruhlarımızı durulamakla meşgulüz çünkü.
Bir gün damlayacak o razı olunmuş bir yağmur damlası sükûnet içindeki hayatımıza.
Furkan Özdemir
●●●
Şair: Nurullah Genç
Yorum: Furkan Özdemir (ins: @hisseyab)
Müzik: Paola
Fotoğraf: Chris Henry
"Aynı saatte
Aynı şiirde
Aynı satırda
Yıldızlar eşliğinde buluşalım."
Bak kirpiğinin şu teli rüzgârda diğerine karışmış. Kavuşmuşlar birbirlerine.
Abdurrahim Karakoç'un Sen ve Ben şiiri,
hayırlı vakitler.
Şair: #AbdurrahimKarakoç
Yorum: #FurkanÖzdemir (https://www.instagram.com/hisseyab/)
Müzik: Diriliş Ertuğrul - Ceylan
Fotoğraf: Olga Pogodina
İnsanlar anlaşıldı.
●
Ümitvâr olunuz...
Şair: İbrahim Tenekeci
"Eylül toparlandı gitti işte
Bakmayın acıklı şiirler okuduğumuza, siz hep umutlu olun. Müjdelerimizi ellerinden tutup kırlarda koşturacağız.
●
Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Biz giz dolu bir şey yaşadık
En başta mutsuzluk elbet
Yazık sevgime diyor birisi
Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Eylül toparlandı gitti işte
"Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu. Eylül'dü." - Zafer Akkaş
Bilmem ki nemsin...
Yeri doldurulamayan bir kale inşa ediyorum sanırım içimde. Tarihte yapılan kaleler yıkılıp gitti de bu beyhûde kaleyi yıkamadım gönül kafesimde. Kapıların ardında beklerken hangi sancının miadını dinliyorum ki gözlerim böyle alev ırmağı. Hani bakamazsın o kapının ardından ve gidemezsin de. Nasıl bir dilemma... Düşünüyorum o halde varım diyorsun ya Decartes bir şeyi unutuyorsun; düşünebiliyorsan zaten varsın ancak ben düşündüğüm hâlde yokum bunu bilmiyor kimseler. Bazı şeyleri yaşayabilseydim çok farklı olacaktı. Nereye dönsem Rabbim beni biliyor bu ferahlıktır içimi ılıtan. Güz sancılarını duymuştum, güz sancılarını ölümün arifesine benzetirdim. Cânânını kaybettikten sonra doğan evladının sevincini yaşayamamış bir baba kırıklığı.
Şair: Yavuz Bülent Bâkiler
kopartılmış yapraklarımdan ibaretti hüzün
İsmet Özel, Yaşamak Umrumdadır.
●
Duman yükseliyor yalnızlık köşemden
Çektim elimi gecenin eteğinden
Duvarlardaki desenler bozuldu
Ayak bastığımdan beri buraya
Karanlık çekiliyor çatılardan
Şair: Sohrap Sepehri
Gözleriniz madam! Gözlerinize bakıyorum da; Sanki bir yangın yeri! Yüzünüz talan edilmiş bir imparatorluktan kalmış gibi!.. Bir şair oturmuş o iki kaşın arasına, Tüten dumana ve akan kana bakmaksızın! Aldırmaksızın (patlayan) bombalara, şiir söylüyor gibi… Aslında aşktır en çetin meydan muharebesi. Siz koşuştururken lise bahçelerinde, Dilinizde Goethe’den yarım yamalak ezberlenmiş iki dize, Ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda, Bir şairdim ben; kalbini büyüten dumanlı odalarda!.. Benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam, yalan yok! Yalan asla olmayacak; çünkü ‘aşk’ üstümüze serpiştirip kaçan o yağmur, Bir gün sizi de ıslatacak!.. Bir gün siz de hüzünle bakacaksınız kalbimin içine, Orada yenilenmiş (yenilmiş) bir şarklıyı göreceksiniz!.. Biz şarklılar, yani Allah’a inananlar, oruç tutanlar, Ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar; Hep yenildik! Farklı mağlubiyetlerden kurtuldu (kuruldu) tarihimiz!.. -Diyorum ki… Vaktin varsa bu akşam… Bizim yüzümüz kızarır madam, Söylemeyiz! Biz uzaktan sevmelerde birinciyiz. Genç kızlara başımızı çevirip bir bakmayız, Bir bakarsak, usulca elimizden kayarak; parçalanır kristal gençliğimiz!.. Biz kristal gençleriz madam, Kolayca tuz buz oluruz! -‘Eve gitsem daha iyi’… -İyi de benim o darmadağın halimi bırakıp nereye… Her gece saatlerce alıştırma yapıp da, Bir tek veda (sevda) sözü fısıldayamamanın sıkıntısını… Aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsun(uz) madam? Merdivenlerde peşinizden koşup da, İsminizi haykıramamayı… Size bakarken; derin bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden, nereye ha? Sophie, Rosemary, Ayşegül. Onun için üç isim seçmişti. Yukarıdaki satırlara baktı, Ve “-Ben bunun âlâsını lise yıllarında yazdıydım” diyerek iç geçirdi. Fakat nâlet olası o duygu yakasına yapıştığına göre, Bir kez daha aynı sözcükleri kullanarak; Bir öykü yazmalıydı! Onun için üç isim seçmişti, Kendisi için üç ölüm!.. Bir gün yağmur yağsa, Sırılsıklam o yağmurda ıslanacak, Ve elinde sımsıkı tutuğu bir karanfille, Gözyaşları saçlarından sızan yağmura karışacak (karışarak), Onun kapısı önünde duracaktı… Onun kapısı önünde duracak, Ve asla (zili) çalmayacaktı! O kapının önünde saatlerce ağlayacaktı. O sırada fonda ‘’In your green eyes‘’ çalacaktı!.. -Sophie! Sophie! Heyhat, Sophie gidiyordu!.. Mağrur bir prenses gibi şairin kalbinden sürgün edilmişti. Sanki hilafet ilga ediliyordu! Saltanat sefalete mahkum edilmişti!.. Tarih yeniden yazılıyordu… -Sen benim sürgünümsün Sophie! Benim ülkem dağlık ve karanlıktır. Dağların arasından bana bir yol vardır!.. O yolu yürümek zordur! Sanki bir nüfus sayımı günü!.. Sokaklar boşalmıştı (boşaltılmış). Pardesülü bir adam, sırtını asırlık ağaca vermiş, Geniş bir alanın kenarında mızıka üflüyor. Zaman zaman gözlerini uzak bir noktaya sabitleştirerek; Kendisine bir soru soruyor. Doğru cevabı bulmak için uzun uzun düşünüyor, Ve gözleri ışıldayarak cevabını mırıldanıyor; Bir gün o da gözlerindeki bu ışıltıyı fark eder Ve elini kalbine değdirdiğinde içinde deveran eden; O yoksulun aşkını tanımlar, O şarklıyı keşfederse, yazacağı ilk şiire adını verecek: ‘Sonsuza dek, Sophie’…
Gözlerin en iyi bir şeydi benazir
En iyi bir şeydi
Fitneden fidye alırdım ben onlarla
Onlarla ben çok yakışıklı bir herif olurdum
Seviyorum seni iyisin... bunu iyi işit
Seviyorum seni iyisin
Sen cihanın bir yurdunun bir bucağında
Oturduğun linç edilmiş bir minderde
O zemberek esmerliğinle öylece durursun bu bana yeter
Bu bana yeter diyorum iyi işit
Bu bana yeter ben bundan bir kısmet alırım
Hükmü düşer metni kutsalın
Amen pouya'nın sesinden kelam dinleriz sonra
Neden olmasın dinleyelim benazir
İnleyelim lisanımızca
Gezmelere çıkaralım gökyüzünü
Ve özeti olsundur ki
Ölüm çok loş bir akıbettir ve politikayı zül addeder hamavet
Yalanın nihayeti hüsrandır tenzih ederim seni
Seni tenzih ederim sen ki bende bir hira hurisi
Çok net görüyorum seni iyisin
Ve bir bağ yolunda benazir
Bir bağ yolunda azığımda haşlanmış yumurta ve kırmızı soğan
İçimde ölmesine ihtimal vermediğim bir anne
On dört yaşında bir iyi çocuk ve bu cennete giden patika
Çok aheste koşuyorum seni iyisin
Sen iyisin ben bunu bilmişimdir
Bu varlık endişesinden kurtarıldığım ay ışığında aklanmış gece
Ve sabah ne candan karşılıyor beni
Elbette seni
Abdest almak ne ferah şeydir benazir
Kal ki iyileşelim
Kal ki bir serçenin kalbiyle vuralım nasın fikrini
Ve yıldızlar
Yıldızlar göğün göğsünde Allah'ın şarkıları gibi
Gözlerimi
Gözlerimi bir gize taşırlarken
Kalifiye bir acemi olarak ben
Bir yufka ekmek kadarım
Kadarımdır
Olabildiğince hoş oluyorum seni iyisin
Sen ki sabah sıfır dört sularında fena mavi bir gülsün
Yaşamak için en ideal mezarlıksın benazir
En olağanüstü hal
Bütün kedilerin ölsün
Şimdi bunca nitelikli yaralarımızla birlikte
Bir hayat sürmek değil bu bizimkisi
Bir hayat sürünmektir benazir
Madem ki kalbimiz göğsümüzde dölek durmuyor
Dölek durmuyor gözlerimiz senin karşında
Çıkarabilirsin onları kafeslerinden
Yapabilirsin bunu pekàla...olmaz sana zerre kinim
Sen allah büyük olduğu için güzelsin benazir
Ben allah güzel olduğu için çirkinim
Şimdi bu bağ yolunda benazir
Yolumdan çekilse dünya...çekilse kaygıdan yaratılmış ilahlar
Sırtımı berrak bir yaşanmışlığa dayasam
Sırtımı ve sırtımın sırrını
Ne ferah bir gök olsa
Ve ciğerlerimde nefesinden damıtılmış bir cennet ırmağı
Bunlar hep olmuş hep olağan hep olacak şeylerdir
Şimdi benazir
Şimdi itaat kuşanmış bir hitapla
Ve dahi bir inatla buyur
Ve inzivaya çekilmeden önce gözlerin (yani şu karşımda duran iki tanrıcık)
Bir tebliğ edasında...ki böyle olmasa da olur
Ve dahi bir sanatla buyur
İyisin değil mi
Ve bunu bütün seçkin köprüaltlarına duyur
Umut ki tanrının yeryüzündeki tek vekilidir benazir
Çok müreffeh ölüyorum seni iyisin
Payidar Zaraman
Yorum: Furkan Özdemir
Müzik: Mohammed Esfahani-God is Closer
bakıyorsun kuşlar
hazır
sokak lambaları yanık unutulmuş
bir kadıköy vapuru hınca hınç insan
çok geçmeyecek
martılar beyhude turlar atacak
kıyılar lağım konserve kutuları
mısır koçanları
sevgi aranabilir yine
korkusuzca say koskoca kederlerini
bir kuyu bulunabilir
aklımdan çıkmıyorsun
sen hala dizüstü
bunca anıyı besleyerek
sokaklarda avaz avaz konuşarak kendi kendinle
mektupları öpebilirsin kırmızı dudaklarınla
görür gibi olarak açıp baktığımı
bense şöyle diyorum
buradan bir acı kanamış boyuna
kuşlar hazır
öncü havalanmak üzre
şehri gelen bir mevsime bırakıyorlar
o vapur hala hınca hınç
kimbilir herbiri hangi dünyaya sağır
çok geçmez aradan
kadınlar kapı önlerinde
ellerinde meşalelerle
aydınlatırlar gelip geçen erkek suratları
yorgun bir sarıyla ben de
geçeceğim önlerinden
aklımdan çıkmıyorsun dedim
başka türlüsünü yorgunum anlatmaya
telefonlar yan hücrede çalışıyor
bense kurşunî bir dere
ağaçlar hayvanlar bile kaygılı
onu bir mersedesten indirdi kalçasına kadar açılarak
mavi gök orda mı
yapayaşlı bir rum kadın
her şeyde yanıp sönen bir kıyamet algısı
haydi koşayım diyorum belki dağılır
koşuyorum
sancağımda kendi rüzgarımla ölgün kıpırtılar
hayır daha sevgili daha sevimli değil
ne başka bir gün ne başka bir zaman
çok geçmeyecek aradan
şöyle diyeceğim
bulutlar açmadı
mavi gök orda mı?
sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm!
sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm!
bir Allah’a bir anneme sonsuz itimadım var
herkes beni yarı yolda bırakıyor ya Ali
herkes beni yarı yolda bırakıyor bu çok zor!
sana bu mektubu pişirilmiş çamurun içerisinden yazıyorum
ağaçların otların ortasında yaşıyorum
cayır cayır yanan bir orman ne kadar uzun yaşar?
Allah’ım benim yanmayan yerlerimden yangın çıkar
yanan öd ağacının külü olmak istiyorum
yanan bir öd ağacı gibi yanmak istiyorum
çakmağın varsa çak tutuştur kalbimi
kılıcın varsa çek yatıştır nefsimi
sebebin varsa çık karıştır derdimi
bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali
yürüdün kınında kılıç yüreğinde aşk
dünya atlıların hışmına uğramış gibi toz ve duman
ortalık putlarla dolu İbrahim yorgun düşmüş olmalı
ve bu açıdan bakınca Yakup
kör olmakta son derece haklı
Yusuf doğuran bir kuyum yok
Davudi bir sesim yok Zebur söylemek için
İsa’nın yakışıklı alnından
kilise duvarlarına çakılan
grotesk bir çarmıh kaldı geriye
ve onca hikmetinden Musa’nın
kekemelik, israil’e…
Musa kekelerken oysa
söze şarkılar bahşeden bir sesi vardı
bunlar kekelerken havada
kurşun sesleri ve çocuk çığlıkları…
demem o ki Zülfikar’a davranan elin
eksikliği hissediliyor şu an dünyada
seni sırtından hançerlediler çünkü başka şansları yoktu!
risk almayı gerektirir seninle göz göze gelmek
seni sevmek bir insanı sevmenin iskelesidir
bugün ne dünden bir sonraki gündür ne yarından bir önceki…
bugün hem dünkü gündür hem yarın ve sonraki
yani mütemadiyen seninle yaşıyor olabilmek gibi bir bahtım var
mesela bir akşam Resul’ün evine giderken beni de uykumdan al
insan önce annesini sever, sen önce O’nu sevdin
O’nu sen kırıp çıkardın insanın kendini seyrettiği aksinden
şimdi bazıları mübalağalı buluyor beni
bazıları gülüp geçiyor ki senin
vurduğunu cehenneme postalayan bir kılıcın vardı
ama onları görsen ağlardın merhametten
sen onlar için kendini ve evladını feda ettin onlar
kendileri için senin evladının her gün başını vuruyorlar
ben senden öğrendim ki oysa inanmak
mesela dost için ölüme yatıp orda
teslimiyet doğuran bir uykuya dalmaktır
dünyaya senin gözlerinle bakmak isterdim ya Ali
şurasında biraz vicdan olan herkesin seni sevmek borcu var
bir puta dahi inanmanın varsa inanmakla bir alakası ki var
insan senin Resul’e teslim oluşunla inanmayı tamamlar
sen bana dil oldun Rahman o dile ağız
sen bana göz oldun Mustafa göze yürek
sen bana söz oldun Kuran o söze ayet
bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali
seninle en sevdiğim müştereğimiz
ikimiz de en çok hep, hep O’nu seveceğiz
zannımca sonumuz tam da şöyle olacak
sen Hüseyn’in başını koyacaksın ortaya
paramparça olacak gönül zembereğimiz
sen Hasan’ın ağusundan taslarla sunacaksın
musallat olmayacak nefis en-gereğimiz
sen Fatma’nın gözlerini bizle paylaşacaksın
hakikat söyleyecek aşk ile yüreğimiz
senin kalbin bir abanın altında korunmuştur
benim kalbime de yer var mı orda ya Ali?
sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm
sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm
işte gözyuvarlarımı boşalttım Zülfikar’ınla
bunca okudum senin gözlerinle bakmak için dünyaya
hep senin gözlerinle bakmak için ya Ali
Resul’e
ve Allah’a!
From the publisher's feed

1 Listeners

0 Listeners

1 Listeners

0 Listeners

0 Listeners