Bir şeyler kırıldı. Kendini -nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık. Sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor. Mutsuzluk üzerine atılmadı, üstüne çullanmadı...Yavaşça sızdı. Neredeyse tatlılıkla sokuldu. Büyük bir dikkatle, yaşamına, hareketlerine, saatlerine, odana işledi. Uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi...Konuşmaktan vazgeçtin...Ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu. Yaşamını bir saat gibi kuruyorsun. Sanki kendini kaybetmemenin, tamamen dibe batmamanın en iyi yolu, kendini gülünç işlere vermek, her şeyi önceden kararlaştırmak, hiçbir şeyi rastlantıya bırakmamalıymış gibi...Yaşamın, tıpkı bir yumurta gibi, dışa kapalı, pürüzsüz, yuvarlak olsun, seni sana rağmen koruyan değişmez bir düzen tarafından saptansın...Sana randevular veriyorlar, ama sen gitmiyorsun. Kollarını ensende birleştirip, dizlerini büküp, dar sedirinin üzerinde uzanmış yatıyorsun. Tavana bakıyor, tavanda çatlaklar, kabarmalar, lekeler, süsler olduğunu keşfediyorsun. Uyumuyorsun....Ama uyku artık gelmeyecek. Uyanık değilsin ve hiç uyanmayacaksın. Ölü değilsin, ve ölüm bile seni kurtaramayacak. Daha uzun bir süre kendine yalan söylemeyi, kendini sersemleştirmeyi, kendi oyununa gelmeyi sürdürebilirsin belki. Ama oyun bitti. Büyük şenlik, ertelenmiş yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti. Dünya yerinden kıpırdamadı. Ve sen değişmedin....Kayıtsızlık seni farklı kılmadı. Dünyanın karşısında, kayıtsız kişi ne cahildir ne de düşman. Kayıtsızlık, dili geçersiz kılıyor. İşaretleri anlaşılmaz hale getiriyor...Sabırlısın, ama beklemiyorsun. Özgürsün, ama seçmiyorsun. Müsaitsin, ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun. Ne kimseyi görme, ne de konuşma, düşünme, dışarı çıkma, yerinden kımıldama isteği duyuyorsun. Bir gölge olmayı, ve insanlara sanki hepsi birer taşmış gibi bakmayı öğreniyorsun. Sanki her an, kendine şöyle demek ihtiyacını duyuyormuş gibisin: Bu böyle, çünkü ben böyle istedim; ben böyle istedim yoksa ölürüm. Ama çıkış yok, mucize yok, hiçbir hakikat yok. Kabuklar, zırhlar. Her şeyin başladığı, her şeyin durduğu o boğucu günden beri. Konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu. Ama bu sözcükler, boğazında takılıp kalan bu binlerce, milyonlarca sözcük, arkası gelmeyen sözcükler, sevinç çığlıkları, aşk sözcükleri, budalaca gülüşler, peki onları ne zaman bulacaksın yeniden? Zamanın tamamen durması gerekirdi...Ne var ki, hiç kimse zamana karşı savaşacak kadar güçlü değil. Zaman geçiyor, ama sen saati bilmiyorsun. Yalnızlığın büyülü çemberini kırmayacaksın. Yalnızsın ve kimseyi tanımıyorsun. Kimseyi tanımıyorsun ve yalnızsın. Pek yaşadın denemez. Oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketler de. Yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini şaşırmadan keşfediyorsun. Tek satır atlamadan, dikkatle okuyorsun. Sanki hepsini unutmuş, sanki onları sahiden hiç okumamış gibi... Bu, yüz kez okunmuş kitaplardan bunaldığın saattir. Bu, bir türlü uyuyamadan yüz kez oradan oraya döndüğün saattir. Gözlerin karanlıkta fal taşı gibi açık, mutsuzluğunun büyüklüğünü sakin sakin ölçtüğün saattir bu. Önemli olan tek şey yalnızlığın. Ne yaparsan yap, nereye gidersen git, gördüğün hiçbir şeyin önemi yok, yaptığın her şey boşuna, aradığın her şey sahte. Umutsuzluk da değildi bu, vazgeçmekti. Beklemekti belki de, ya da ölmekti içten içe...Var olmayışı öğreniyorsun. Öğrenecek çok şeyin var...