Bir Mevlevî dervişi gibi, bir ayağımızı Boğaz’ın serin suları ile yıkanan ve şehrin küçücük bir kalbi mesabesinde olan Kız Kulesi’ne sabitler, öbür ayağımızla şehrin ufuklarını fır dolayı dönersek, bizi İstanbul’un her semtinde ya mahcup bir genç kızın gamzeleri ya olgun bir hanımefendinin derin tebessümü karşılayacaktır.
Kız Kulesi’ne adını veren prensesin hikâyesini, küçücük bir kız çocuğu iken annemden dinlemiş ve küçücük bir kız çocuğu iken kızıma anlatmıştım. Bütün İstanbulluların bildiği üzere bu binlerce yıl önce yaşamış, muhtemelen sarı uzun saçlı, buz mavisi gözlü hemşehrimiz, sanki İstanbul’a vapurla gelen bütün seyyahlara “Hoş geldiniz”, İstanbul’dan vapurla giden bütün yolculara da “Yolunuz açık olsun” demek için ordadır. Kâhinler tarafından, altın işlemeli mor ipekten kaftanlar içinde, sedef beşiğinde uyurken, bir yılan tarafından sokularak öleceği haber verilen bu masum yavruyu, Doğu Roma İmparatoru olan babası, her türlü tehlikeden uzak olması için dadısı ile beraber, denizin ortasındaki bir kaya parçası üzerinde inşa ettirdiği kuleye yollamış ve orada büyümesini sağlamıştır. Dünyanın şüphesi, bu en güzel adasında göz açıp kapayıncaya kadar bir genç kız olan prensesimiz, Boğaz yamaçlarında yaprakların kızıl sarıya döndüğü bir sonbahar günü, kulenin rıhtımına saraydan yollanan kayıkla gelen bir üzüm sepetini görünce, neş’e ile koşmuş ama üstü asma yapraklarıyla örtülü sepetin içine çöreklenen gümüşî bir yılan kehribar üzümlere uzanan o narin parmaklardan birini sokunca genç kızımız, rıhtımın taşlarına boylu boyunca düşüp, ruhunu o anda Rabb’ine teslim etmiş.