
Sign up to save your podcasts
Or


Koronavirüs salgınıyla birlikte evlerimizde daha çok zaman zaman geçirmeye başladık. Hayatı eve sığdırma arayışla yaşam alanlarımızı güzelleştirmek için, bazen dekorasyonda büyük değişikliklerle, bazen de küçük dokunuşlarla, ufak aksesuarlarla hayatı renklendirmeye koyulduk.
Mekâna daha estetik, sıcak ve samimi bir görünüm kazandıran iç mekân bitkileri içinde bakımı kolay olanlar daha çok tercih ediliyor. Mekân düzenlemelerinde istenmeyen alan ve objelerin gizlenmesi, keskin hatların yumuşatılması gibi farklı amaçlara da hizmet eden
“Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...” der Üstat Necip Fazıl Canım İstanbul’da. Bizler de; Yeditepe Fatih’in duyurmak istediği tüm o sesleri, tuvalinde barındırdığı tüm o renkleri, bu topraklarda neşet eden tüm değerleri yaprak yaprak sizlerle buluşturmak istedik ve Yeditepe Fatih Dergisi’nin ilk sayısını Mart 2021’de sizlerle buluşturduk. Birbirinden değerli yazarlar ve kıymetli hocalar tarafından kaleme alınan zengin ve keyifli içeriğe sahip ikinci sayımızın en önemli motivasyon kaynağını; sizlerden aldığımız kıymetli geri dönüşlerin ve ilk sayıya gösterilen teveccühün oluşturduğunu bilmenizi isterim.
Dünyaca ünlü medya sanatçımız Refik Anadol, daha önce sergilenmemiş son dönem çalışmalarını içeren “Makine Hatıraları: Uzay” sergisi ile Türkiye’deki sanatseverlerle buluştu. Sanatseverler Anadol’un eserlerini görebilmek için pandemiye rağmen saatlerce kuyrukta bekledi. Son dönemde sanat dünyasında en çok konuşulan isim olan "Lorenzo il Magnifico Yaşam Boyu Başarı Ödülü" sahibi Refik Anadol ile eserleri hakkında konuştuk.
İstanbul’da açtığı “Makine Hatıraları: Uzay” sergisi ile sanatseverlerden yoğun ilgi gören Refik Anadol, açılışın ardından yaşadığı Los Angeles’a döndü. Çevrimiçi röportajda sorularımızı yanıtlayan sanatçı, evreni, insan duyularını, makineleri ve belleği anlamak için kullanılan anahtar kavramları, dijital sanat ve mimariyle nasıl bir araya getirdiğini anlattı.
Yaş 12. “İstanbul’un Kuşatılması ve Fethi” konusunda bir ödev hazırlamakla vazifelendirilir. Konu için okumalar yaptıkça içinde surlar ile ilgili büyük bir merak uyanır. O zamana kadar surları ve Suriçi’ni görmediğinden, o bilmediği beldeyi öğrenmeye karar verir .
Fakat bir sorun vardır. O dönemde bisikletler için ehliyet ve plaka şartı getirilir; kurallara uymayanların bisikletine el konulur. Ne kadar uğraşsa da bir türlü halledemez evrak işini. Ailesi Küçük Pazar Karakolu’nda Başkomiser olan İsmail Hakkı enişteye gitmesini söyler. Kadıköy’den vapurla Eminönü’ne geçer. Ancak bölgeyi iyi bilmediği için fazla yürüyüp surların sonuna kadar gelir, sonra gerisin geri yürüyüp, en nihayetinde karakolu da enişteyi de bulur. Hakikaten de İsmail Hakkı enişte ehliyet ve plaka sorununu çözer. Böylelikle Semavi Eyice’nin İstanbul Suriçi’nde 785 plakalı bisiklet ile yazacağı tarih başlar.
Gerçekten de dünyanın başka hiçbir şehri, İstanbul kadar kadınların ve kızların şehri değildir. Ne Marie-Antoinette’in Parisi; ne Kraliçe Viktorya’nın Londrası; ne Katerina’nın Saint-Petersburgu.
Bir Mevlevî dervişi gibi, bir ayağımızı Boğaz’ın serin suları ile yıkanan ve şehrin küçücük bir kalbi mesabesinde olan Kız Kulesi’ne sabitler, öbür ayağımızla şehrin ufuklarını fır dolayı dönersek, bizi İstanbul’un her semtinde ya mahcup bir genç kızın gamzeleri ya olgun bir hanımefendinin derin tebessümü karşılayacaktır.
Kız Kulesi’ne adını veren prensesin hikâyesini, küçücük bir kız çocuğu iken annemden dinlemiş ve küçücük bir kız çocuğu iken kızıma anlatmıştım. Bütün İstanbulluların bildiği üzere bu binlerce yıl önce yaşamış, muhtemelen sarı uzun saçlı, buz mavisi gözlü hemşehrimiz, sanki İstanbul’a vapurla gelen bütün seyyahlara “Hoş geldiniz”, İstanbul’dan vapurla giden bütün yolculara da “Yolunuz açık olsun” demek için ordadır. Kâhinler tarafından, altın işlemeli mor ipekten kaftanlar içinde, sedef beşiğinde uyurken, bir yılan tarafından sokularak öleceği haber verilen bu masum yavruyu, Doğu Roma İmparatoru olan babası, her türlü tehlikeden uzak olması için dadısı ile beraber, denizin ortasındaki bir kaya parçası üzerinde inşa ettirdiği kuleye yollamış ve orada büyümesini sağlamıştır. Dünyanın şüphesi, bu en güzel adasında göz açıp kapayıncaya kadar bir genç kız olan prensesimiz, Boğaz yamaçlarında yaprakların kızıl sarıya döndüğü bir sonbahar günü, kulenin rıhtımına saraydan yollanan kayıkla gelen bir üzüm sepetini görünce, neş’e ile koşmuş ama üstü asma yapraklarıyla örtülü sepetin içine çöreklenen gümüşî bir yılan kehribar üzümlere uzanan o narin parmaklardan birini sokunca genç kızımız, rıhtımın taşlarına boylu boyunca düşüp, ruhunu o anda Rabb’ine teslim etmiş.
Teslimiyet deyince bir yenilgi, bir boyun eğiş anlaşılıyor. Hâlbuki teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. Teslim olmak beni esenleyen bir büyük kudretin ellerine kendimi bırakmamdır, öyle ki o kudret tarafından gözetileceğimize ve bu sebeple de her şeyin yolunda olduğuna iman ederiz.
Bir hastalık veya kayıp sürecinde her şeyin iyi olacağına inanmak çok zordur. Hayatın hafif sınamalarında dahi teslimiyet bize güç gelir. Ne de olsa etkinliği güç, edilgenliği zayıflıkla ilişkilendiriyoruz. Teslimiyet sinyali, bir durumu kontrol etmek veya bir savaşı kazanmak isterken yorulduğumuzda gelir. ‘Bu da geçer ya Hu’dediğimizde tasalanmayı bırakırız.
Fatih’te yılın her döneminde yerli ve yabancı turistler tarafından ziyaret edilen Gülhane’nin geçmişi Bizans’a uzanıyor. O dönemde askeri depo ve kışla olarak kullanılan Gülhane’ye daha sonra Mangana Sarayı yapılıyor. Bölge, Hagios Georgies Manastırı ve Panagia Hodegetria Ayazması’nın bulunması nedeniyle de kutsal sayılıyor.
‘Mecânîn-i kütüb’dendi. “Ama Ali Emirî’nin diğer kitap düşkünlerine oranla fâik meziyeti topladıklarını okumuş, bilgilenmiş ve elinden geldiğince yayınlamış, bilgilerini paylaşmış olmasıdır…” Türkiye’de sahaflık denilince akla gelen ilk isim olan Emin Nedret İşli’nin gözüyle Ali Emirî portesi…
“Ömrümün hâsılı rûhum gibidir iş bu kitâb
İzzetin hakkı içün senden umaram yâ Rab
Korkarım ben ölicek câhil ü nâdâna düşe
Hayr ile sâhibini yâd eden yârâna düşe”
Ömrünün hâsılı kütüphanesini ‘hayr ile sâhibini yâd eden yârân’ olması için Millet’e armağan etti. Evlenmedi, kedileri ve kitaplarıyla yaşadı. Aslında sadece kitaplarıyla yaşadı. Kediler değerli kitaplarının farelere karşı muhafızı olarak en yakın silah arkadaşlarıydı.
Fatih ilçesi, İstanbul’un tarihî sur içinden oluşması sebebiyle, tarihte “nefs-i İstanbul” yani İstanbul’un kendisi, merkezi olarak tanınan bölgesidir. İstanbul denince akla ilk gelen yer, eskiden sadece sur içi idi. Öyle ki bugün dahi belli bir yaşın üzerinde olan yerli halk, Fatih’te bir işi olduğu zaman, “İstanbul’a gidiyorum” diyebilmektedir. Nitekim klasik Osmanlı asırları boyunca İstanbul bugün ki Fatih’ten ibaretti. Eyüp, Galata ve Üsküdar ise “bilâd-ı selâse” yani “üç belde” sıfatıyla merkezî İstanbul’a bağlı idârî alt birimlerdi. Bu sebeple “İstanbul”da yani bugünki Fatih ilçesi sınırlarında doğan ya da yaşayanlara “şehrî (şehirli)”, diğer bölgelerden olanlara ise “Galatalı”, “Eyyûbî” ya da “Üsküdarlı” denirdi. İşte bu yazı dizisinin konusu olan “Fatihli bestekârlar” başlığı, belli bir semti değil, sur içinde doğan, yaşayan ya da ömrünün büyük kısmını “nefs-i İstanbul”da geçirmiş olan kişileri ifade etmektedir.
Adı bir semt kroniğine sığmayacak kadar geniş anlamlar içeren Vefa, bozacısıyla, lisesiyle, bir dönemin mimari üslubunun izlerini bünyesinde toplayan İMÇ bloklarıyla tanınan, nevi şahsına münhasır bir semttir. Geriye doğru yolculuğa çıktığımızda, semtin dördüncü yüzyılda yapılan yeni kent surlarının içine alındığını görürüz. Roma döneminde aslında bir nekropol yeri olarak kullanıldığına dair izler barındıran Vefa, sonrasında bahçelerin olduğu bir iskan alanına döner; tâ ki Osmanlı döneminin son yıllarına kadar. Vefa, Anadolu ve Balkanlar’dan göç alan kentin önde gelen sığınma yerlerinden biri, İstanbul’a göç edenlerin ilk konakladıkları ve buradan başka semtlere dağıldıkları bir nevi kentin sindirim organı olur.
From the publisher's feed

6 Listeners

3 Listeners