Dünya’nın hâlen ayakta olup kullanılan en eski yapılarından olan “Ayasofya” “ilâhi hikmet, kudsî hikmet” mânâsında bir kelimedir. Fetihten sonra bu kudsî mâbede nasıl bakılmış, müslüman irfânı tarafından rivâyetlerle, efsânelerle veya farklı yaklaşımlarla nasıl yorumlanmış? Burada temel mes’ele târih ilminin belgeli hakîkatlerinden çok, birçok kaynakta zikredildiği üzere, müslüman idrak ve şuûrunun bu kudsî ve kadim yapıyı nasıl anlayıp, kendi kültürüne temellük ettiği hususudur. Ayasofya, müslüman idrâkinde hiçbir zaman sâdece muharref (tahrif olmuş, bozulmuş) bir dînin mâbedi, olarak kabul edilmemiş, “Allah indinde din İslâmdır. Âli-İmrân 19” âyetinin şumûlüyle, Hz. Âdem (as)’dan Hz. Muhammed Mustafa (sav)’e kadar kesintisiz devam eden ve bütün peygamberlerin dâhil olduğu ekmel bir dînin kudsî bir mâbedi olarak telâkki edilmiştir.