Çağlayan Dergisi

Çağlayan Dergisi

Download on the App Store

Çağlayan Dergisi episodes

  • Sürgün Edebiyatı / 2019 Kasım
    Sürgün Edebiyatına dair araştırmalar 1970’li yıllarda başlamıştır ve bu araştırmalarda büyük ölçüde Almanya’dan sürgün edilen veya zulümden kaçan, gittikleri ülkelerde eserlerinde Alman kültürünü tanıtma gayreti içerisinde olan yazarlar incelenmiştir.

    Buna örnek olarak sığındığı Amerika’ya, “Ben neredeysem Almanya orasıdır” diye meydan okuyan Thomas Mann ve onun bu meydan okumasını aslında kimsenin önemsemediğini bizzat yaşayarak tecrübe edip “Benim olduğum yer Almanya değil, benim olduğum yer sürgün” sözleriyle yazıya döken Schönberg örnek verilebilir.

    Heinrich Mann, kardeşinin aksine şöyle ifade etmektedir sürgünü: “Vatan mı? Milletlerin sonu, dünya üzerinde dağılıp yayılması, budur başımıza gelecek olan! Ya ben, kendim? ‘Kendim’ diye bir şeyim yok." Bertold Brecht’e göre sürgün kişi, iki güç arasında sıkışıp kalmıştır, bunlardan ilki insana gurbet olmuş bir vatan, ikincisi ise hiçbir zaman vatan olamayacak bir gurbet. Bunu, yazdığı şiirlerinden birinde şu şekilde dile getirir: “Huzursuzca, öylece bekliyoruz, sınırlara oldukça yakın yerlerde, Geri döneceğimiz günü bekleyerek, Sınırların ötesindeki en ufak değişikliği bile dikkatle izleyerek […]” 1990’li yıllardan itibaren yeni bir bakış açısıyla, sadece vatanından sürgün edilmek ve kendi kültürünü gittiği ülkelerde tanıtmak yerine yazarlar, gerek sosyokültürel açıdan gerekse ilgili ülkenin şartlarına entegre olmaya dair eserler vermeye başlamıştır. Böylece yazarlar, yabancı oldukları bir kültüre ait tecrübeleri, edebiyat yolu ile okurlarına aktarmaya başlamışlardır.

    Bu ikinci dönemde verilen eserler ışığında, günümüzde yaşanan globalleşme ve göç olgusuna dair çeşitli araştırmalar yapılmaktadır.5 Almanya’nın önde gelen Sürgün Edebiyatı araştırmacıları da onu kültürel bir etkileşim aracı olarak ele almaya başlamışlardır.6 Böylece geleneksel Sürgün Edebiyatı araştırmaları, yerini o dönemde dikkate alınmayan kültürel etkileşimlerin, bir kültürden öbür kültüre zamanla aktarılan unsurların ve kişilerarası iletişimde ortaya çıkan kültürel değiş tokuşların araştırılmasına bırakmaya başlamıştır. Dikkat çekici başka bir husus ise, Sürgün Edebiyatında verilen eserlerin günümüz için birer belge niteliğinde olduğu gerçeğidir.

    Bu belgeler, çok uzun zaman geçse bile o dönemde yaşanan zulümleri ve acıları bizlere yeniden hatırlatmaktadır. Nitekim Müslümanların, yaşadıkları beldelerden, zulüm ve şiddetten uzaklaşmak için hicret etmeleri de bir sürgüne gidiştir. Bu hicretlerde yaşadıkları acıları ve çıkarıldıkları beldelere olan hasretlerini, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başta olmak üzere, Ashâb-ı Kiram da dile getirmişlerdir. Kâinatın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm), Bedir Savaşında öldürülen Ebu Cehil, Utbe, Şeybe gibi müşriklerin atıldığı çukurun başına gelerek uğradığı zulmü şöyle dile getirmiştir: “Sizler Peygamberinize karşı ne kötü bir topluluktunuz! Sizler beni yalanladınız, başkaları ise beni tasdik edip doğruladılar.

    Siz beni yurdumdan çıkardınız, başkaları ise bana kucak açtılar. Siz benimle çarpıştınız, başkaları ise bana yardım ettiler. Şimdi Rabbinizin vadetmiş olduğu azabı gerçekleşmiş buldunuz mu? Ben Rabbimin bana vadetmiş olduğu zaferi gerçekleşmiş buldum.” Mukaddes Hicretin ardından sahabe efendilerimizden bazıları da zorla çıkarıldıkları beldelere olan hasretlerini ifade etmişlerdir. Mesela, Bilal-i Habeşî (radiyallahu anh), Mekkeli olmasa da Mekke’ye olan özlemini şu sözlerle dile getirmiştir: “Ah Mekke! Acaba sana bir kere daha kavuşabilecek miyim? Ah Nur Dağı! Seni bir daha seyredebilecek miyim?”
    12 min
  • Zihin ve Beynimiz / 2019 Kasım
    Teknolojinin ve araştırma metotlarının gelişmesiyle beynin yapısını ve çalışmasını anlama istikametinde ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu konudaki araştırmalar hâlen ciddi bir şekilde devam etmektedir. Beyin, iki yarım küre şeklindeki ana kısmı, beyincik ve beyin sapından oluşur. Beyin sapından sonra da omurilik gelir. Beyin ve beyincikte 86 milyar nöron (sinir hücresi) olduğu tahmin edilmektedir.1 Bu sinir hücreleri arasındaki bağlantılar, Samanyolu galaksisindeki yıldızların sayısından daha fazladır. Her bir sinir hücresi, diğer sinir hücreleriyle 40.000 civarında bağlantı (sinaps) kurar ve beyin içinde saatte 430 km hızla yol alır.

    Hastalıklar ve zararlı alışkanlıklardan dolayı beyin günde 85.000 beyin hücresi kaybeder.2 Yeni doğanda ortalama beyin ağırlığı 450 gr kadardır. Çocuklukta bu iki katına çıkar. Erişkin kadınlardaki ağırlığı 1,22 kg iken erkeklerde 1,36 kg kadardır. Beyin, bütün vücudun tükettiği kalorinin %20–30’unu, oksijenin %20’sini, vücutta dolaşan kanın da %25’ini kullanır. Beynin %85’i sudur. Beynin her bir bölümünün fonksiyonu hakkında, değişik hastalıklar da beynin hangi bölümünün ne gibi hasarları olduğundan hareketle ve farklı hayvan beyinleri üzerinde çalışmalar yaparak beyin atlası çıkarılmıştır. Mesela, beynin bir bölgesinde tümör olan hastanın ne gibi şikâyetleri oluyorsa, ameliyattan sonra bu şikâyetler ne kadar azalıyorsa, ona göre oradaki yapı ve fonksiyonla ilgili bilgiler edinilmiştir. Daha sonraki zaman dilimlerinde de hastanın şikâyetine göre, şu bölgede şu olabilir şeklinde öngörülerde bulunulabilmektedir.

    Scientific American dergisinin Temmuz 2019 sayısında, Max Bertolero ve Danielle S. Basset adlı iki araştırıcı tarafından beynin nasıl çalıştığı üzerinde ilgi çekici bir çalışma yayımlanmıştır.3 Bütün dünyadaki, kara, deniz, hava ulaşımındaki vasıtaların durakları, güzergâhları ile beyin içindeki sinir hücrelerinin birbirleri ile olan bağlantıları karşılaştırıldığında, beyin daha düzenli ve mukayese bile edilemez şekilde gözükmektedir.
    11 min
  • Çile / 2019 Kasım
    Zevk u sefadan bütün bütün el çekerek, beden ve cismaniyeti aşma istikametinde katlanılan sıkıntı, eziyet mânâlarına gelen çile; hak yolcusunun, nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesi adına, asgarî kırk gün olmak üzere, çetin bir perhiz ve disiplin içinde yaşamasına denir ki, bu süre zarfında derviş, yeme-içme, uyuma-konuşma... gibi hususlarda zaruret sınırları içinde kalarak, vaktinin büyük bir bölümünde ibadet, zikir, fikir, murâkabe ve muhâsebe ile meşgul olur ve âdeta ölmeden evvel ölmüş gibi davranarak, sürekli ölüm temrinleriyle nefsanîliği açısından fenâ bulur ve ruhunun bütün menfezleriyle Hakk’a açık bir hakikat eri donanımıyla yeniden hayata “bismillâh” der ve Rabbine yürür.

    Daha çok dervişlerin, tekye ve zaviyelerinin tenha bir köşesinde veya evlerinin âsûde bir hücresinde çekmeye çalıştıkları çile; riyâzet mülâhazasının hatırlattığı hususları çağrıştıran, hatta bazı yanları itibarıyla onun fonksiyonlarını edaya vesile olan bir Hakk’a kurbet hamlesi veya aktif bir vuslat beklentisidir. Asgarîsi kırk gün olması itibarıyla, kelimeyi Farsça aslına ircâ ederek “çile” dedikleri gibi, bazen de kelimenin Arapça karşılığıyla “erbaîn” demişlerdir. Kırk demek olan erbaîn, tam kırk gün demek değildir; bu süre bazen gün, bazen hafta, bazen ay, bazen de senelerce sürebilir.. bazen derviş, bütün bütün cismaniyetten sıyrılıp çıkmak ve nefs-i hayvanîsini aşabilmek için ömür boyu bile çile çıkarabilir; çile ile oturur kalkar.. kapılarını sürekli ızdıraba açık tutar.. dahası, Hak yolunda katlanılan şeyleri Sevgili’nin armağanı olarak kabul eder.. dertler, sıkıntılar, kederler ağırlaştıkça o, hayatı daha bir sever.. yaşadığını duyuyor olma neşvesi içinde musibetleri hoşâmedî ile karşılar ve Allah için başa gelen her şeyi aziz bir misafir gibi selâmlar; hatta bazı gönül erleri, onu belâ şeklinde insana ihsan edilmiş bir nimet kabul ederek, “hel min mezîd” deyip, artırılmasını bile istedikleri olmuştur.

    Fuzûlî, Mecnûn’u konuşturma sadedinde bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade eder: “Az eyleme inayetini ehl-i dertten, Yani ki, çok belâlara kıl müptelâ beni.” Mevlâna, ızdırap ve çileleri, her sabah kapımızı çalan bir misafire benzetir ve bu aziz misafirin izaz edilmesi gerektiğini vurgular, “Her an aziz bir misafir gibi gönlüne bir tasa, bir keder gelir çatar... Eğer sana bir gam elçisi gelirse, onu bir dost gibi karşıla, kucakla; zaten o da sana yabancı değil; yani arada bir âşinalık var.”
    11 min
  • Adaptastyon mu Genetik Sigorta mı? / 2019 Kasım
    Adaptastyon mu Genetik Sigorta mı?

    Evrim inancının yeni türlerin ortaya çıkması ile ilgili mekanizmalar olarak ortaya koyduğu önemli bir biyolojik gerçek adaptasyondur. Canlıların içinde yaşadıkları ekolojik şartlara uyum göstermesi istikametinde genetik programına tesir edilerek, uygun anatomik, fizyolojik donanım ve davranışlarla hayatını kurtaracak vasıflara haiz hâle gelmesidir. Biyolojik gerçek dememizin temel sebebi, tabiatta gözlemlediğimiz bir prensip olarak, doğru örneklerle gösterebilmemizdir. Ancak daha önce tabiî seleksiyon bahsinde zikrettiğimiz gibi, gözlemin doğru olması, yorumlardaki hatayı veya kastî çarpıtmayı meşru kılmamaktadır.

    Evrimle ilgili bütün tartışmalarda normal olarak tabiî seleksiyon ile adaptasyon birlikte konuşulur, çünkü birbiri ile çok sıkı münasebet içindedir. Bu münasebet kendi içinde bir devr-i daim ihtiva eder. Tabiî seleksiyona göre en uygun olanlar yaşar, uygun olmayanlar elenir. Uygun olanlar kimlerdir? En iyi adaptasyon gösterenler! Bu durumda en iyi adaptasyon gösterenler hayatta kalır, yani tabiî seleksiyonla elenmezler. Çevre ve iklim şartları, düşmanların saldırıları yoğunlaştıkça popülasyondaki fertlerin güçlü olanları elenmeden kurtulacaklarsa, bu güçlü olanlar aslında iyi uyum gösterenler olacaktır. Bu durumda adaptasyon sebep, tabiî seleksiyon netice olacaktır. Adaptasyona en iyi örnekler, alttürlerin veya ırkların meydana geliş sürecinden verilebilir. Bir türe ait ata veya kurucu popülasyon konumundaki ilk canlı topluluğu, aynı gen havuzundan aldığı genlerle (insanlar evlenerek) giderek birbirlerine daha fazla benzer hâle gelirler.

    Zaman içinde nüfusun artışı ve kalabalık sebebiyle gıda ve mekân sıkıntısı ortaya çıkar ve bazı fertler göç etmek mecburiyetinde kalarak farklı iklim ve çevre şartlarında yaşamaya başlarlar. Yaşadıkları ortamdaki gıdaların cinsi, sıcaklık, rutubet, rüzgârlar, enlem ve boylama göre güneşin durumu gibi ortam faktörleri, belli genler üzerinde uyarıcı ve kendini gösterici veya aksine genin okunmasını baskılayıcı tesirlere sebep olur.
    15 min
  • Visale Düşen Firak / 2019 Kasım
    Ufkumda tüllenen Senin kemâlindir,
    Hayranın olup yandığım cemâlindir;
    Hüsûf peşinde hep bir sürü yarasa,
    Bu da benim gönlümdeki melâlimdir…
    Âh âh ediyorum kalıyor havada;
    Hep uzayıp gidiyor bir leyl-i yeldâ;
    Küsûf bitsin, güneş çıksın budur sevdam,
    Başka bir arzum olmadı bu dünyada…
    Hayalimde her zaman bir nurlu şafak,
    Tulû’un sadık habercisi ki ap-ak;
    Sızlanıp duruyorum, bitsin bu çile,
    Visâle dönsün şu kaç asırlık firak…
    Yine o hülyalara daldım bu gece,
    Mırıldanıp durdum O’nu hece hece;
    Zaten o sevdayla yatıp kalkıyorum,
    Her gün gönlü sarıyor daha derince…
    Bize bizden yakın hep yanımızdasın,
    Tende değil, gönül ve canımızdasın;
    Unutmamaya and içen gönülleriz,
    Kadrince olmasa da aşımızdasın…

    Muhammed Fethullah Gülen
    3 min
  • Ali Rıza Güven / 2019 Kasım
    1914 yılında Antalya’nın Akseki kazasına bağlı Sarıhacılar köyünde doğan Ali Rıza Güven, aynı sene I. Dünya Savaşının başlamasıyla askere giden babasından henüz altı aylıkken ayrılır ve bir buçuk yaşındayken babası şehit olur. Çocukluk yılları fakirlikle geçer. 14 yaşında İzmir’e gelir. Bir akrabasının ticarethanesinde çırak olarak işe başlar. 1933’te Ankara’ya gider ve bir tuhafiye dükkânı açar. 1941’de bir akrabasının kızıyla evlenip 1943 yılında İzmir’de tekrar bir tuhafiye dükkânı açar. İzmir’de 1945–1950 yılları arasında evlerde çay sohbetleri ve dersler başlar. Bu sohbetlere, 1946–1947’de İzmir Poligon’da yedek subay olarak askerlik yapan Yaşar Tunagür hocamız da katılır. 1950’de Salih Tanrıbuyruğu ve Raif Cilasun öncülüğünde, Kur’ân Öğrencilerini Koruma Derneği kurulur. İmam Hatip Okulu açıldıktan sonra 1954 yılında derneğin adı İmam Hatip ve İlahiyata Öğrenci Yetiştirme Derneği olarak değiştirilir. Dernek Başkanı da Ali Rıza Güven olur. 1964’te Prof. Dr. Tayyib Okiç, Ankara İlahiyat Fakültesi hocası olarak İzmir’e gelir.

    Ali Rıza Güven’e İzmir’de Yüksek İslam Enstitüsü açma teklifinde bulunur. Emekli Albay Mehmet Çatalkaya ile Ankara’ya giderek Başbakan ve Milli Eğitim Bakanı ile görüşürler ve İzmir Yüksek İslam Enstitüsü açılır. 1960 sonbaharında Kestanepazarı’ndaki imam hatip yurduna talebe olarak geldiğimde hazırlık kursunda Hacı Salih Tanrıbuyruğu, Hacı Ali Tosun, Şaban Düz, Hafız Mehmet Keçecioğlu, Hafız İbrahim Kılıç, Hafız Vehbi Cuhacı, Hafız Ali Şendil, İshak Türe gibi değerli hocalar vardı. Onlardan ders alıyorduk. Hacı Ali Rıza Güven bütün talebelerin Hacı Amcasıydı. Sabah namazlarında Alsancak’taki evinden gelir, bizleri kaldırır ve bizimle namazını kılardı.
    17 min
  • Şeker Dosyası / 2019 Kasım
    Başlıca Zanlı: Früktoz Früktoz meyvelerde ve balda da bulunur fakat işlenmiş gıdalardaki früktoz fıtrî değildir. Mısır, pancar ya da şeker kamışından elde edilip sağlıklı liflerden ve besleyici unsurlardan arındırılmıştır. Neredeyse tüm ilave şekerler büyük ölçüde früktoz içermektedir. Şekerler arasında yağa en hızlı dönüşen de früktozdur. Früktozun tamamı enerjiye çevrilemediği için karaciğer tarafından trigliserit denilen yağa dönüşmektedir. Karaciğer bunun bir kısmını kana salar ve bu da kolesterol seviyesini artırır. Daha kötüsü karaciğerde kalan trigliseritler yüzünden kan şekeri düzenlenememekte ve insülin direnci ortaya çıkmaktadır. Ayrıca genetiği değiştirilmiş mısır ithalatının serbest olduğunu düşünürsek, mısır şurubunun hangi tür mısırdan elde edildiğini bilmek tüketiciler için imkânsızdır. Bu da mısır şurubu ile ilgili soru işaretlerini artıran ayrı bir faktördür.

    Şifa Hazımdadır Günde ortalama bir kişinin 17 çay kaşığı şeker tükettiği Amerika’da, San Francisco Hastanesi’nden Dr. Dean Schillinger, hastalarının neredeyse yarısının şeker hastası olduğunu söylemektedir. İstatistiklere ise 1970’den bu yana diyabet hastalığının görünme oranı üç kat artmıştır. Schillinger bu kötü gidişatın sebebini; hareketsiz hayat, büyüyen porsiyonlar, hazır gıda tüketimi ve artan şeker kullanımına bağlamaktadır. Bu noktada Bediüzzaman Hazretlerinin, İbni Sina’dan iktibasla, “Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hâl, yemek üstüne yemek yemektir.

    Yani, vücuda en muzır, dört beş saat ara vermeden yemek yemek veyahut lezzet için çeşitli yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır”3 şeklinde ifade ettiği hakikatin ne kadar da isabetli olduğunu göstermektedir. Nedir Şeker? Şeker, bir çeşit karbonhidrat ve hücrelerimizin önemli enerji kaynaklarından biridir. Şeker deyince aklımıza çay şekeri gelse de bazıları tabloda yer alan, kimyevî olarak onlarca çeşit şeker vardır. Tatlandırıcılar Özelikle tatlı ve pasta sektöründe çok kullanılan tatlandırıcılar, şekerden yüzlerce kat daha tatlıdır. Mesela aspartam, şekerden 200 kat, sükraloz 600 kat daha tatlıdır.

    Aspartamın içinde sinirleri uyaran aspartik asit, fazla alındığında beyin için zararlı fenilalanin ve metil alkol bulunur. Metil alkol vücudumuzda, kanserojen olan formaldehite dönüşür. Aldığınız ürünün içindekiler bölümünde sadece “şeker” (sakkaroz) yazıyorsa bu fıtrî şekerle üretilmiştir fakat früktoz şurubu, agave nektarı, mısır şurubu ve aspartam gibi ibareler varsa bu ürünlerde sun’î tatlandırıcı kullanılmıştır. Bu tatlandırıcıları, karaciğerimiz algılayamaz ve beyne tokluk hissi gönderemez. Bu da bizde sürekli yemek yeme ihtiyacı uyandırır. Karaciğerimiz tatlandırıcıyı algılayamadığı için de parçalayamaz. Yağ olarak vücudumuzda depolar.
    11 min
  • Bir Dinle Kalbini / 2019 Kasım
    Bir vakit ansızın belirdi kuyu
    Karanlık dehlizde koptu fırtına
    Çoğaldı sabırla aylar ve yıllar
    Ana rahmi gibi besledi suyu
    Bir vakit ansızın belirdi kuyu
    Ne çok şey birikti; hüzün, inkisar
    Bir değil belki bin sukût-ı hayal
    Kalpleri yoklayan acı olsa da
    Izdırap anları candaki bu hal
    Ne çok şey birikti; hüzün, inkisar
    Sıyrılır geceler karanlıklardan
    Ve kurtulur ruhlar Nuh tufanından
    Ne Nemrut ateşi ne bir Firavun
    Bir medet bulmadı umduklarından
    Sıyrılır geceler karanlıklardan
    Bir tutkudan öte kızarır ufuk
    Canlanır yürekler Ay’la, Güneş’le
    Dertli sinelerde içli bir soluk
    Yıldız yağmurları her an gecede
    Bir tutkudan öte kızarır ufuk
    Düşmek için yola vakit arama
    Karda, kışta, yazda ya da baharda
    Bir dinle kalbini bir an durup da
    Gün doğdu doğacak zümrüt dağlarda
    Düşmek için yola vakit arama
    3 min
  • Modern Çağın Dervişleri / 2019 Kasım
    O zamanlar büyük şehirlerde üniversiteye hazırlık dershaneleri ve az sayıda öğrenci evi vardı. Bizimle beraber Hizmet de yavaş yavaş büyüyordu. Bu arada üniversiteyi bitirmiştim. Dün bize kol kanat gerilmiş, şimdi yeni talebelere sahip çıkma sırası bize gelmişti. Bu dönemde yolum Orta Asya’ya düştü. O güne kadar birçok fedakâr ağabey ve abla tanımıştım, ama gerçek Hizmet kahramanlarını o coğrafyada tanıdım. Başkasının nefsini kendi nefsine tercih eden, hizmette önde ücrette geri duran modern çağın dervişleriydi onlar.

    Nefsin mertebelerini öğrendim onlardan ve nefsini çokça kınayanları gördüm. Hani Kur’ân-ı Kerim’de kendisine yemin edilen… Terk-i dünya edenlerle kesişti yolum. Üstelik bunu malın mülkün içerisinde yüzerken yapan, yani dünyayı kesben değil kalben terk edenlerle. Onların sırtında büyüdü Hizmet. Kökleri Anadolu’da, dalları ise bütün dünyada olan koca bir çınara dönüştü zamanla. Çok nezih dostlarım, arkadaşlarım oldu bu camiada, her daim kendileri ile iftihar edeceğim. Sonrasında o meş’um hadise ve ardından yaşananlar. Malımızdan mülkümüzden, sevdiklerimizden, mesleklerimizden, vatanımızdan, hatta canımızdan bile olduk bu süreçte. Terk-i dünya edenleri derviş sanırken, terk-i terk edenleri gördük, geride bıraktıklarını bile unutan.

    Pazarda ciğer satan Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin kıssasını dinlerken düştüğümüz hayrete bedel, yeni bedenlerde hayat bulan binlercesine rast geldik, hem de hiç hayret etmeden. Bir gecede Hizmet Hareketinin alnına kocaman bir “terör örgütü” yazısı yazılmış ve bu yazıyı gören bazı kimseler birer ikişer onu terk etmeye başlamıştı. Otuz yılı aşkın süren hizmet hayatım geçti gözümün önünden. Bir kelime bile yanlış bir şey duymamıştım aziz Hocamızdan. Bir kelime bile yanlış bir şey okumamıştım kaynaklarımızdan. Bir gün bile bana yanlış bir şey öğretilmemişti. Bir gün bile bana yanlış bir şey yap denilmemişti. Kırk sekiz yıllık hayatımdan Hizmet’i çıkarsam geriye büyük bir boşluk kalırdı. Vefalı olmam gerek diye düşünürken Hocaefendi’nin vaazlarından hatırladığım ve hepimizin bildiği diğer bir kıssa canlandı zihnimde: Vaktiyle çok sayıda müridi olan bir mürşit varmış.

    Müridleri belli bir mertebeye ulaşınca şeyhlerinin alnındaki “cehennemlik” yazısını görüp böyle birine mürid olunmaz diyerek onu terk ederlermiş. Yalnız bir talebesi onu terk etmemiş. Mürşid bu talebesine arkadaşlarının artık neden gelmediğini sormuş. Genç mürid utana sıkıla, “Efendim, sizin alnınızdaki cehennemlik yazısını gördükleri için” demiş. Bunun üzerine mürşid kendisine, “Sen neden gitmedin?” diye sormuş. Talebesi ise, “Ben o yazıyı görebileceğim makama sizin irşadınızla geldim. Bu yüzden sizi bırakamam” demiş. Yaşlı şeyh, “Evladım, ben o yazıyı tam kırk yıldır görüyorum ama gidecek başka kapı olmadığı için hala buradayım” demiş ve o esnada alnındaki “şaki” yazısı silinmiş ve yerine “said” yazısı yazılmış. Bu kıssayı hatırlayınca büyük bir utanç ve üzüntü duydum.

    Bugüne kadar bizi bir kez bile mahcup etmemiş, hâşâ, hiç bir zaman şekavet emaresi sergilememiş Hocamıza ve Hizmete karşı bağlılığım daha da arttı. Hizmet, dünyanın dört bir yanında yıllardır “said” insanlar, dünyayı cennete çevirme azminde muhabbet fedaileri yetiştirmişti.
    7 min
  • Bediuzzamana Göre Namaz / 2019 Kasım
    Insan mevcudattaki güzelliklere bakarken, kendisini Rububiyet saltanatının seyircisi kabul etmeli ve gördüğü güzelliklere karşı tekbir ve tesbih ile karşılık vermelidir. Yani namazda ilk seviye “seyretme ve takdir etme” makamıdır. Bir mertebe daha yukarı çıkıp kendisini Cenab-ı Hakk’ın yarattığı benzersiz ve parlak eserlerinin “tanıtıcısı makamında” görerek “sübhanallah” ve “elhamdülillah” demelidir. İlahi Rahmetin ikram ettiği çeşitli nimetleri, görünen ve görünmeyen duygularıyla “tatma makamına” çıkıp şükür ve övgü ile karşılık vermelidir. Manevi donanımlarının terazisiyle, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin definelerindeki cevherleri “tartma ve bilme makamında” tenzih ve övgü vazifesi yapmalıdır.

    Cenab-ı Hakk’ın kader çizelgesi üzerinde kudret kalemiyle yazdığı birer mektubu hükmündeki eserlerini “okuma, tetkik etme ve etraflıca düşünme makamında” tefekkür ve takdir görevini yerine getirmelidir. Mahlûkatın yaratılışındaki ve sanatlı oluşundaki incelikleri ve güzellikleri seyrederek “tenzih makamında” Allah’ı sevmeli ve O’na şiddetli bir arzu duymalıdır. Buradaki açıklamalar, bize namazın adeta bir eğitim platformu olduğunu gösteriyor. Bilindiği üzere, eğitimde tedricilik esastır. Her çeşit eğitimde olduğu gibi, kulluk eğitiminde, yani Allah’a ibadetlerimizi şuurlu olarak takdim etme yolunda da birtakım basamaklar vardır. Namazın bütün ibadetlerin fihristi olması ve bütün varlıkların farklı ibadetlerini bir yönüyle temsil etmesi hasebiyle namazla kulluk eğitiminde de tedricilik esastır. Bediüzzaman Hazretleri, “On Birinci Söz” isimli eserinde bu konuya dikkat çekmektedir. Allah’a (celle celâluhu) kulluk yolunda ilk adım, Rabbimizin kâinattaki eserlerini seyretmek, bunların başıboş ve gayesiz olmadığını anlamak ve onların değerini takdir etmektir. Çevreyi koruma konusunda da ilk adım bu olsa gerektir.

    Madem varlıkların anlamlı olduğunu idrak ettik, artık insaniyetimiz, yani onları evrende anlayabilen bir varlık türü olmamız bizi sorumlu kılıyor. Bu sorumluluk bir tür ilancılık ve tanıtımı gerektiriyor. Bu tanıtımın ilk şartı, onları yaratan Zât-ı Akdes’e övgü ve şükürle karşılıkta bulunmaktır. Bunun bir adım ötesi, inceleyerek derinleşme safhası, bilgiyi özümseme aşamasıdır. Özümsenmeyen bilgi benliğe mal olmaz ve uygulamaya geçemez. Bu aşamaya yükselmenin yolu, eserlerinin mükemmelliği karşısında Yüce Yaratıcının kusur ve hatadan uzak olduğunu övgüyle bildirmektir.

    ...
    8 min

About Çağlayan Dergisi

From the publisher's feed

“Bir Küsûf Daha Sona Ererken” diye başlıyor o, fer bekleyen yüreklere su serpme adına.
Dahası, orta sayfasına otağını kurmuş sürpriz bir misafiri var, Çağlayan’ın; içi boşaltılarak yozlaştırılmak…

More shows like Çağlayan Dergisi

Raad Mohammad al Kurdi by Muslim Central

Raad Mohammad al Kurdi

211 Listeners

Kendine İyi Davran by Beyhan Budak

Kendine İyi Davran

65 Listeners

TR724 Podcasts by Tr724

TR724 Podcasts

31 Listeners

Sözler Köşkü by Sözler Köşkü Podcast

Sözler Köşkü

1 Listeners

Sabah - Akşam Dualari by Çağlayan Dergisi

Sabah - Akşam Dualari

7 Listeners

Deutsch Podcast - Deutsch lernen by Deutsch-Podcast

Deutsch Podcast - Deutsch lernen

143 Listeners

Kuran Time by Kuran Time

Kuran Time

6 Listeners

Hizmetten by Hizmetten

Hizmetten

30 Listeners

Barış Özcan ile 111 Hz by Podbee Media

Barış Özcan ile 111 Hz

50 Listeners

Haddini Aşan Yaşam Rehberi by Podbee Media

Haddini Aşan Yaşam Rehberi

18 Listeners

Gülen Sesli Kitap by Yavuz Turan

Gülen Sesli Kitap

2 Listeners

Yusuf Suresi by Süreyya Yayınları

Yusuf Suresi

12 Listeners

Sabah İkindi Namazı Tesbihatı by Süreyya Yayınları

Sabah İkindi Namazı Tesbihatı

0 Listeners

Fethullah Gülen Sohbetleri by Yavuz Turan

Fethullah Gülen Sohbetleri

0 Listeners