Anlaşılacağı üzere o; siyasetin diğer insanlarla, tabiatla ve Allah ile insana yakışan ilişkiler kurmakla asıl fonksiyonunu gerçekleştireceğini düşünüyordu. Bu ümitle benimsediği
komünizmde bunu bulamayınca tenkitten çekinmedi, partiden atıldıktan sonra bir dönem
de Hz. İsa aleyhisselâmın getirdiği mesajda
bunu aramaya yöneldi. Hristiyanlığı sosyalist
perspekti�inden okumaya girişerek birçok özlemini gerçekleştirdiğini düşündü. İlk döneminde böyle iken, sonraki formel döneminde
bu dinin aslından uzaklaştığı kanaatine vardı.
Değişmiş şekliyle Hristiyanlığı resmi din olarak
ilk kabul eden ve İstanbul’u da kurduğu söylenen Constantin’e (ö. 337) izafe ederek bu din
için Christianisme yerine Constantinisme adını
kullandı. Daha sonra İslam’ı inceleyince özlemlerini onda bulduğuna inandı. İşte “20 yaşımda gördüğüm rüya, 70 yaşımda gerçekleşti”
sözüyle bunu kastetmişti. Müslümanlığını ilan
ettikten sonra Kâbe’yi ziyaret etti ve Arapça öğrendi.
Batı’nın kutsallaştırdığı Rönesans sonrası Avrupa medeniyetine ciddî tenkitler yöneltti. Allah
inancından uzaklaşıp insanı merkeze alması,
Pozitivizmi esas alıp sadece güç kazanmayı putlaştıran Prometheus zihniyeti, faydalının yanında faydasız şeyler de üretip tüketime yönelik bir
medeniyetle gezegenimizi âdeta intihara sürüklemesi sebebiyle şiddetle eleştirdi. İçinde Allah
inancının bulunmadığı, sadece vahşi bir siyasi ve
ekonomik güç yarışının motive ettiği bir çılgınlığın, insanlığa mutluluk getirmediğini savundu.
Neticede bu güç yarışı peşindeki “gelişmiş” mahdut ülkeler, dünya servetlerinin %80’ini kontrol
etmekte, geri kalan büyük ekseriyet ise %20’sini
paylaşmaya mecbur kalarak fakirliğe mahkûm
olmaktadır. İnsanların temel sorularına ve mutluluk özlemine cevap veremeyen Rönesans sonrası
Batı medeniyeti hakkında André Malraux’nun şu
hükmünde büyük bir isabet görür: “Bizim medeniyetimiz, “Hayatın bir anlamı var mı?” sorusuna
“Bilmiyorum” cevabını veren, tarihin tanıdığı ilk
ve tek medeniyettir.” Çağdaşı birçok �ilozof ve
düşünürle �ikrî tartışmalar yaptı. Bunlardan varoluşçuluğun kurucusu J. P. Sartre ile Rastlantı ve
Zorunluluk eseri ile Nobel ödülü alan J. Monod ile
tartışmaları bilhassa meşhur olmuştur.
Belli başlı bütün dinleri incelemeye çalıştı. Eski Amerika dinleri, Zerdüştlük, Taoculuk,
Konfüçyüsçülük, Hinduizm, Budizm, Yahudilik,
Hristiyanlık ve İslam’ın temel kitaplarını okumaya çalıştı. Appelle aux vivants (Yaşayanlara
Çağrı), Pour un dialogue des civilisations (Paris
1977, Medeniyetler Diyaloğu, ter. Cemal Aydın,
İstanbul 2011), Bir Din savaşına Doğru mu?
adlı kitaplarında bu serüveni açıkça görülür.
Dinlere saygı duymasının sebebi, onların insana önem vermeleri idi. Müslüman olduktan
sonra, “Biz her peygamberi kendi milletinin lisanı ile gönderdik, ta ki onlara hakikatleri iyice
açıklasın” (İbrahim, 14/4) ayetinin bu önemi iyice
aksettirdiğini hatırlattı. İslam’ı hem Müslüman
olmayanlara anlatmak, hem de onlardan faydalanmak için başka dinler hakkında yeterince
bilgi sahibi olmak gerektiğini söyledi.