
Sign up to save your podcasts
Or


Gazze savaşı altıncı ayını doldururken, şeridin güneyindeki Refah bölgesine operasyonu eli kulağında görünen İsrail’deki Netanyahu hükümeti, krizi ağır bir saldırıyla tırmandırdı. Suriye başkenti Şam’da İran büyükelçiliğinin konsolosluk bölümünü hedef alındı. Saldırıda Devrim Muhafızları Ordusu’ndan tuğgeneral Muhammed Rıza Zahidi ile tuğgeneral Muhammed Hadi Hac Rahimi dahil yedi İranlı ile altı Suriye vatandaşının da hayatını kaybettiği açıklandı. İsrail saldırıyı resmen üstlenmiş değil. Ancak saldırının F-35’lerle yapıldığı ve altı füze kullanıldığı belirtiliyor.
İran, Viyana sözleşmesi gereği dokunulmazlığı bulunan diplomatik misyonunun bu şekilde vurulmasına sert tepki verdi. İsrail’e karşı misilleme hakkının saklı olduğu duyuruldu.
İsrail’in bu saldırısı Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti tarafından sert bir dille kanında. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de sözcüsü aracılığıyla bir kanıma açıklaması yaptı. BM Güvenlik Konseyi, saldırıyı ele almak için toplanırken, ABD, Britanya ve Fransa’nın İsrail’i kınamamakta ısrar etmesi ve Rusya Federasyonu’nun bu yönde hazırladığı basın açıklaması metnini tartışmayı da reddetmesi dikkat çekti.
İsrail’in bölgesel bir savaşı kışkırtması kaygıları yaratan Şam saldırısını Sam Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Yuva ile konuştuk.
Prof. Mehmet Yuva’ya göre, İsrail’in Şam’ya yaptığı son saldırı
Netanyahu’nun ABD ve Avrupa’nın ne yaparsa yapsın kendilerini destekleyeceği inancına dayanıyor. Ancak İsrail’in Filistin halkına yönelik vahşeti ve barbarlığının dünyada itibar kaybetmesine yol açtığını belirten Yuva, İsrail’in bölgesel bir savaş olmaksızın Gazze’de saplandığı bataklıktan çıkmasının mümkün olmadığı değerlendirmesinde bulundu:
Netanyahu’nun Gazze’de Hamas’ı bitirme ve rehineleri kurtarma gibi stratejik hedeflerin hiçbirisine ulaşamadığını anımsatan Yuva, İsrail hükümetinin bu açmazdan kurtulmak için Lübnan’daki Hizbullah’ı bahane göstererek savaşı yaymak istediğini belirtti. Yuva’ya göre Netanyahu, bölgedeki direniş gruplarının Filistin halkına verdiği desteği bahane ederek savaşı genişletme planına ağırlık verdi:
Amerika’nın sıklıkla İran’ı savaştan uzak tutmak için Ürdün ve BAE üzerinden mesaj gönderdiğini belirten Prof. Yuva, öte yandan İsrail’in de İran’ı savaşa çekme planının dozunu artırarak Şam’daki saldırıyı gerçekleştirdiği değerlendirmesinde bulundu:
İsrail’in daha önce birçok defa katliamlar gerçekleştirdiğini ve uluslararası dokunulmazlığı bulunan kişileri dahi öldürdüğünü belirten Yuva, bunların hiçbirinin BM nezdinde kınanmadığını anımsattı:
İsrail savaş uçaklarının Şam’a yaptığı saldırıya bahane olarak binanın İranlı askeri yetkililer tarafından kullanılmasını öne sürdüğünü belirten Yuva, İran askeri ateşesi dışında katledilen diğer 6 kişinin İran büyükelçiliği ile resmi bağı olmadığını söyledi. Yuva’ya göre, ABD bölgesel savaşa katılmak niyetinde değil, bu yüzden de İran’a sabırlı olma telkininde bulunuyor:
İsrail’in iddiasına rağmen diplomatik temsilciliklerin uluslararası statüsünü hatırlatan Mehmet Yuva, İsrail’in Şam’da İran Büyükelçiliği’ni vurarak İran’ın egemenlik haklarını ciddi şekilde ihlal ettiğini belirtti. Ancak mağdur duruma düşen İran’ın sert bir askeri karşılık vermeyeceği görüşünde olan Yuva’ya göre, İran Netanyahu hükümetinin düşmesi için mevcut durumu korumaya istekli:
İran’ın askeri bir tepki gösterirken Rusya’dan onay alması gerektiğini işaret eden Prof. Dr. Yuva’ya göre, Rusya’nın diplomatik tutumunda, Batı ülkeleri ile olan ilişkilerin geleceği etkili olacak:
İsrail Şam’ı vururken El-Tenef’teki IŞİD teröristlerinin de Suriye ordusuna yönelik saldırılar gerçekleştirdiğini aktaran Yuva, bu iki saldırının eş zamanlı yapılmasına dikkat çekti:
Türkiye’de genel seçimlerden 10 ay sonra gerçekleştirilen yerel seçimler, AKP’nin ağır yenilgisiyle sonuçlandı. Ana muhalefetteki CHP, başkent Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya'nın yanı sıra Bursa'yı da kazanarak, Türkiye'nin en büyük 5 ilinde yerelde iktidar oldu.
Türkiye geneli oy oranında CHP, yüzde 37,77 ile ilk sırada yer alırken AKP yüzde 35,49 oy aldı. Uzun yıllar sonra siyasi haritanın rengini değiştiren bu sonuçlar, en başta 2022’den bu yana Türkiye’yi vuran ağır ekonomik kriz, ücretlerdeki keskin düşüş, emekli maaşlarının dibe vurması eşliğinde neoliberal ekonomi modelinin sonuçların halka yansımasına yoruluyor. Aynı şekilde Gazze krizinde iktidarın gerilim dozu yüksek retoriğine karşılık İsrail ile ekonomik ilişkilerin devam etmesinin iktidar tabanında olumsuz karşılandığı görüşleri de dile getiriliyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yenilgiyi kabul ederek hatalarını görerek ‘toparlanmaktan’ bahsederken, yaptığı ilk konuşmada ekonomi yönetiminin Orta Vadeli Kalkınma programına devam edeceğini belirterek adeta Batılı yatırımcılara mesaj verdi. Batılı ekonomist ve gözlemciler mevcut ekonomi politikalarına devam edileceği mesajının piyasalar tarafından memnuniyetle karşılanacağı öngörüsünde bulunuyor.
Yerel seçimlerin Türkiye’nin bölgesinde ve dünyadaki duruşuna olası etkileri de tartışılmaya başlandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, uzun bir sürenin ardından ABD Başkanı Joe Biden’ın ‘son senesinde’ mayıs başı için Beyaz Saray daveti alırken, ortaya çıkan tablonun dış politikaya etkileri merak konusu.
Gelişmeleri ATASAM Başkanı Doç. Dr. Volkan Özdemir ile konuştuk
Doç. Volkan Özdemir’e göre, iktidardaki AKP’yi genel seçimlerden 10 ay sonra yerel seçimlerde ikinci parti konumuna düşüren etmenlerin başında, Maliye Bakan Şimşek’in 10 aydır uyguladığı Batılı finans sistemleriyle ilintili neoliberal ekonomik politikalar geliyor:
CHP’nin yerel seçim başarısının arkasında Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin değişmesi olduğunu belirten Özdemir, Türkiye vatandaşlarının değişime kredi açtığı görüşünde:
Cumhuriyet Halk Partisi’nden sonra seçimin en başarılı ikinci partisinin Yeniden Refah Partisi olduğunu belirten Özdemir, diğer yandan Ankara’da yüzde 60’ları bulan oranda oy alan Mansur Yavaş yerine CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu’nun Batı basınında sürekli manşet olmasının dikkat çekici olduğu değerlendirmesinde bulundu:
Dış politikanın yerel seçimlere ciddi bir etkisi olmadığını kaydeden Volkan Özdemir, diğer yandan iktidarın Gazze söylemleri ve İsrail ile ilişkilerindeki tutarsızlığın, bazı seçmen kitlelerinin YRP’ye kaymasıyla sonuçlandığı değerlendirmesinde bulundu:
Türk ekonomisinin içinde bulunduğu sıkıntılı durumu rakamlarla izah eden Özdemir, cari açığa ve dış borçlanmaya dikkat çekti. Vatandaşın makro ekonomik ‘pozitif’ verilerle ilgilenmediğini ve kendi yaşam standartlarını esas aldığını hatırlatan Özdemir, son 10 aydır uygulanan ve reklamı yapılan ‘rasyonel’ ekonomik politikaların da eninde sonunda terk edileceği görüşünde:
Türkiye’nin Batı’ya olan ekonomik bağımlılığını azaltmaya yönelik adımlar atmadığını belirten Özdemir, bunun dış politikadaki etkisini vurguladı. Özdemir’e göre her ne kadar 9 Mayıs’ta Erdoğan-Biden zirvesi yapılacak olsa da, ABD-Türkiye ilişkilerinin belirleyicisi kasım ayında yapılacak ABD başkanlık seçimleri olacak:
Türkiye’nin diplomatik rotasını Batı’ya çevirirken attığı somut adımların Rusya ile ilişkilere doğrudan etkisi olmayacağı değerlendirmesinde bulunan Doç. Özdemir’e göre buradaki kritik mesele, Türkiye’nin Ukrayna konusundaki tavrını koruyup korumayacağı:
İsrail ile Filistin arasındaki Gazze çatışması yarattığı büyük insani dram eşliğinde tam bir kördüğüme dönüştü. Bölgenin güneyindeki Refah’ta operasyon planlarını onayladığı belirtilen İsrail kabinesi ABD yönetimi ile planlama meselelerine odaklanırken, tüm bölgedeki meydan okumalarını Suriye’ye odaklıyor. Son birkaç haftadır Suriye birden fazla kez İsrail saldırılarına hedef olurken, geçen hafta İsrail saldırılarına kuzeybatıdaki el Kaide bölgesi İdlib’deki cihatçıların saldırılarının eklenmesi dikkat çekti.
Suriye’nin çatışmaya çekilmeye çalışıldığı izlenimi veren gelişmeler, İsrail’in pazartesi günü başkent Şam’daki İran büyükelçiliği konutunu vurmasına kadar vardı. Saldırının gerçekleştiği sırada son gelişmeleri Şam’dan gazeteci ve yazar Sarkis Kassargian ile konuştuk.
Sarkis Kassargian, Eksen yayınına bağlanırken, işittiği büyük patlama sesini aktarırken, kısa süre içinde hedefin İran diplomatik misyonu olduğu anlaşıldı. Kassargian’a göre, İsrail’in son dönemdeki saldırıları yoğunlaşırken, buna İdlib’deki El Kaide irtisaklı grupların eşlik etmesi dikkat çekici. Kassargian, İsrail’in amacının Suriye’yi savaşa sokmak olduğu ancak Şam’ın son ana kadar direneceği değerlendirmesinde bulundu:
Kassargian meselenin Lübnan ayağına da işaret etti. Hizbullah’ın savaşa girmesinin Suriye’yi sıkıştıracak bir faktör olduğunu belirten Kassargian Rusya’nın da Suriye’deki hassas konumuna işaret etti:
Türkiye’nin dahil olduğu Astana süreci ve mutabakatına dikkat çeken Kassargian’a göre böylesi bir konjonktürde Suriye devletine bağlı güçlerin İdlib’e saldırısını beklenmemeli:
Kassargian, son dönemde Ankara’dan bu yaz aylarında Irak’ın yanı sıra Suriye’de de ‘tamamlanmamış işlerin halledilmesi’ için olası operasyonlardan söz etmesini de değerlendirdi. Irak’ın Türkiye ile koordinasyonuna Şam’ın zaten karışmayacağını belirten Kassargian, Türkiye’nin Suriye’de yapacağı olası bir hamlede ise muhatabının en başta işgal bölgelerini kontrol eden ABD olacağını anımsattı:
Suriye’nin İran’ın vekalet savaşında farklı bir duruşu olduğunu belirten Kassargian, Şam’ın ‘direniş ekseninin’ parçası değil, direnişi destekleyen konumuna atıf yaparken ‘devlet protokolü çerçevesinde’ hareket edildiğinin altını çizdi. Kassargian, İsrail’in Gazze’de umduğunu bulamadığı için çatışmayı bölgeselleştirmeye çalıştığı görüşünü de dile getirdi:
Moskova Krasnogorsk’taki Krokus Şehir Binası’ndaki terör saldırısı ve soruşturması ve organizasyonu Ukrayna’ya bağlayan işaretlere karşılık, katliamın şaibeli biçimde IŞİD-Horasan’ın saldırıyı üstlendiği görüntü, 2015-2018 yıllarında terör saldırılarının hedefi olmuş Türkiye’de kaygı yarattı. Krokus saldırısının faillerinden birisinin Türkiye’de bulunduğu da ortaya çıkarken, özellikle Suriye savaşının tetiklediği bölgesel göçün merkezi olması nedeniyle olay Türkiye’deki tartışmaları körükledi.
Uzun süredir ABD’nin Suriye sahasındaki işgalci varlığının gerekçesi olan IŞİD’in Afganistan’dan çekilme sonrası sıkça anılan Horosan kolu ve Türkiye’nin geçiş ülkesi haline gelmesiyle ilgili tartışmaları gazeteci yazar Hediye Levent ile konuştuk.
Hediye Levent’e göre, Türkiye’de bir yıldan kısa bir sürede operasyonlarda 3 bini aşkın IŞİD militanının yakalanmasına rağmen güvenlik politikalarının irticai faaliyetler ve ilintili grupları birincil tehdit görmemesi sorun yaratıyor:
ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle IŞİD Horasan’ın hızla büyümeye başladığı ve Taliban ile çatışmalarına atıf yapan Levent, IŞİD’in Suriye’de sözde devlet kurma teşebbüsünde bulunduğu dönemde kimlerden ve dünyadaki hangi teşkilatlardan destek aldığının hala bilinmediğini anımsattı:
IŞİD militanlarının haklarında adli işlem veya yakalama kararı yoksa kendi pasaportlarıyla, değilse bu konuda uzmanlaşmış teröristlerin ürettiği sahte pasaportlarla Türkiye’ye giriş yaptığını aktaran Hediye Levent, kimi yargılamalar sırasında örgütün İstanbul’daki hücre evlerinde online ders vererek kaçak sınır geçişleri konusunda militanlarını eğittiğini belirtti. Levent, Türkiye’ye kaçak veya legal yollardan gelen örgüt üyelerinin Farsça eğitimin ardından İran üzerinden Afganistan’a yine kaçak yollarla gittiğini anlattı:
IŞİD Horasan’ın para kaynaklarında kaçakçılığın rolünün altını çizen gazeteci Levent, örgütün geniş çaplı kripto para kullanımına dikkat çekti. Filistin’e bağış için toplanan kripto paraların izinin hızlıca sürüldüğünü hatırlatan Hediye Levent, IŞİD Horasan’ın kripto para akışının neden takip edilmediği sorusunu yöneltti:
IŞİD’in İsrail’e saldırmazken Hamas’ı tekfir etmesinin dikkat çekici olduğuna vurgu yapan Levent, bu durumun soru işaretleri uyandırdığını belirtti. Levent’e göre IŞİD Horasan’ın liderinin, komuta kademesinin ve örgüt yapısının tanınmaması, bu terör örgütünün tehdit seviyesini daha da artırıyor:
Hediye Levent’e göre ABD yaptırımları sebebiyle başta Suriye olmak üzere Ortadoğu ülkelerinde yaşanan ciddi ekonomik kriz ve toplumsal çöküş, radikal örgütlerin eleman devşirmesine olanak taşıyor:
BM Güvenlik Konseyi, bu hafta 6 ay sonra ilk kez Gazze’de ‘ramazan ayında ateşkes’ talebinde bulunan bir karar çıkarabildi. 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin 10 geçici üyesinin ortaya koyduğu karar, ABD’nin çekimser kalması sayesinde 14 ülkenin onayıyla kabul edildi. Geçici üyeler Cezayir, Ekvator, Guyana, Japonya, Malta, Mozambik, Güney Kore, Sierra Leone, Slovenya ve İsviçre’nin tutumları ABD’nin Güvenlik Konseyi’nde daha fazla İsrail’in arkasında duramamasında etkili oldu.
Karar metninde BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili diğer kararlarına atıf yapılırken, taraflara uluslararası insani hukuka uyma talebi vurgulanıyor. Sivillere ve sivil altyapılara yönelik saldırılar ve her türlü terör eylemi kınanırken, rehine almanın uluslararası hukukun ihlali olduğu da belirtiliyor. Sadece ‘ramazan ayı’ için talep edilen ateşkesin ‘kalıcı ve sürdürülebilir ateşkese yol açması’ vurgusu var. Yine tüm rehinelerin acil ve koşulsuz olarak serbest bırakılması talep ediliyor. İnsani yardımların da engelsiz olarak Gazze’ye girmesi vurgulanıyor.
Ancak şimdiden İsrail yönetimi kararı uygulama niyeti olmadığını açıkça beyan etti. İsrail, ABD yönetiminin çekimser kalarak karara geçit vermesini de eleştirdi. Ancak bu mesele, Netanyahu yönetimi Refah operasyonunu planlamak üzere Washington’a bir heyet göndermek kararını değiştirmedi.
ABD yönetimi de çekimser kalsa bile kararın ‘bağlayıcı olmadığını’ iddiasında. Daimi Temsilci Thomas-Greenfield'in ardından Beyaz Saray Sözcüsü John Kirby, BM Güvenlik Konseyi Kararı’nın ‘bağlayıcı olmadığını’ öne sürerek, hiçbir şey değiştirmeyeceğini vurguladı. Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vasily Nebenzya ise BM Şartı’nın ‘BM üyeleri Güvenlik Konseyi kararlarına uymayı ve onları uygulamayı kabul ederler’ ifadesini içeren 25. maddesine atıf yaparak, “ABD'nin artık kendisini BM Şartı hükümlerine bağlı görmediği ve dahası İsrail'i de bunu yapmaya teşvik ettiği anlamına mı geliyor?” diye sordu. Nabenzya, “Eğer durum böyleyse, o zaman bu salondaki tartışmalarımızın hiçbir anlamı yok” diye ekledi.
BM Güvenlik Konseyi kararının anlamını, ABD’nin ‘bağlayıcı olmadığı’ söylemini, ABD ve İsrail yönetimleri arasındaki gerilime dair iddiaları araştırmacı yazar Emir Aşnas’la konuştuk.
Emir Aşnas’a göre, BM Güvenlik Konseyi, savaşın üzerinden ancak altı ay geçtikten sonra, o da sadece ‘ramazan ayı için’ ve üstelik ramazan ayı bitmek üzereyken ‘ateşkes talebinde bulunan’ bir karar çıkarabildi. Aşnas, ABD engellemeleri yüzünden ‘çok gecikmiş’ dediği kararın uygulanabilirliğinden de şüphelerini dile getirdi:
Benzerleriyle kıyaslandığında kısa görünen karardaki kullanılan kelime seçimine dikkat çeken Aşnas, toplamda söz konusu olan dört talebin anlamlarını izah etti:
Uluslararası hukuk ve BM Şartı’nın 25’inci maddesini anımsatan Aşnas’a göre, ABD’nin kararın ‘bağlayıcı olmadığı’ yönündeki itirazının hukuki açıdan doğru değil. Ancak Konsey’in kararındaki taleplerin yerine getirilebilmesi için her şeyden önce ateşkesin tesis edilmesi gerektiğini belirten Aşnas, BM kararlarındaki ‘7’inci ve 6’ıncı madde’ ayrımlarını izah etti. Aşnas, bu bağlamda Libya’da 2011’de yaşanan sürece dikkat çekti:
Diğer yandan Aşnas, doğrudan müdahale çağrısı içermeyen ve oldukça tartışmalı bir BM Güvenlik Konseyi kararına dayanarak ABD ve Britanya’nın haftalardır Yemen’i bombaladıklarını anımsattı:
Emir Aşnas’a göre, Batı basını her ne kadar Biden ve Netanyahu arasındaki görüş ayrılıklarına vurgu yapsa da bunlar yüzeysel fikir ayrılıklarından ibaret:
Aşnas, Biden yönetimi ile Netanyahu yönetiminin Refah operasyonu konusunda da taktiksel farklılıkları bulunduğu görüşünde. Aşnas ABD’nin Refah operasyonuna yönelik bir takım itirazları gündeme getirilse de bunların kategorik olarak karşı olmakla ilgili olmadığı ve dünya kamuoyuna yönelik halkla ilişkiler çalışması olduğu değerlendirmesinde bulundu:
BM Güvenlik Konseyi’nin insani yardımlar konusunda da bir fayda getirmesi beklenmiyor. Emir Aşnas, ortada ‘lojistik krizi varmış gibi’ yürütülüne havadan operasyon ve deniz limanı meselelerini eleştirdi:
Aşnas’a göre, ABD ateşkesin uygulanmasını istemiyor zira İsril altı aydır savaşmasına rağmen Gazze’deki hiçbir stratejik hedefine ulaşamadı:
Hamas başta olmak üzere direniş gruplarının da taleplerinden taviz vermediğini anımsatan Aşnas, savaşın daha uzun süre devam edeceği tahmininde bulundu:
Rusya başkenti Moskova’da 22 Mart’ta Krokus Belediye Binası salonundaki terör saldırısının yankıları konuşuluyor. Rusya Federasyonu güvenlik güçleri terör saldırısı ve bağlantılarını soruşturmaya devam ederken, Batı’daki tartışmalar IŞİD-Horasan’a yoğunlaşıyor. Halifelik projesi çöktüğünden bu yana büyük saldırıları olmayan örgütün şimdi neden böyle bir işe giriştiğinin yanıtı yok. Rusya yetkilileri ise Kiev’in radikal İslamcı gruplarla bağlantılarına dikkat çekiyorlar. Ukrayna sınırına kaçmaya çalışırken yakalanan ve suçlarını itiraf eden terörüstlerin sorguları ve yargı sürecinde ortaya çıkacak resim bekleniyor.
Moskova’daki terör saldırısının küresel yankılarını Prof. Dr. Hasan Köni ile konuştuk:
Prof. Hasan Köni’ye göre Ukrayna çatışmada son derece zora düşmüşken, ‘moralini düzeltecek asimetrik bir operasyon’ ihtiyacı duyulmuş olabilir. IŞİD’in kuruluş tarzı ve karmaşık yapısına dair iddialara atıf yapan Köni, “Genelde ilginç olarak ABD’nin ensesinde olanlara saldırıyorlar” dedi. Köni, ABD’nin alelacele IŞİD açıklaması yaparak odağı Ukrayna’dan uzak tutma çabasına da dikkat çekti:
Ukrayna’nın Tacik teröristleri eğitip Moskova’daki saldırıyı tek başına organize edebilecek kapasitede olmadığının altını çizen Köni’ye göre katliamın arkasındaki Batılı istihbarat teşkilatları aşikar görünüyor:
Tacikistanlı teröristlerin ustalıkla tespit edilip Moskova’da kullanıldığını belirten Prof. Köni, Batı istihbaratının 2014’te Meydan için kiraladığı keskin nişancıları da anımsattı:
Batı’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü hibrit savaşta psikolojik harp maksatlı imaj yaratma operasyonlarına değinen Köni, Türk televizyonlarına çıkan analistlerin bütün haberleri Batı medyasından alarak bu imaj çalışmasına ister istemez dahil oldukları görüünde:
Alman hükümetinin olan biteni gördüğünü fakat ülkesindeki Amerikan üsleri ve ABD’ye olan ekonomik bağlılık sebebiyle dış politikasını ABD’nin istediği rotaya doğru kırdığını kaydeden Köni, Türkiye’nin de aynı ekonomik baskıları yaşadığına dikkat çekti:
Prof. Köni, IŞİD markasının asimetrik müdahalelerde kullanışlı olduğunu dile getirirken, özellikle ABD’nin dost olmadığı ülkelerdeki operasyonlara dikkat çekti.
Prof. Hasan Köni, nihayet altı ay kadar sonra BM Güvenlik Konseyi’nin Gazze için onayladığı ve ‘ramazan ayında ateşkes çağrısı’ içeren kararını da değerlendirdi. Köni, kararın kesin olduğu ve uyulması gerektiğini belirtirken, ancak bunu uygulayacak gücün bulunmadığına dikkat çekti:
Rusya Federasyonu başkenti Moskova yakınlarındaki Crocus Belediye Binası’nda 22 Mart akşamı gerçekleştirilen kanlı terör saldırısının yankıları konuşuluyor. Batı dünyası siyasi elitleri ve medyası eşliğinde bir ağızdan ‘IŞİD yaptı’ söylemlerini piyasaya sürerken, Moskova’ya ithamlarda bulunuyor. Rusya Federal güvenlik servisleri saldırıdan birkaç saat sonra 4’u Ukrayna sınırına giderken, 11 faili ele getirirken, soruşturma sürüyor. Ancak ‘IŞİD anlatısı’ Batı’daki başlıkları belirliyor.
Terör saldırısının yankılarını ATASAM Dış Politika Analisti Hasan Erel
Hasan Erel’e göre Moskova’daki terör saldırısı ABD ve NATO’nun, kolektif Batı’nın Rusya ile dolaylı ve dolaysız savaşının uzantısı. ABD’yi yöneten elitler ve NATO’nun pek çok İslamcı ve ayrılıkçı yapıyı nasıl kullandığının örneklerinin gayet iyi bilindiğini dile getiren Erel, son saldırının zamanlamasına dikkat çekti. Erel, Amerikalı yetkililerin “Rusya’ya karşı asimetrik savaş” söylemlerini açıkça dile getirdiğini hatırlattı:
Hasan Erel’e göre Moskova’daki saldırının zamanlaması özenle seçilmiş. Bilhassa Rusya’da seçim sonrası sürecin göz önüne alınmış olabileceğini belirten Erel, ABD Büyükelçiliği tarafından yayınlanan mesajlar ile de kafa karışıklığı yaratılmak istendiğini belirtti:
Moskova’daki kanlı terör saldırısının ana sebebinin Ukrayna’nın cephe hattında aldığı yenilgi olduğunu belirten Hasan Erel’e göre, Batı’nın asıl hedefi Rusya’yı yıpratmak ve ikinci bir Afganistan çıkmazı atmosferi yaratmak:
Erel, terör saldırısının da özel harekatın gidişatını değiştirmeyeceği görüşünde. Ancak Erel, Moskova’dan yeni hamleler beklenebileceğini dile getirdi. NATO ve CIA’nin terör örgütleri aracılığı ile gerek düşmanlarına gerek müttefiklerine terör eylemleri gerçekleştirmekten çekinmediğini ifade eden Erel, Türkiye’nin de dikkatli olması gerektiğini dile getirdi:
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın “IŞİD’i Obama ve Hillary Clinton kurdu” sözlerini hatırlatan Hasan Erel’e göre, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle etkinleşen IŞİD Horasan dahil olmak üzere ve onun dışında da birçok terör örgütünün, CIA ile organik bağı mevcut:
CIA ve terör örgütleri arasındaki kirli bağlantının deşifre olduğunu belirten Erel, ‘IŞİD yaptı’ söylemlerinin artık dünya kamuoyunda karşılık bulmadığını vurguladı:
Hasan Erel, kendisinin yeni yayınlanan ‘Bir Vesayet Örgütü Olarak NATO’ adlı kitabına atıfta bulunarak CIA’in Doğu kanadının, Nazi Almanyası’na dayanan kökenine dikkat çekti:
2014’teki darbeden bu yana Ukrayna’nın Amerika müstemlekesi görüntüsü verdiğini dile getiren Erel’e göre, Ukrayna istihbaratının eylemleri ile CIA eylemlerini birbirinden ayırmak mümkün değil çünkü kararların alındığı merkez ortak:
Avrupa Birliği Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell’in son Ukrayna açıklamasında belirttiği “Avrupa çıkarları” ifadesinin de gerçeği yansıtmadığını kaydeden Hasan Erel, Ukrayna’daki savaşın en çok Batılı halkların cebini yaktığını ve yalnızca Amerika’daki küçük bir elitin kazançlı çıktığını belirtti:
Moskova’da katliam yapan Tacikistanlı teröristlerin Türkiye ile bağlantılarına dair iddiaları da değerlendiren Erel, Türkiye’nin ağır bir göç altında olduğunu ve bunun güvenliği zayıflattığı görüşünü paylaştı:
Rusya Federasyonu 22 Mart akşamı Moskova’daki Crocus Belediye Binası salonunda yaşanan vahşi terör saldırısı ile sarsıldı. Salona ağır silahlarla dalarak masum sivilleri katleden teröristler en az 139 kişiyi öldürdü, bir o kadarını yaraladı. Rusya terör saldırısıyla ilgili 24 Şubat günü yas ilan ederken, Rusya halkı vahşi saldırının ardından kenetlendi. Dünyadan da terör saldırısına kınamalar eşliğinde Rusya yönetimi ve halkına başsağlığı ve dayanışma mesajları yağıyor.
Saldırının ardından birkaç saat sonra 4’ü Ukrayna sınırına kaçmaya çalışan failler yakalandı, toplamda 11 kişi tutuklandı. Ancak bu süreçte başta ABD yönetimi olmak üzere Batı hükümetleri, medyaları ve kanaat önderlerinin ortaya koyduğu ‘anlatı’ çok dikkat çekti. Sonradan Tacikistan vatandaşı olduğu tespit edilen faillerle ilgili henüz hiçbir bilgi yokken ‘IŞİD’ teması işlenirken, bu şaibeli yapının ‘azmettiricilerine’ dair tartışmalar görmezden gelindi. Suriye ve Irak’daki halifelik projesi sona erdiğinden beri ABD’nin işgal ettiği Suriye bölgesinde ‘hücreler’ olarak bahsedilen ve işgalin devamı için gerekçeye dönüşen, yine ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi sonrası ‘IŞİD-K’ olarak anılan yapılanmanın, Amaq ajansına atfedilen eski haber şablonu üzerinden yaptığı açıklama kesinleşmiş sonuç addedildi.
Rusya Federasyonu güvenlik servisleri soruşturma ve faillerin sorgusuna girişmişken, terör saldırısının yankılarını Prof. Dr. Hasan Ünal ile konuştuk.
Prof. Hasan Ünal’a göre, ABD yönetiminin Moskova’daki Crocus Belediye Binası katliamını henüz doğru dürüst bilgi yokken IŞİD’la özdeşleştirirken ‘Ukrayna yapmadı’ söylemleri çok amatörce oldu. Çizilen görüntünün şüphe uyandırdığını söyleyen Ünal, Ukrayna bağlantısının örtbas edildiği izlenimi oluştuğunu vurguladı. Ünal, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’un suikastında olduğu gibi şüpheli saldırılarda soruşturmalar sonucu elde edilen sonuçlara dikkat çeken:
Ünal, ‘IŞİD’ markasının kullanım değerine atıf yaparken, bu yapının ABD ile bağlantısına dair sorgulamaları anımsattı:
Ünal’a göre, değerlendirme yapmak için Rus güvenlik birimlerinin işaret ettiği Ukrayna bağlantısının yanı sıra özel askeri harekatta Kiev’in düştüğü zor durumu da anımsamak gerekiyor. Ünal, cephe hattında ağır hezimet yaşamakta olan Batı’nın çatışmayı asimetrik biçimde Rusya içlerine yaymaya çalışıyor olabileceğini belirtti. Ünal’a göre diğer yandan Rusya halkına baskı ve korku salmak hedefleniyor:
Prof. Ünal, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı kazandığını ifade edemeyen Batılı devletlerin, halklarını “Rusya şimdi bize saldıracak” söylemleri ile manipüle etmek istediği görüşünde:
Ancak şimdiden Avrupa’da Rusya’ya karşı savaşa ciddi muhalefet oluşmaya başladığını belirten Ünal’a göre, gerek Avrupa’da gerek Amerika’da savunma bütçelerinin artışını sağlayacak bu söylemlerin besleyeceği yer, ABD’li silah şirketlerinin kasaları:
Ünal’a göre Avrupa’da oluşturulmaya çalışılan savaş havasına, metafiziksel bir ‘iyilik-kötülük savaşı’ söylemi hakim. Ulusal çıkar kavramının da yok edilmeye çalışıldığını belirten Ünal, diğer yandan Avrupa milletlerinin Ukrayna için yapılanların Gazze’de neden yapılmadığını sandıkta sorgulayacağı görüşünde:
Moskova Crocus terör saldırısı sonrası yakalanan Tacikistan vatandaşlarından birisinin Türkiye’den geçtiği anlaşılırken, Prof. Ünal, Batılı istihbarat servislerinin Türk-Rus ilişkilerini baltalamak istiyor olabileceği görüşünde:
Prof. Ünal’a göre, Moskova’daki terör saldırısını da dikkate alarak artık Ankara’nın Suriye politikasını kökten değiştirmesi gerekliliği ortada:
Kiev’de 2014 Meydan darbesinin hemen akabinde Neonazi yapıların harekete geçmesiyle seferber olan Kırım’ın 1954’te hediye edildiği Ukrayna’dan ayrılarak Rusya Federasyonu ile yeniden birleşmesinin 10’uncu yıldönümü. Bu yeniden birleşme 16 Mart 2014’de referandumda ezici çoğunlukla birleşmenin çıkmasının ardından Rusya Federasyonu parlamentosunun alt kanadı Duma’da yapılan oylamanın ardından 21 Mart’ta Devlet Başkanı Vladimir Putin’in imzasıyla kesinleşmişti.
Aradan geçen 10 yıllık süreçte Kırım önemli dönüşümler geçirdi. Gelişmeleri Rusya-Kırım-Türkiye İş ve Dostluk Vakfı Başkanı Yazdan Kaya ile konuştuk.
Yazdan Kaya’ya göre, Kırım halkı eşit yurttaşlık statüsüne referandum ile Rusya Federasyonu’na geri dönüşüyle kavuştu. Kaya, Kırım’ın Kiev’de 2014 darbesiyle oluşan ve faşistlerin açık saldırılarıyla gerginleşen ortamda Rusya’ya yeniden bağlanma sürecini aktarırken bugün Kırım’da 100’e yakın etnik yapının bulunduğunu ve anadilde eğitim dahil birçok sosyal hakka erişim sağlandığını açıkladı:
Kırım’ın Rusya’dan koparılıp Ukrayna’ya hediye edildiği Kruşçev dönemindeki hamleyi bir ‘peşkeş çekme’ olarak niteleyen Kaya, bölgenin Rusya’ya bağlanması ile yaşanan gelişmeleri sıraladı. Kırım Tatarları ve Müslüman topluluklar için 500’den fazla ibadethane açıldığını belirten Kaya, öte yandan hac ibadeti için de kolaylıklar sağlandığına dikkat çekti:
Yazdan Kaya’ya göre Kırım Rusya’ya bağlanmadan önce bölgedeki istihdamdan en çok faydalanan gruplar, CIA destekli paramiliter çetelerdi:
Kırım’ın mühim bir tarım bölgesi olmasına rağmen Ukrayna tarafından ihmal edildiğini vurgulayan Kaya, su sorununun ancak Rusya’nın girişimi ile çözüldüğünün altını çizdi. Öte yandan Kırım-Pekin hattının, Batılı ticaret rotalarına önemli bir alternatif oluşturduğunu söyleyen Yazdan Kaya’ya göre bu durum, Batı’nın Kırım provokasyonlarının altında yatan gerekçe:
Kırım Daimi Temsilcisi Dr. Giorgi Muradov ile yaptığı görüşmeye değinen Kaya, Kırım Tatarı iş insanlarının ve kanaat önderlerinin bir araya gelerek, Türk limanları ile Kırım limanları arasında ticari hat kurulması yönünde resmi bir mektup kaleme almaya başladıklarını aktardı:
Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasıyla birlikte Türkiye’ye doğrudan deniz seferlerinin askıya alındığını hatırlatan Kaya, Kırım Tatarı iş insanlarının bu durumu değiştirme yönündeki inisiyatifini vurguladı:
Batı’nın çıkarları doğrultusunda Kırım meselesini suistimal etmeyi denediğini belirten Kaya, Kırım halkının referandum sürecini çoktan geride bıraktığını ifade etti:
Yazdan Kaya, Kırım’da turizm alanında ciddi gelişmeler yaşandığını belirtirken, Kırım Tatarları’nın da Türkiye’yi ekonomik potansiyeli yükselen bu bölgede görmek istediklerini aktardı:
ABD’nin BM Genel Kurulu’nun açık çağrılarına rağmen 64 yıllık ambargolardan vazgeçmediği, en büyük takıntılarından birisi olan Küba devrimine karşı bir kez daha ‘kapitalist renkli devrim’ senaryoları gündeme taşındı. Antonio Guiteras termoelektrik santralindeki bakım çalışmalarının yol açtığı elektrik kesintileri iki kentte tepkilere yol acırken, sosyal medyada ‘Küba’nın özgürlük için ayaklandığı’ iddiaları ortalığı kapladı. Küba’daki ABD Büyükelçiliği hükümeti ‘protestocuların insan haklarına saygı duymaya ve Küba halkının meşru ihtiyaçlarını karşılamaya çağırıyoruz’ diye paylaşımda bulundu.
Küba Devlet Başkanı Diaz Canel, ABD'nin durumu etkileme girişimini eleştirirken, "ABD hükümetine karşı sorumlu olmak zorunda değiliz... ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüleri bizim için hiçbir şey ifade etmiyor... rapor verme yükümlülüğümüz yok” diye tepki gösterdi. Diaz Canel, Biden yönetiminin hegemonya tesisi için Küba’da yeni sömürgeci ve neoliberal restorasyon platformunu uygulamaya çalıştığını ancak başarılı olamadığını belirtti. Küba makamları ABD Büyükelçisi Benjamin Ziff'i Dışişleri Bakanlığı’na çağırdı.
ABD hükümetinin ambargo politikasının açıkça toplamsal huzursuzluk ve hükümetin devrilmesini sağlamayı içerirken, ABD Dışişleri sözcüsü Vedant Patel protestolarla alakaları olmadığını savundu. Küba Dışişleri Bakanı ABD hükümetine ‘Küba halkı için endişeleniyorsanız neden ambargoyu kaldırmıyorsunuz’ sorusunu yöneltti. Amerikalı siyasetçi Marco Rubio ise ‘Küba’ya gıda ambargosu uygulanmadığını’ öne sürdü. Sosyal medyadan
kendisine BM Genel Kurulu’nun sonuncusu geçen yıl kasım ayında olak üzere ABD’ye yaptığı ‘gıda, yakıt ve ilaç kıtlığı nedeniyle onlarca yıldır uyguladığı ticaret ambargosunu sona erdirmesi’ çağrısı anımsatıldı.
Küba’daki gelişmeleri en son şubat ortasında ülkeyi ziyaret eden eski Küba Dostluk Derneği Başkanı, gazeteci yazar Yiğit Günay ile konuştuk.
Yiğit Günay’a göre, en son 2021 yılında pandemiden kaynaklı protesto gösterilerinin yaşandığı Küba’da bu kez enerji arzındaki sorun kaynaklı tepkiler söz konusu. Küba’nın elektriini petrolle ürettiği ve yükselen küresel fiyatlar aşliğinde ABD ablukasının bu alanı etkilediğini belirten Günay, şu anda tepkilerin bir santral arızası kaynaklı olduğunu vurguladı:
Küba’daki protestolarda Batı’daki polis şiddeti yerine siyasilerin vatandaşla diyalogu tercih ettiğini vurgulayan Günay, Batı kamuoyunun ise kışkırtma ve kendine pay çıkartmak için hiçbir fırsatı kaçırmadığını anımsattı:
Dünya çapında neoliberal yazar ve siyasin sıklıkla Küba’nın ablukadan etkilenmediği iddialarına atıf yapan Yiğit Günay, bunun bir yalan olduğunu söyledi. Küba’nın ablukalar yüzünden yılda ortalama 5 milyar dolara yakın zarar ettiğini anımsatan Günay, yaptırımların bugüne kadarki toplam maliyetinin 160 milyar dolar olduğunu söyledi. Günay, ABD’nin yaptırımlardaki ısrarının arkasında Amerikalı siyasilerin seçim hırslarının da etkili olduğunu vurguladı:
Yiğit Günay’a göre her ne kadar özel sektöre sınırlı bir alan açılmış olsa da, Küba’nın tamamen kapitalizme açıldığını söylemek doğru bir çıkarım değil:
Özel sektör ve kamu gibi karşılaştırmalara dayanan tartışmaların mevcut koşullarda Küba’nın ana gündem maddesi olmadığının altını çizen Günay, Küba’yı meşgul eden esas gündem maddesinin pandemiden bu yana süren ekonomik kriz olduğunu belirtti:
Küba’da bulunan az sayıda doğal kaynak arasında yer alan nikele ilişkin dünyada fiyatlardaki düşüşün de ekonomiyi etkilediğini belirten Günay, diğer yandan yurt dışında çalışan Kübalıların ülkeye soktuğu gelirde de keskin düşüş yaşandığını ifade etti. Günay’ın paylaştığı rakamlara göre ABD yaptırımlarının genişlemesi, ithalatın yükselmesi, ihracattaki düşüş, kur politikalarındaki hata ve kamu harcamalarındaki artış faktörleri de eklenince, Küba’daki ekonomik kriz ciddi bir probleme dönüştü:
Küba’da yaşanan tartışmalarda başbakan tarafından hükümet adına özeleştiriler yapıldığını ve üç bakanın görevden alındığını aktaran Yiğit Günay’a göre Küba’nın acilen çözmesi gereken sıkıntı, beş yılda yüzde 50 oranında düşen gıda üretimi:
Dünyada Küba’ya yönelik baskıların bir ayağının da enformasyon alanında olduğunu vurgulayan Günay, İspanya’da yargı baskısıyla karşılaşan meslektaşına dayanışma mesajı gönderdi:
From the publisher's feed

66 Listeners

67 Listeners

21 Listeners

0 Listeners

14 Listeners