GZT Podcast

GZT Podcast

By GZTNews
Download on the App Store

GZT Podcast episodes

  • Ramazan Yazıları 18 - Faruk Beşer - Oruç Muhasebesi
    Herkese merhabalar. Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Gerçek Hayat Dergi’nin sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinliyorsunuz. Bugün hicri takvime göre 18 Ramazan 1441 Miladi takvime göre ise 11 Mayıs Pazartesi. Ramazan ayı boyunca muhtelif yazarlardan en güzel ramazan yazılarını sizlerle buluşturuyoruz. Ramazan ayının Alem-i İslam’a ve bütün dünyaya sağlık, sıhhat, esenlik ve güzellikler bahşetmesini diliyoruz.
    Bugünkü yazımız Faruk Beşer’in, 31 Mayıs 2019 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi’nde “Oruç Muhasebesi” başlığıyla yayınlanan yazısı. Bakalım ne demiş Faruk Beşer.
    Gazali’nin İhya’sından ‘Orucun sırları’ bahsini Ramazanın sonuna doğru bir kez daha okudum. Araya bazı açıklayıcı cümleler de koyarak onun söylediklerini özetlemek istiyorum. Eminim ki, onun söyledikleri bizim söyleyeceklerimizden daha faydalıdır.
    Hadisi şerifte sabır imanın yarısıdır, denmiş, oruç da sabrın yarısıdır buyurulmuştur. Buna göre oruç başlı başına imanın dörtte birine denk demektir. Kuranıkerim ifadesiyle ‘sadece sabırlılar ecirlerini hesapsız olarak alacaklardır’ (Zümer 10) buyrulduğuna göre oruçlunun ecrinin/ücretinin ne kadar büyük olduğu anlaşılmış olur.’
    Buna rağmen ne yazık ki, bugün oruç tutabilecek pek çok mümin sırf tembellik, belki biraz da iman zaafı sebebiyle oruç tutmadı. Buna karşılık oruç tutmama özrü bulunan pek çok insan da özrüne rağmen oruçtan mahrum kalmayı büyük bir kayıp saydı ve oruç tutu.
    Şu kuralı bir kez daha hatırlayalım: Bir mümin mazereti yokken oruç tutmazsa, İslam’ın en temel ibadetlerinden birini terk etmiş olmakla büyük bir günah işlemiş olur. Ama oruç tutmamayı açıktan yapar ve bunu herkese göstermekte bir sakınca görmezse bu hali bir bakıma orucu hafife alma ve meydan okuma anlamına gelebileceği için küfre kadar gidebilir. Görünen o ki, bu durum gittikçe daha büyük bir fitne ve musibet halini aldı. Oysa müminin oruca ve oruç tutanlara saygı için açıktan oruç yememesi bile ona bir sevap ve değer kazandırır.
    Zamanımızın en büyük musibetlerinden biri, haddinden fazla yemek yemedir. Bunu bir hadisi şerife dayanarak bazılarının normalin yedi kat fazlasını yedikleri şeklinde anlayabiliriz
    Gazali orucu üçe ayırır:
    ‘1.Avamın orucu, 2.Havassın/seçkinlerin orucu, 3.Havassın da havasının/seçkinlerin de seçkinlerinin orucu. Avamın orucu yemeden içmeden ve cinsel ilişkiden kendisini tutmadan ibarettir. Havassın orucu; buna ilave olarak gözünü kulağını, dilini elini ve diğer organlarını da her türlü günahtan korumadır. Havassın da havasının orucu; bunlarla beraber kalbini dahi her türlü kötü düşüncelerden koruyup onu sadece Allah’ı düşünmekle meşgul etmedir. Bu dereceye yükselmiş insanlar başka düşüncelere daldıklarında oruçlarının bozulduğunu var sayarlar’.
    Bir önceki yazımızda Müslümanların derecelerinden söz etmiştik. Gazali’nin bu söyledikleri onu çok daha güzel açıklamaktadır.
    ‘Beş şey orucu bozar: Yalan gıybet, nemime/laf taşıma, yalan yere yemin etme, şehvetle bir harama bakma’ anlamındaki hadisi şerifi de böyle sevabın gitmesi şeklinde anlamak gerekir. Bunları yapan mümin orucunu tutmuş ve oruç onun üzerinden düşmüş olur ama sevabı kalmaz, havas için bu oruç, oruç sayılmaz. Bunların orucu bozması, orucun sevabını gidermesi anlamındadır. Hatta gıybetin yapıldığı bir ortamda susmak bile haramdır, çünkü susan da onu konuşan gibi olmuş olur.
    Bu sebeple ‘nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından kendilerine kalan sadece açlık ve susuzluktur’ buyrulmuştur....
    Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Gerçek Hayat Dergi’nin sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinlediniz. Bugün sizlerle Faruk Beşer’in, 31 Mayıs 2019 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi’nde “Oruç Muhasebesi” başlığıyla yayınlanan yazısını paylaştık. Bir sonraki podcastimizde görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.
    7 min
  • Ramazan Yazıları 17 - Samiha Ayverdi - Bir kısa Ramazan alıntısı...
    Herkese merhabalar. Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Post Öykü’nün sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinliyorsunuz. Bugün hicri takvime göre 17 Ramazan 1441 Miladi takvime göre ise 10 Mayıs Pazar. Ramazan ayı boyunca muhtelif yazarlardan en güzel ramazan yazılarını sizlerle buluşturuyoruz. Ramazan ayının Alem-i İslam’a ve bütün dünyaya sağlık, sıhhat, esenlik ve güzellikler bahşetmesini diliyoruz.
    Bugünkü yazımız Samiha Ayverdi’nin, İbrahim Efendi Konağı kitabı 102-104 sayfalarından ufak bir alıntı. Bakalım ne demiş Samiha Ayverdi.
    “İstanbul şehrinde ramazan, toplar, davullar ve manilerle karşılanmadan çok evvel hazırlığı başlardı. Çamaşır yıkanır, ütü yapılır, tahtalar fırçalanır, evler temizlenir, kilerler elden geçer, iftarlıklar sahurluklar raflara dizilir; çarşı pazar işleri, biçki dikiş meseleleri bir düzene bağlanırdı.
    İbrahim Efendi'nin konağında da ramazana giriş, şehrin mutad görenek ve geleneğine uygun çizgiler içinde cereyan ederdi. Sıra sıra beş altı leğenin başında güle şakalaşa köpüklü sularda güreşen genç halayıklar, sabahın erken saatlerinde başladıkları çamaşırı akşama doğru bitirip işten çıkınca, çamaşıra girmemiş kapı yoldaşları onları bir tarafa çekerek günlük işlere sokmaz, sıcak su içinde pembeleşip yumuşayan ellerine, mevsimine göre şerbet, limonata vererek ya da önlerine tepsi tepsi kuru yemiş getirerek ikram ederlerdi.
    Ertesi gün üç dört masada birden başlayan ütü, geç vakitlere kadar devam eder; bir yanda da önünde dikiş sepetiyle oturan yardımcı bir kalfa, eksik düğmeleri, sökükleri, yırtıkları diker, bu iş de bittikten sonra, sıra çamaşırların aynlıp yerlerine yerleştirilmelerine gelir, böylelikle de çamaşır faslı tamam olmuş olurdu.
    Kiler işine gelince, evin temizliği kadar belki daha da teferruatlı ve müşkül iş, zahire deposu kadar zengin olan kilerin temizliğiydi. Zira kiler denen o uçsuz bucaksız taş odalarda neler yoktu? Bir zamanlar Varna'dan Köstence'den çekimlerle gelen yağların, pekmezlerin yerine, şimdi Halep'in, Trabzon'un, Vakfıkebir'in fıçı fıçı yağları. Balkan kaşerleri, kızanlık tulum peynirleri, kazeviler dolusu Mısır pirinçleri, dağlar gibi yığılmış kelle şekerler, çuvallarla sabunlar, hevenk hevenk tavanda asılı kışlık soğanlar, siyah ve yeşil zeytin fıçıları; eskiden Kazan'dan Eflak ve Boğdan'dan gelen zahireler yerine şimdi Suriye'nin Trablusgarp'ın, Bağdat'ın ve Anadolu vilayetlerinin türlü türlü mahsulleri hep bu kilerlerin, sanki ot gibi kendi kendine üreyip tükenmek bilmeyen muhteviyatı arasında idi. Sandık odalarının yonca, çiçek ve sabun kokusuna karşılık, kilere başımızı uzattığımız zaman genzimiz yağ, peynir, pastırma, sucuk, turşu ve salamura karışımı bir kokuyla gıdıklanır, biraz da yanar gibi olurdu.
    Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Post Öykü’nün sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinlediniz. Bugün sizlerle Samiha Ayverdi’nin, İbrahim Efendi Konağı kitabı 102-104 sayfalarından ufak bir alıntı paylaştık. Bir sonraki podcastimizde görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.
    6 min
  • Ramazan Yazıları 16 - İsmet Özel - Medeniyet ve Ramazan’a dair
    Herkese merhabalar. Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Cins Dergi’nin sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinliyorsunuz. Bugün hicri takvime göre 16 Ramazan 1441 Miladi takvime göre ise 09 Mayıs Cumartesi. Ramazan ayı boyunca muhtelif yazarlardan en güzel ramazan yazılarını sizlerle buluşturuyoruz. Ramazan ayının Alem-i İslam’a ve bütün dünyaya sağlık, sıhhat, esenlik ve güzellikler bahşetmesini diliyoruz.
    Bugünkü yazımız İsmet Özel’in, 30 Ağustos 1978’de Yeni Devir Gazetesi’nde, “Medeniyet ve Ramazan’a dair” başlığıyla yayınlanan yazısı. Bakalım ne demiş İsmet Özel.
    Ramazan Müslüman için bir yoğunluk dönemidir. Bütün bir yıl özlemi çekilen bir zaman parçası olması düşünülür Ramazan’ın. Ama yaşadığımız medeni çerçeve bize Ramazan’ı ne zihni melekelerimiz ne yoğunlaşmış İslâmi titizliğimiz açısından gerçek anlamıyla yaşatmıyor. Hayatımıza Müslümanca ihsaslarımızı körletecek unsurlar sokmuş medeniyet. En çok Ramazan aylarında hissediliyor bu.
    Birkaç mahya, teravih namazları, pide güllaç gibi bazı işaretleri var günümüz Ramazanı’nın. Lâkin bu işaretler, bilhassa büyük şehirlerde, köşeye sıkıştırılmış bir geleneğin işaretlerinden öte bir etkinliğe sahip değil. Ramazan, günümüz Müslümanları tarafından birçok şeyi yeni baştan düşünme için bir fırsat olarak değerlendirilmiyor; gelen ve geçen bir “ay” o da, üstelik ne zaman gelip ne zaman gittiğinde bile ortak görüş sahibi değil Müslümanlar.
    Ramazanlarımızın İslâmı açıdan yetersiz donatımda bulunuşu
    Bir yanda medeniyet, bir yanda Müslümanlar var. Her ikisi de Ramazan için müsbet hali canlı tutmuyorlar. Belki Müslümanlar kabahati medeniyete yüklüyor; ama gerçekten öyle mi? Yaşadığımız hayat bu, öyleyse içinde bulunduğumuz durum kaçınılmazdır; madem İslâm dışı ve düşmanı bir medeni yapı içindeyiz, bunun kaçınılmaz sonucu Ramazanlarımızın İslâmı açıdan yetersiz donatımda bulunuşudur, diyebilir miyiz?
    Diyemeyiz, bana kalırsa. Sağlıklı bir İslâm cemaati meydana getirmek ve bu vasıtayla Ramazan'ı ve bütün zamanları İslamca en uygun, en yeterli biçimde kullanmak için Müslümanlar dışındaki bazı insanlar özel ortam hazırlığı yapmayacaklar elbet. Müslümanlar kendileri o ortamı doğuracaklar, besleyecekler ve hâkim kılacaklar zamana ve mekâna.
    Ramazan geldi diye hepimize ferdî endişelerimizin ötesinde bir canlanma doğdu mu?
    Zamanı ve mekânı biz Müslümanlar kendi ölçülerimizle bir anlama kavuşturduk mu? Yani, bugünkü medeniyetin “zaman” anlayışının sınırlarını yarıp, bunu İslâmi bir temelde yeniden edindik mi? Zamanı kullanırken bizim Müslüman olarak herhangi bir kâfirden farkımız yoksa, elbet Ramazan'ı bir yoğunluk dönemi, İslâmi titizliğin bir bahçesi olarak kavrayamaz, yaşayamayız. Bakın ne dedim? Zamanı kullanmak! Bu ibarede modern çağın endişelerinin kokusunu duymuyor musunuz? Müslüman zamanı kullanır mı acaba, yoksa zaman içinde bir durum ve tavır mı alır? Sözgelimi, ikindi vaktinin bir bölümünü namaz kılmak için mi kullanıyorsunuz, yoksa ikindi girince namaz kılmayı mı düşünüyorsunuz?
    Ve mekân... Kılık kıyafetlerimizden el hareketlerimize kadar kapladığımız yerde takındığımız tavır. Bütün bunlar Müslümanca bir hayatın kasıtlı sonuçları mı, yoksa bizi mecbur tuttukları bir mekânı biz kendimizinmiş gibi kabul ederek mi yaşıyoruz? Ramazan geldi diye hepimize ferdî endişelerimizin ötesinde bir canlanma doğdu mu? Samimiyetle cevap verin. Kendi yüreğimizi bir başka yüreğe açarak başlattığımız bir zaman, ve bu yüreklerin bir konaklama yeri olacak bir mekân...
    Ramazan’ı folklorik hüviyetinden kurtarmak ve onu Müslümanların anlamıyla zenginleştirmek elimizdedir, şartların elverişsizliği bazı şeylerden kaçmak için bahane olarak kullanılsa bile...
    Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Cins Dergi’nin sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinlediniz. Bugün sizlerle İsmet Özel’in, 30 Ağustos 1978’de Yeni Devir Gazetesi’nde, “Medeniyet ve Ramazan’a dair” başlığıyla yayınlanan yazısını paylaştık. Bir sonraki podcastimizde görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.
    6 min
  • Ramazan Yazıları 15 - Sezai Karakoç - Oruç da acıkır...
    Herkese merhabalar. Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Ketebe Yayınları’nın sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinliyorsunuz. Bugün hicri takvime göre 15 Ramazan 1441 Miladi takvime göre ise 08 Mayıs Cuma. Ramazan ayı boyunca muhtelif yazarlardan en güzel ramazan yazılarını sizlerle buluşturuyoruz. Ramazan ayının Alem-i İslam’a ve bütün dünyaya sağlık, sıhhat, esenlik ve güzellikler bahşetmesini diliyoruz.
    Bugünkü yazımız Üstad Sezai Karakoç’un, Sütun' adlı kitabında yer alan 'Oruç da Acıkır' başlıklı yazısı. Bakalım ne demiş Sezai Karakoç.
    Oruç, hiç gecikmeden, yolunu şaşırmadan, tam saatinde, dinç ve genç, tarihin dinamizmini de özünde gaybın bir üfleyişi gibi taşıyarak geldi. Mademki geldi, onu iyi tanımak gerek.
    Oruç, boş bir çerçeve olarak veya bir mevsim gibi sadece tabiatın bir parçası olarak gelmedi. Tarihin bir parçası olarak geldi.
    Dolu geldi. Kendindekini boşaltacak. Giderken de dolu gidecek. Dolu gitmeli.
    Her yılın orucu, büyük "oruç kitabı"na, sabırla ve meleklerin üslubuyla işlenmiş bir sayfa, bir yaprak gibi eklenir.
    Taşların, ağaç kovuklarının, toz zerrelerinin bile, en keskin bir hafızayla şahitlik yapacağı büyük Hesap Gününde, şüphesiz, "oruç kitabı", en büyük şahitler arasında, dosyasında en çok belge bulunduran suç ve sevap araştırıcıları arasında görünecektir.
    Demek ki, oruç, çağımıza, göklere mahsus nişanlarla donanmış büyük ve yetkili bir şahit olarak geliyor ve geldi.
    Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su
    Siz sanmayın ki, oruçta yalnız siz susar, siz acıkırsınız. Oruç da susar, oruç da acıkır. Çünkü: Oruç da canlıdır. Sizin gibi. Hatta sizden fazla. Çünkü: Onda, ölümün eriteceği et ve kemik de yok. İnsan, sağken bile ölüme karışıktır. Biz, hayatla ölümün karıştığı bir terkibiz. Sağken, hayat ölüme baskındır ve ölümü kullanır. Sonra yaşlandıkça, ölüm güçleri yavaş yavaş artar ve ölüm yüzdesi, hayat yüzdesinin üstüne çıkar bir gün. İşte o gün ölmüşüzdür, ölüm hayatı kullanmaya başlamıştır. Toplum yaşayışında da böyle. Ecel olarak gelen ölüm, bu hayat-ölüm çatışmasını kesin bir sonuca bağlar. Ama oruç yüzde yüz diri, saf olarak diridir. Net diridir, insan gibi brüt değildir.
    Bizden daha canlı, bizden daha cıvıl cıvıl olan bu gök varlığı orucun susadığı su, acıktığı yemek nedir öyleyse? Şairin, şair için dediği:
    Cins şaire mahsus yiyecekler.
    Deniz yosunları mavilik medüzaları tarzında,
    Oruca, gök şahidi oruca mahsus besinler,
    Yükseltilen dualar, derinleşen secdeler,
    Kur'an sesiyle aydınlanan ikindiler,
    Allah adıyla diriltilen geceler. diyebiliriz belki.
    Evet. Oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur'an sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı giyindiği, Allah adının yükseltilmesi, yani cihattır.
    Ve orucun da iftarı vardır. Oruç müminin kalbinde iftar eder. Onun sofrasında, işte saydığımız, göğe mahsus yiyecekler bulunur.
    Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir
    Yalnız, insan orucu özlemez, oruç ise insanı özler. Ramazan ayı gelince sıla-ı rahim edenler gibi, meleklerin bile önünde eğildiği insana koşar. Oruç, insana acıkır ve koşar gelir.
    Oruç geldi, öyleyse oruca yemek taşımalı, su sunmalı, orucun lambasını yakmalı, örtüler atmalı üzerine ki geldiğinden daha zengin gitsin. Verdiğinden daha çok alsın. Yanına gideceği eski oruçlara katacağı, söyleyeceği çok şeyler bulunsun. Çağımız Müslümanlarının portresini eski çağ müminlerinin portrelerinin yanına çizecek ya, bizim öyle bir portremizi çizsin ki, ilerde gün olur ki, o portreyi bize gösterirler, utanmayalım o zaman ondan.
    Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir. Giderken, bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç şey katılmalı.
    Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Ketebe Yayınları’nın sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinlediniz. Bugün sizlerle Üstad Sezai Karakoç’un, Sütun' adlı kitabında yer alan 'Oruç da Acıkır' başlıklı yazısını paylaştık. Bir sonraki podcastimizde görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.
    7 min
  • Yoksulluğun temiz Türkçesi Sadri Alışık...
    Yoksulluk, Yeşilçam’da yapıldığı gibi tertemiz bir Türkçe ile anlatılan bir şey değildir. Kirli bir Türkçe gerektirir. Üzülmek buralarda kabadır. Uzun bir monolog ile değil, “böyle gelmiş böyle gider”e çalan bir teslimiyetle dile gelir. Nadiren bir monoloğa dönüşür. Genellikle birkaç cümleyi geçmeyen iç geçirmeler, dert yanmalara varır.
    6 min
  • Ramazan Yazıları 14 - Zekeriya Kurşun - Ramazan kültürü: Eski ve yeni kavramlar
    Herkese merhabalar. Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Nihayet Dergi’nin sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinliyorsunuz. Bugün hicri takvime göre 14 Ramazan 1441 Miladi takvime göre ise 07 Mayıs Perşembe. Ramazan ayı boyunca muhtelif yazarlardan en güzel ramazan yazılarını sizlerle buluşturuyoruz. Ramazan ayının Alem-i İslam’a ve bütün dünyaya sağlık, sıhhat, esenlik ve güzellikler bahşetmesini diliyoruz.
    Bugünkü yazımız Zekeriya Kurşun’un, 11 Haz 2018’de, Yeni Şafak Gazetesi’nde “Ramazan kültürü: Eski ve yeni kavramlar” başlığıyla yayınlanan yazısı. Bakalım ne demiş Zekeriya Kurşun.
    İbadet ayı olan Ramazan, orucu ile insanı ve insanlığı keşfettirir. Hidayet kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu ay olması hasebi ile de “akletmek, düşünmek ve keşfetmek” için o yüce kitabı, usulünce daha fazla okutur ve anlamaya sevk eder.
    Ramazan, aynı zamanda mutlak bir paylaşım ayıdır. İnsandaki ihtirası törpüler, imkanı ve gücü oranında başkaları ile maddi ve manevi paylaşımı öğretir. Sonunda, kültürümüzde, bu kutlu günler bir kere daha yaşanır mı bilinmez diye, “İnşallah bizden hoşnut olmuştur” duasıyla uğurlanır.
    Ramazan aynı zamanda bir kültür ayıdır. Bütün Müslüman toplumlarda -ibadet hariç- farklı geçer Ramazanlar. Mesela Türkler, İslamiyet’i benimsedikten sonra, ibadetlerini İslami kuralların öngördüğü şekilde yaparken; gündelik hayatta yer alan bir de dini, özellikle de Ramazan kültürü geliştirmişlerdir. Ama ne kadar iç içe olursa olsun, zorunlu ibadet ile, bunun yanında gelişen dinî kültürü birbirine karıştırmamışlardır. Bunun en bariz örneği, herkese açık olan cami ile farklı meşreplere hitap eden tekkenin ayrı tutulmasıdır. Türk kültüründe, Hz. Peygamber’i anlatan en etkileyici metinlerinden olan Süleyman Çelebi’nin mevlidi, genellikle camilerde; musıkişinas mevlithanlar tarafından okunmasına rağmen; hiçbir zaman Kur’an’ın yerine konulmamıştır.
    Son yıllarda ülkemizde yeni bir Ramazan kültürünün geliştiğinde şüphe yoktur. Elbette yeni bir çağda, yeni bir yaşama tarzı ve yeni ihtiyaçlar ile gelişmeliydi Ramazan kültürü. Öyle de oldu. Çarşı, pazarlar, cadde ve sokaklar, salonlar, alanlar, yeni imkan ve anlayışlar ile Ramazan’ı yaşıyor. Bütün bunlar, bir gün ya kalıcı olup kültürel bir mirasa dönüşecek veya yeni şeyler ile yer değiştirip, unutulacaktır. Gelecek nesillerden beklenen ise bu deneyimlere ibadet değil, kültür tarihinin bir öğesi olarak bakmalarıdır.
    Peki biz geçmişten gelen birikime nasıl bakıyoruz?
    ESKİ KAVRAMLAR
    Günümüzde maalesef Ramazan kültürü konusunda bilgi ve kavram karmaşası yaşanmaktadır. Bu yüzden herkes bid’atını, hurafesini ve hatta keşif ve icadını eski kavramlara; özellikle Osmanlı dönemine dayandırmayı marifet saymaktadır. Oysa şimdilerde bilinmeyen bazı Ramazan kavramlarını gözden geçirip, bugünkü uygulamalar ile kıyaslayarak, bunların eskiyi ihya mı, yeniden inşa mı olduğunu anlamak mümkündür.
    Osmanlı asırlarında Ramazan ayının girmesi müneccimbaşının hesapları ile takip edilirdi. Ayı görmek (ru’yet-i hilal) mümkün olmazsa; hesap devreye girerdi. Ramazan’ın girdiğine şüphe kalmayınca da kadı ilamı ile ilan edilir ve meşihat tezkeresiyle kayıt altına alınırdı. Nitekim, Kadir Gecesi’nin ilanı, bir Osmanlı kültürü olarak Hırka-i Şerif ziyaretinin başlatılması da bu hesaba bağlıydı.
    ...
    Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Nihayet Dergi’nin sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinlediniz. Bugün sizlerle Zekeriya Kurşun’un, 11 Haz 2018’de, Yeni Şafak Gazetesi’nde “Ramazan kültürü: Eski ve yeni kavramlar” başlığıyla yayınlanan yazısını paylaştık. Bir sonraki podcastimizde görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.
    8 min
  • Ramazan Yazıları 13 - Yusuf Kaplan - Ramazan’ın atları ve okları...
    Herkese merhabalar. Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Gerçek Hayat dergisinin sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinliyorsunuz. Bugün hicri takvime göre 13 Ramazan 1441 Miladi takvime göre ise 06 Mayıs Çarşamba. Ramazan ayı boyunca muhtelif yazarlardan en güzel ramazan yazılarını sizlerle buluşturuyoruz. Ramazan ayının Alem-i İslam’a ve bütün dünyaya sağlık, sıhhat, esenlik ve güzellikler bahşetmesini diliyoruz.
    Bugünkü yazımız Yusuf Kaplan’ın, 27 May 2019’da, Yenişafak Gazetesi’nde “Ramazan’ın atları ve okları” başlığıyla yayınlanan yazısı. Bakalım ne demiş Yusuf Kaplan.
    Kutlu Kitabımız’da “Ramazan” ya da “Ramazan orucu” gibi isimlendirmeler yapılmaz. Oruç âyetinde doğrudan “Ramazan ayı / şehr-i Ramazan” nitelemesi yapılır.
    Ramazan ayı, benzersizliğini ve bu benzersizliğinden kaynaklanan “gücünü” sadece oruç tutanlara değil, oruç tutmayanlara da hissettiren, gösteren çok katmanlı bir varoluş iklimidir.
    RAHMET KANATLARI VE BÜTÜNLEŞME MEVSİMİ
    Bu açıdan Ramazan ayının bahşettiği iklimi ve havayı, oruç tutan-tutmayan, inanan-inanmayan herkes farklı ölçülerde de olsa bizatihî solur, yaşar, tecrübe eder...
    Ramazan’ın havasını ve oluşturduğu biliş, oluş ve varoluş, diriliş ve arınış yolculuğunu yalnızca insanlar yaşamaz iliklerine kadar; bütün varlıklar da yaşar kendilerince...
    Ramazan’ın bütün varlığı kucaklayan varedici ve diriltici mevsimi, Rahman’ın rahmet kanatlarını bütün varlıklar üzerine gerdiği bir bütünleşme mevsimidir aynı zamanda.
    SADECE KEŞİF DEĞİL, MÜKÂŞEFE YOLCULUĞU...
    Bu ayın gelişi de, gidişi de, etkisini belirgin bir şekilde herkese hissettirir.
    Bu iklimin tıpkı her iklim gibi bir başı ve sonu var; bu iklimde yapılan oruç tutma amelinin de bir başı ve sonu var.
    Ama bu kutlu ayda görünüş itibariyle bir başı, başlangıcı olsa da, gerçekte sonu olmayan bambaşka bir fenomenle karşı karşıyayız: Bu fenomen, bu kutlu ayın kanatlandırıcı bir yolculuk ayı, bir keşf, bir varoluş, bir diriliş, kısacası, bir mükâşefe yolculuğu mevsimi olmasıdır.
    İnsanoğlunun dünyadaki ömrü boyunca süren, hatta öldükten sonra da başka merhaleler kazanarak devam eden, Ramazan ayını benzersiz kılan belki de en önemli özelliklerinden biri işte bu çok katmanlı, çok boyutlu, çok sonuçlu yolculuk: Bu dünya hayatı boyunca bitmeyen, sonraki hayatımızda da sürgit devam eden hakikat yolculuğu...
    RAMAZAN’IN BEYAZ ATLARI...
    İnsan, Ramazan ayının başlamasıyla birlikte adeta bir beyaz ata biner ve bu beyaz atla tarifsiz haritalar çizer, tarifi imkânsız varoluş ve diriliş coğrafyalarında, biliş ve oluş kıtalarında, varlığın, hakikatin ve varoluşun mânâ sırlarında ve sınırlarında dolaşır, derûnî bir keşf ve mükâşefe yolculuğuna çıkar...
    Gzt podcast ekibinin hazırladığı, Gerçek Hayat dergisinin sponsoru olduğu “Ramazan Yazıları” podcast’ini dinlediniz. Bugün sizlerle Yusuf Kaplan’ın, 27 May 2019’da, Yenişafak Gazetesi’nde “Ramazan’ın atları ve okları” başlığıyla yayınlanan yazısını paylaştık. Bir sonraki podcastimizde görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.
    8 min
  • Ülkeme borcumu nasıl öderim?
    Altmış üç yıllık hayatımın üçte ikisini üç harekete adadım: Fikrî yönden Bilim Sanat, siyasi yönden Millî Görüş, iktisadi yönden MÜSİAD. Bilim Sanat, bizim talebelik yıllarımızdaki topyekûn medeniyet muhasebemizin eseriydi. Okuduğumuz üniversitelerde Müslüman olmanın anlamlı bir yeri yoktu. Kitaplar, atalarımızı dünya tarihinde en alt ve karanlık noktalara yerleştiriyordu. (Sadece bizi değil tabii; Hind, Çin ve Batı-dışı tüm dünyayı...) Bu gerçekten böyleyse, efendilerimizin önünde el bağlayıp, peşlerinden gitmeliydik. Değilse, o zaman kim ve ne olduğumuzu, daha da mühimi, ne olabileceğimizi ispat etmeliydik. Hareketin nüvesi, benden birkaç yaş küçük gençler tarafından İstanbul Erkek Lisesi’nde oluşmuştu. Ben onlara Boğaziçi’nde katıldım.
    16 min
  • Hakikat bu coğrafyada yeniden parlayacak mı?
    Bunama emareleri gösterip arada bir sabuklayan ihtiyar Avrupa’ya mahsus postmodern şartlanmaları bir an olsun bir kenara bırakalım ve şu soruya cevap vermek üzere kendimize dönelim: Hakikat bu coğrafyada yeniden parlayacak mı?
    7 min

About GZT Podcast

From the publisher's feed

Dijital medyaya yeni bir soluk!