Antik Yunan dünyasında ölüm algısı, modern batı düşüncesindeki "cennet-cehennem" dikotomisinden ziyade, trajik bir "kaçınılmazlık" ve "gölgeleşme" fikri üzerine kuruluydu. Yunan insanı için ölüm, bir sondan ziyade, varoluşun nitelik değiştirdiği kasvetli ve neşesiz bir süreçti. İnsan öldüğünde bedeni geride kalır, "psikhe"si ise bir duman veya gölge gibi yeraltına süzülürdü. Bu ruhların duyguları, anıları ve fiziksel güçleri yoktur; sadece birer "yankı"dırlar.
Yunanlar ölümün kendisinden hoşlanmasalar da ölme biçimine büyük bir felsefi ve toplumsal anlam yüklemişlerdir. Özellikle savaşta, toplum için ve genç yaşta ölmek "ebedi şan" (kleos) getirirdi. Yaşlanıp güçten düşerek ölmektense, en güçlü çağında bir ideal uğruna ölmek, ismin sonsuza dek yaşamasını sağlardı. Mezarlar, ölünün hatırasını canlı tutmak için birer araçtı. Yunanlılar için gerçek ölüm, unutulmaktı. Bu yüzden mezar taşlarında ölü genellikle en sevdiği aktiviteyi yaparken (bir kitaba bakarken, köpeğiyle oynarken) tasvir edilirdi.
Hades ise, yalnızca "yeraltı dünyasının kötü kralı" değil; varoluşun sonunu, görünmezliği, zenginliği ve adaletin kaçınılmazlığını temsil eden çok katmanlı bir figürdür. Hades ismi Yunanca "A-idēs" (Görünmez olan) kökünden gelir. Titanomahi (Titanlar Savaşı) sonrası evren paylaşıldığında, Zeus gökyüzünü, Poseidon denizleri, Hades ise yer altını almıştır.
Yunan mitolojisindeki en "sadık" ve kurallara uyan tanrıdır. Diğer tanrılar gibi dünyevi işlere karışmaz; onun tek görevi, ölülerin ruhlarının geri dönmemesini sağlamaktır.
En önemli miti Persephone’nin Kaçırılması’dır. Bu hikaye sadece bir kaçırılma değil, tarım ve bereketin (Demeter) ölümle olan döngüsünü, yani yaşam-ölüm-yeniden doğum döngüsünü simgeler.
Yer altı sadece ölülerin değil, madenlerin ve değerli taşların da yeridir. Bu yüzden "Plouton" (Zenginlik Veren) adıyla da anılır. Bu, ölümün aynı zamanda toprağın bereketiyle bağını kurar.
Homeros için Hades, her şeyden önce yaşayanların dünyasından kesin çizgilerle ayrılmış, güneşsiz ve kasvetli bir yerdir. Homeros’ta Hades, "güçlü", "acımasız" ve "insanlardan nefret eden" bir tanrıdır. O, Zeus’un yeraltındaki karşılığıdır; bu yüzden sıklıkla "Zeus Khthonios" (Yer Altı Zeus'u) olarak anılır. Homeros evreninde ölümden sonra ruhlar (psykhai), birer gölge (skia) gibi Hades'e iner. Bu ruhların bilinçleri yoktur, güçsüzdürler ve sadece kurban kanı içtiklerinde geçici olarak dünyevi anılarını hatırlarlar. Odysseia'nın 11. bölümü (Nekyia), Hades coğrafyasının temelidir. Burası dünyanın batı ucunda, Okeanos nehrinin ötesinde, Kimerlerin karanlık ülkesindedir. Burada asfodel çayırları (sıradan ruhlar için) ve ceza alanları bulunur.
Hesiodos, Hades'i evrenin mimarisinin ve düzeninin (Cosmos) ayrılmaz bir parçası olarak ele alır. Hades ölülerin yeriyken, Tartaros tanrıların düşmanlarının (Titanlar) hapsedildiği, yerin çok daha derinindeki bir uçurumdur.
Hesiodos, Hades'in bir sarayı (domos) olduğunu ve bu sarayın kapısında elli başlı (daha sonraki anlatılarda üç başlı) dehşet verici köpek Kerberos'un beklediğini anlatır. Kerberos, içeri girene nazik ama dışarı çıkmaya çalışana parçalayıcıdır; bu da ölümün geri dönülemezliğini simgeler.
Hesiodos, tanrıların üzerine yemin ettiği Styx nehrine geniş yer ayırır. Hades’in krallığındaki bu nehir, tanrılar arasındaki hiyerarşiyi ve adaleti sağlayan bir kozmik mühürdür.
Antik Yunan mitolojisinde ölüler diyarına inip oradan sağ salim dönmek, bir ölümlü için kahramanlığın, bir tanrı için ise doğaüstü gücün en üst mertebesidir. Hades'e gidiş genellikle sembolik bir ölümü, geri dönüş ise yeniden doğuşu ve bilgeliği temsil eder. Persephone, Hermes, Dionysos Hades’e inip geri dönebilen tanrılardır. Ayrıca Herakles, Theseus, Orpheus ve Odysseus da gidip geri gelen kahramanlardır.