
Sign up to save your podcasts
Or


John Berger soruyor: "Bir resim ne zaman biter?", Bir Zamanlar Bir Resimde metninde, bunun ve birçoğunun cevabını arıyor.
Berger, okurlarına yalnızca günü, zamanı, yaşamı hissettiren metinler değil; sanatı anlama ve okuduğuyla bir olma hali de sunuyor. Onu Türkiye’de kurduğu dostluklardan, resim sanatı ile ilgili düşüncelerinden, önce BBC’de yayınlanan daha sonra kitap haline gelen Görme Biçimleri’nden, hasılı ürettiklerinden tanıyoruz.
John Berger, etrafımızı kuşatan “şeyler”e başka bir gözle bakıyor. Heidegger’in var olma sorunu ile ilgili fikirleri ve Şeker Ahmet Paşa resmi arasında bağıntı kurması belki de biraz bununla alakalı. Ona göre Ressam, Heidegger’in ifadesiyle “uzaklığın yakınına” geliyor. Bu kez, onun resim üzerine düşüncelerini ifade ettiği, bir resmin inceliklerinin, derinliklerinin ne olduğunu belirttiği Bir Zamanlar Bir Resimde, Ses Olsun, dedik.
Keyifli dinlemeler!
53 yaşındaki bir kadının, 28’indeki bir kadına söyleyeceği bir şey var, kadınların birbirinden öğreneceği çok şeyin küçük ama pek önemli bir kısmı: Hayatının kontrolü insanın kendinde olmalı, bunun için insan sorgulamayı hiç bırakmamalı. Bu hafta, Sine Ergün’ün kaleminden sıcak, bilge bir sohbet Ses Olsun istedik, ‘Neden ve Ne İçin’ yayında. Keyifli dinlemeler!
Bu kez, edebiyatın pek çok dalında ürettikleriyle okurlarına eşsiz bir miras bırakan Yaşar Kemal'in bir röportajı Ses Olsun dedik. Onun büyük bir incelik ve ustalıkla edebiyata dahil ettiği röportaj türü, edebiyatın sınırlarının ne kadar geniş, derinliğinin ne ölçüde büyük olduğunu gösteriyor bize. Yaşar Kemal'in yazdıklarını okurken dilimizde kalan o masalsı tat, röportajları ile bizi başka bir yere çekiyor: Sokağa, insana.
Dileriz bu metni dinlerken Haliç'teki balıkçıların kayıklarına misafir olmuş, Eminönü'ndekilerle ahbaplık etmiş hissedersiniz.
Öykünün ikinci yarısı yayında.
İç savaşlar, iklim değişikliği, petrol canavarları, umut arayışları… Göçün birçok sebebinin ardında gözyaşları, acı ve karanlık var. Fawaz Husên, Atmaca adlı öyküsünde, iki dostun göçten yıllar sonra kavuşmasını öyle sıcak anlatıyor ki yaşanan acı, derinden bir mutlulukla karışıp hüzünlü bir gülümsemeye dönüşüyor okuyanın yüzünde. Bakalım dinleyen için de öyle olacak mı?
Bu hafta Baudelaire’den bir küçük düzyazı şiir, 'Ses Olsun' dedik ve Paris Sıkıntısı kitabından pek sevdiğimiz “Herkese Kendi Düşü”nü seslendirdik.
“Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz, ama sarhoş olun.” der Baudelaire, yaşama dair sıkıntısını da çözümlerini de sembollerin ardına gizler.
Kapıyı aralamak bizden, içeri girmek sizden.
Etgar Keret (1967-..) İsrailli bir öykü, çizgi roman ve senaryo yazarı. Nimrod Çıldırışları, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü ve Samir El Youssef ile ortak çalışması Gazze Blues Avi Pardo çevirisiyle Türkçe'ye kazandırılmış kitapları arasında. Çağdaş edebiyatın yaratıcı yazarlarından biri olan Keret, ironik öyküler yazıp takıntılı ve tuhaf karakterlere yer verir. "Hayatı yazdığım gibi yaşasaydım sanırım yazmama gerek de olmazdı." diyen yazarın kitaba de ismini veren öyküsünü Avi Pardo çevirisiyle dinliyoruz.
Yazarla yapılan bir söyleşiyi dinlemek için şu linke bakabilirsiniz: https://soundcloud.com/merkezkumanda/yazarin-sesi-etgar-keret
Evde iki çocuk, birinin hikayesini diğerinden dinliyoruz. Havva anlatsa kendi hikayesini, o neler derdi kim bilir?
Murat Özyaşar, öğrencilerinden Havva'ya mektup yazmalarını istemiş. Ardından Havva'ya Mektuplar adlı bir kitapta toplanan bu mektuplarından birinde, öğrencilerden biri Havva'ya ses vermiş ve bakın ne demiş: "Merhaba ben Havva. Size bu mektubu çok hızlı yazıyorum çünkü ömrüm yetmeyebilir. Öleceğim ama üvey kardeşim süslü kağıtlarını aldım diye bana yine kızacak. Ben size biraz da kırıldım. Çünkü siz son günlerimde bile benim özgürlüğümü kısıtlıyorsunuz. Yine de ben öldükten sonra kendinizi suçlamayın. Siz bana öz olmasa da bir aile oldunuz. Gerektiğinde sevip, gerektiğinde dövdünüz."
Ya siz Havva olsaydınız, hikayenizi nasıl anlatırdınız?
Füsun Akatlı, Nezihe Meriç için “En bungun, en umutsuz, umarsız öyküleri bile sonunda feraha çıkar.” demiş. Zor Yokuşu'nda da görüyoruz: Mektubu yazan kadın, yazdığı kişi kadar kendisiyle de hesaplaşıyor; Meriç'in diğer kadın karakterleri gibi cesur, kendi çelişkilerinin farkında, içindeki çatışmadan kaçmıyor. Umutsuzluğu, bungunluğu başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna inanmasından geliyor – bunu kendi hayatında tam anlamıyla becerememiş olsa da hep böyle kalmayacağından -nasılsa- emin. Meriç, kadınlara kendi hayatlarının öznesi olduğu ve kendi sesini bulduğu dünyalar yaratmış tüm öykülerinde; kadınlara her defasında 'ben' dedirtmeyi başarmış. Zor Yokuşu da bunun güzel bir örneği.
Dışarıda ararken burnumuzun dibindekini kaçırıyor olabilir miyiz bazen? Cevabı, Ayfer Tunç'un Doğru adlı öyküsünde.
From the publisher's feed