
Sign up to save your podcasts
Or


Bertan Rona ile "Bakışlar" düşündürmeye kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Johann Sebastian Bach'ın Kahve Kantatı eserinden bahsediliyor. Her hafta başka konuları ele alarak izleyicilerini farklı yolculuklara çıkaran Bertan Rona bu bölümde Johann Sebastian Bach'ın Kahve Kantatı'ndan bahsediyor. Bertan Rona başlıca şunları söyledi; Bu bölümde hem bizden, hem de avrupadan diyebileceğimiz bir konuyu anlatmak isterim. Bu konu ünlü Alman besteci, genel manada çok sesli müziğin en büyük bestecisi kabul edilen Johann Sebastian Bach ve onun çok ünlü bir eseri; "Kahve Kantatı" Son derece ilginç bir Kantat yani bir sahne eseri aslında. İşin içinde pek oyun yok. Bugün her ne kadar opera gibi temsil edilsede bu eser gerçekte söz ve müziğin buluşmasından oluşan bir yapıt. Johann Sebastian Bach, klasik batı müziği olarak adlandırılan müziğin en büyük bestecisi belkide. Bugün bir anket yapsanız en büyük besteci kim diye Johann Sebastian Bach çıkar muhtemelen. Bach'ın ailesi aslında musikişinas bir aile. Tarihte bilinen 60 Bach var yani soyadı Bach olan, bu aileden olan 60 kişi yaşamış. Bunlardan 53 müzisyen sadece 7 tanesi müzisyen değil. Müziği aile mesleği olarak yapıyorlar. Bütün bu birikimin Johann Sebastian Bach'ta zirve yaptığını ve onun büyük bestekarlığının buna bağlı olduğunu söyleyen müzikologlar vardır. Bach, yazdığı eserlerin çok büyük bir kısmında dini konuları tercih ediyor. Din dışı müzik batıda ve doğuda, bizde çok yeni bir olaydır. Yani modernitenin armağan ettiği bir şeydir. Gelin, Beraber Yürüyelim...
Yusuf Kaplan ile 'Yol Haritası' programında Cumhuriyet'in ilk yıllarında edebiyat ne durumdaydı bu konuşuldu. Modern türk edebiyatı anlatıldı. Necip Fazıl Kısakürek'in yaptığı zihinsel devrime giriş amaçlı öncesi kabilinden çağdaş türk edebiyatı konuşuldu. Seküler Türkiye Cumhuriyeti meşrutiyet döneminde ve devlet tarafından desteklenen edebiyatın ürünüdür, dedi Yusuf Kaplan ve ilave etti, Türkiye Cumhuriyeti'ni roman kurdu. Romanın imparatorluğudur, devletidir. Türk romanının büyük isimleri cumhuriyetin kurulmasında büyük rol oynamışlardır. Yusuf Kaplan yine bu bölümde; Yakup Kadri Karaosmanoğlu başta olmak üzere. Tabi aynı zamanda tartışmıştır. Ne kadar rejimin sözcüsü gibi olsa da aynı zamanda alta alta tartışmıştır. Halide Edip Adıvar resmi romancı gibi çalışmıştır. Vurun Kahpe'ye böyle bir romandır. Sonra rejimle araları açılmıştır. Amerikan muhipleri hikayesinin başını çekmişlerdir. Devlet gidiyor, koskoca devlet gidiyor Anadolu havzasına sıkışmış bir devlet var. Bu yüzden her yönden çok fazla mülteci gelmiştir Anadolu'ya.. Anadolu nuhun gemisi olduğunu bir kez daha ispat etmiştir. Balkanlardan kafkaslardan gelen.. Türk toplumu aynı zamanda hicret toplumu. Göçebe bir toplum, tarihi kodlarında bu var. Sadece Balkanlardaki Kafkaslardaki insanların değil, Endonezyanın, Afrikanın, Somalinin de yurdudur Anadolu. Burada bizim dünyamız yıkıldı, Gökkubbe çöktü, bir kültürel inkar yolculuğu gerçekleşti, bu Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ifadesi. Ahmet Hamdi Tanpınar rejimin adamı ama sığ bir adam değil. Ahmet Hamdi, Mehmet Akif 'in nefes alamadığını gördü. Mehmet Akif memleketi terk edecek adam mı? İstiklal Marşı'nı yazan adamın istiklali yok. Oradan çıkacak edebiyat propagandist bir edebiyattır. Şevket Süreyya Aydemir cumhuriyete kadro yetiştiren kadro hareketinin kurucularından birisi. Şevket Süreyya Aydemir'in son kitabı, 'inkılap ve kadrodur' Orada bir cümlesi var, 'her şeyi yıktık yerine yeni bir şey koyamadık.' bitti. Şerif Mardin'de 'modernleşme türklerin islamiyetten uzaklaştırılmasıdır' demişti. Gelinen nokta kaçınılmaz olarak burası olacaktı. Tarih yapan bir toplumun tarihte tatil yapan bir toplum halinde dönüştürülmesidir bu proje. Rusya'daki edebiyatın, tiyatronun, sinemanın propagandist olduğunu görüyoruz. Ayzenştayn, Pudovkin ve bütün genç kuşak hepsi devrimci adamlar ama marksizm yapıyorlar. Türk gençliği bundan etkileniyor mu çok etkileniyor. Mesela Muhsin Ertuğrul sinemayı kuran adamdır, fakat Moskova'da bulunmuştur. Sinema üzerinden sistemin propagandasını yapmak için. Tek parti iktidarında tek adam sineması icad edildi. Romancılardan Halit Ziya Uşaklıgil, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmaoğlu, Reşad Nuri Güntekin, bunlar Türk Romanın enleridir. Bunlar rejimin oturmasında büyük rol oynamıştır. Mesela Çalıkuşu tam bir propaganda romanıdır. Meşrutiyette oluşan kadro tasfiye edilmiş olmasaydı büyük bir atılım yaşanabilirdi. Cumhuriyette kıyısından geçebildik mi hayır tabi ki.. Ahmet Haşim çok büyük bir şairdir. Bizim hayallerimizi, rüyalarımızı Yahya Kemal ile birlikte bize anlatan adamlardır. Yahya Kemal sadece bir şair değildir, bir düşünürdür, tarih felsefecisi, bir şehir felsefecisi. İlginç olan şu, Paris'e gidiyor, Sorel ile tanışıyor. Sorel Fransız milliyetçiliğinin fikir babası.. Yahya Kemal Paris'e gidiyor duvara çarpıyor eve dönüyor. Paris'e gidip eve dönen yok. Bizim dünyamız çalıntı bir dünya, alıntı bir dünya değil. Köklere inemedikleri için göklere yükselmemizi sağlayabilecek modern bir edebiyat inşa edilemedi. dedi... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Nurullah Genç ile “Başarı Bedel İster” kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Nurullah Genç “Mankurtlar Başarılı Olamaz” başlığını açıklıyor. Her hafta başarıya dair farklı konu başlıklarını ele alan Nurullah Genç bu bölümde mankurtların neden başarılı olamayacağını anlatıyor. Nurullah Genç başlıca şunları söyledi; Çok uyumayın. Zaman planınızı yapın. Çatışmalarınızı çözün. Odaklanın. Başarı bütünüyle ruhsal bir meseledir. Başarı bütünüyle bedensel bir meseledir. Zamanı yönetemezseniz başarılı olamazsınız. Bizden adam olmaz kelimesini kim kullandı? Niye kullanıyoruz? Bizden adam olur. Biz gerekeni yaparsak bizden adam olur ama bu gereken nedir? İşte ben bu programda gerekeni anlatmaya çalışıyorum. Çinlilerin bir atasözü var; “Çocuklara balık yemeyi değil, Balık tutmayı öğretin” diyorlar. Siz balık tutmayı biliyor musunuz? Yemeyi herkes bilir. Başarı ortaya bir ürün koyma meselesidir. Hizmet üretme meselesidir. Başarı ürettiğiniz hizmetle ortaya koyduğunuz eserle ölçülebilir. Biz başkalarından bekleyen değil, başkalarının kendisinden beklediği. Alan el değil, veren el olma gayreti içerisinde çalışırsak başarılı olabiliriz. Bu da bir zihniyet dünyasının değişimiyle olur. Bu insanın kendini değiştirmesiyle mümkün olabilir başa türlü mümkün olmaz. Eğer siz nesillerinize bir şey bırakmak için, vatanınıza bir şey armağan etmek için bir ruh taşıyorsanız sesime kulak verin. Mankurtlaşmamamız lazım. Kolaydan uzak durun. Çünkü kolayı ararsanız başarı elde edemezsiniz. Başarı kolaylıkla gelen bir şey değil. Başarı kolayca elde edilen bir şey olsaydı, bütün atletler olimpiyat şampiyonu olurdu. Mesela bütün güreşçiler dünya şampiyonu olurdu. Mesela bütün bilimadamları dünyanın en büyük ödüllerini alırlardı. Mesela bütün şairler ayakta alkışlanırdı. Mesela bütün yazarlar Fuzuli olurdu. Başarı kolay elde edilebilen bir şey olsaydı bütün yönetenler büyük liderler haline gelirlerdi. Böyle olmuyor. Başarı kolaylıkla gelmiyor. Gelin, Beraber Yürüyelim...
Serdar Tuncer ile “Biri Bir Gün” kendine has üslubuyla kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Serdar Tuncer “1000 Akçeye 1 Söz” hikayesini anlatıyor. Her hafta birbirinden güzel ve birbirinden farklı hikayelerle izleyicilerini kıssadan hisse almaya davet eden Serdar Tuncer bu hafta “1000 Akçeye 1 Söz” hikayesini anlattı. İnsanoğlunun rızkını temin etme peşinde en az bugünkü kadar koştuğu devirlerden birinde, bir adamcağızın yolu gurbete düşmüş. Düğününün hemen sonrasında geldiği diyar-ı gurbette gece dememiş, gündüz dememiş, çalışmış. Geride bıraktığı yeni gelinin hayali ciğerini yaka dursun, bu ev parası, şu arsa parası, öbürü mal melal için derken, adamcağız tam on sekiz sene kalmış gurbet elde. O devrin parasıyla da üç bin akçe biriktirmiş. Cümle ihtiyaçları karşılayıp, ufaktan bir iş kurmaya da yeter bu para, diye düşünerek, memleketine gidecek ker-vanın yolunu gözlemeye başlamış. Nihayet vakit gelmiş, parasını koynuna saklayıp, aldığı hediyeleri devesine yüklemiş, bin bir hayalle kervana katılmış, düşmüş yollara. Üç beş gün gittikten sonra, kervanın konakladığı bir kasabada meşgale olur, hasretini dindirir diye çarşıyı dolaşmaya çıkmış. İnsan varacağı yere yaklaştıkça yollar uzamaya başlar ya... Zaman geçsin diye sağa sola bakıp dolanırken, biraz öteden gelen bir ses dikkatini çekmiş: - 1000 akçeye bir sööz, 1000 akçeye bir sööz… Yanlış mı duydum, diye bir daha kulak vermiş, hayır... Kendisinin canını dişine takıp altı senede kazandığı paraya bir tek sözü satıyorlar! Ne garip adamlar var şu dünyada, demiş kendi kendine, kim bir söze 1000 akçe verir ki?.. Önce üstünde durmamış adam. Lâkin kervana doğru yola koyulduğu sırada bir merak ateşi düşmüş içine, kafası karışmış: Acaba nasıl bir söz bu? 1000 akçe istediklerine göre kim bilir ne kadar kıymetlidir!.. Boşveer, söz değil mi hepsi hepsi? Altı sene çalıştım, dile kolay altı sene o para için ben... Müşterisi olmasa bu adam da bu işi yapmaz ki canım... Evi yapıp işi kurmaya 2000 akçe de yeter, toprağı biraz az alıveririm. Acaba bu söz ne ki?.. Böyle kendi kendine söylene söylene söz satan adamın yanma kadar gelmiş, 1000 akçeyi uzatıp, söyle demiş, o sözü ben alıyorum. 1000 akçeye bir söz satan adam yaklaşmış bizimkinin kulağına, kimselerin duyamayacağı bir sesle fısıldamış: - Kaderde ne varsa o olur... Sözü duyunca rengi atmış, benzi uçmuş garibin, ben bunu zaten biliyordum da diyememiş. Neyse... Hayal kırıklığına rağmen aldığı sözü bir mücevher gibi 2000 akçesinin yanma koymuş, kervana doğru yürüme ye koyulmuş. Adamcağız tam çarşıdan çıkacakken, birinin daha şöyle bağırdığını işitivermiş: - 1000 akçeye bir söööz, 1000 akçeye bir sööz... Kendine kızmayı bırakıp, bu kasabaya, bu çarşıya, bu adamlara söylenmeye başlamış. Başlamış ama merak bu kez ümitlerin bohçasına sarılarak düşmüş yüreğine. Kaybetmenin acısı kazanma arzusuyla birleş ince akıl terk eder sahibini. Bizimkinin aklı da, bu sebeple olsa gerek, terk etmiş onu. Belki bu defa bu paraya değecek bir sözdür... 1000 akçem gitti zaten... Oturduğumuz ev de fena değil aslında... Köy yerinde bin akçe neyimize yetmiyor... Derken, uzatmış parayı, söyle bakalım efendi, demiş, neymiş bu kadar değerli söz? Parayı alan adam, kimsenin dinleyip dinlemediğini kolaçan ettikten sonra sözünü söylemiş: - Beyim, gönül neyi severse güzel odur... Eski zaman hikâyelerine aşina iseniz, kalan 1000 akçenin de bir başka söze verildiğini tahmin etmekte güçlük çekmeyeceksiniz. Uzatmayalım, bizimkinin son 1000 akçesini de koynundan pır diye uçuran son söz de şöyleymiş: ... devamı podcastta 😊
Ömer Tuğrul İnançer, Dinle Neyden’in bu bölümünde; Padişahlık, dervişlik ve adalet konularını anlattı. Ömer Tuğrul İnançer şunları söyledi; Fatih Sultan Mehmet Han, pek çoğumuzun aklında yanlış olduğu gibi Akşemsettin Hazretleri’nin talebesi de değildir, dervişi de değildir. Akşemsettin Hazretleri özellikle tıp ve mikrobiyoloji ilminin dünyadaki babasıdır. Mikrop hakkındaki sözleri çok önemli. Ateşli hastalıkları, gözle görülemeyen özel bir mercek sistemiyle yani mikroskop ile görülebilen küçük canlılar meydana getirir. Bunu söyleyen Akşemsettin Hazretleri'dir. Dergaha padişah gibi girilmez, tevazu ile girilir. Hiçbir padişah müntesip derviş değildir, çünkü almazlar. Fatih Sultan Mehmet Han derviş olmak ister. Vefa Hazretleri'nin dergahına gider ve kapıyı çalar lakin Vefa Hazretleri onunla görüşmek istemez. Biraz zaman sonra Fatih kapıyı tekrar çalar ve tekrar Vefa Hazretleri onunla görüşmek istemez. Biraz zaman sonra Fatih üçüncü kez tekrar kapıyı çalar ama bu defa daha ağır bir şeyle karşılaşır. Karşılaştığı şey Vefa Hazretleri'nin mektubudur. Mektupta şu yazıyordur: “Sen bilmez misin ki adil bir hükümdar ahirette peygamberler, veliler, salihler, sadıklar ve şehitlerle beraber haşrolur. Sen adil ol. Senin işin oturup günlük tesbihatla meşgul olmak değil.” Devletin dini olmaz diyorlar. Devletin dini olur! Devletin dini adalettir. Devletin yegane inancı adalet olmalıdır. Bir memlekete kuvvet sarf etmeden, telefat vermeden sahip olmak değil hizmet etmek içini orayı açmak, feth etmek için adalet, tanktan da, roketten de daha kuvvetlidir. Ömer Tuğrul İnançer’in anlatımıyla “Dinle Neyden” yeni bölümleriye her Salı saat 19:33’de MyMecra’da. Gelin, Beraber Yürüyelim...
İbrahim Kalın ile Kendi Gökkubbemiz programı My Mecra'da devam ediyor. Nasılsınız? diye başladı program... İbrahim Kalın bir hadisi şerif ile cevap verdi; "İnanan kişi her hal ve şartta iyidir." buyruluyor diye söyledi. Ve ekledi İbrahim kalın; Bir filozofun bir sözü: "İyilerin başına hiç bir zaman kötü bir şey gelmez. Çünkü zıtlar bir araya gelmez." İnsan bu sözü kavrayabilirse etrafında var olan kötülere karşı tabi ki mücadele eder ama o kötülüğün iç dünyasını karartmasına müsaade etmez. Allah kötülüğü neden yarattı? kötülük neden var meselesi? Alem kötülüğü barındırıyorsa kudretinde mi bir sorun var meselesi (haşa!) bizim kelam ilminin hep mevzuu olmuştur. Bir insanın başka bir insana kötülük etmesi neden oluyor?... Bütün bu sorular kelamın tartışma konuları olagelmiştir. Bu sorulara katolik kilisesi anlamlı cevaplar üretemediği için o topraklarda din çoraklaşmıştır. Lizbon depreminde doksan bine yakın insan ölüyor bir rivayete göre. Bu kadar insanın ölmesi tabi bir çok soruyu da beraberinde getiriyor. Burada bir ilahi mesaj mı var? gibisinden.. Burada sorunun kendisinde sorun yok, burada cevap önemli. Voltaire bunun üzerine bir şiir yazıyor. Bir anlamda "eyy tanrı neredesin bu kadar insan ölürken, bunlar dindar insanlardı, bu kadar insanın ölmesine neden müsaade ettin" diye... "Allah neden kötülüğü yaratmış?" programın temel soru bu oldu... İbrahim Kalın: Alem yaratılış itibari ile Cenab-ı Hakktan daha nakıs bir şeydir, içinde hiç bir eksiğin olmadığı tek canlı Allah'tır. Bu noksanlıktan dolayı kötülük ontolojik bir zorunluluk haline gelir. Bu insanın kötülüğü meşrulaştırması anlamına gelmez, insanın kötülüğü ontolojik bir zorunluluk olarak kabul edip her bir kötülük ile mücadele etmesini hatırlatır insana. Neden kötülük var diye sorabilirsiniz ama bu kötülük var diye sizi isyan eder hale getirmemeli. Bunun bir imtihan olduğunu bilmelisiniz. Sait Faik Abasıyanık ile ilgili bir hikaye anlatılır, adamın birinin hikayelerini alıp alıp Sait Faik'e getirirler kızıştırmak için. Bir gün diyor ki Sait Faik, bana o adamın hikayelerini getirip duruyorlar ama o adamdan hikayeci olmaz diyor, neden diye soruyorlar... Geçen gün bir yerde gördüm balıkların isimlerini bilmiyorlar. Balıkların isimlerini bilmeyen adamdan hikayeci olmaz, diyor. Devlet için de önce büyük meseleler mi küçük meseleler mi sorusuna ise İbrahim Kalın... Bu bir bütün olarak gerçekleşir.. Büyük meseleleri küçük meseleler ortaya çıkmasın diye halledersiniz dedi. Küçük meseleler ile büyük meseleler dengesini çok iyi kurmak lazım. dedi.... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Bertan Rona ile Bakışlar yeni bölümüyle My Mecra 'da devam ediyor. Bu bölümde Bertan Rona iz kavramını anlattı. Bütün Mesele Hz. Musa'nın aldığı emirlerle başlıyor dedi. ve Bertan Rona yine programın devamında... Felsefede Hz. Musa ile ilgili bir diyalog geçmektedir.Hz. Musa peygamberlik görevini aldıktan sonra Tanrı benim kavmim senin adını sorduklarında ne diyeyim diyor. Bunu üzerine Tanrı şöyle diyor; Odur dersin. İbranice okunuşu 'yehova' bizim iyi bildiğimiz 'ya o olan' demektir. Bu felsefe tarihi akımından idealizmin kendisini gösterdiği ana nokta. Felsefe tarihinde kim ne söylemişse iki kamptan birine aittir. Tanrının Odur dersin ifadesindeki '-dur' çok önemli. İnsanlar en başından beri şunu düşünmüşler. Bir nesnenin, bir kalemin boyu, ağırlığı nitelikleri tamamen değişebilir. Nitelikler değiştiğine göre aslı bu değildir diye düşünmüşler. Niteliklerinden soyarsak geriye ne kalır, materyalistlere göre bir şey kalmaz, idealistlere göre bir şey kalmaz. Allah'ın hiç değişmeyen varlığı o ne dir biliyor musunuz? O bir ek fiildir. İşte o '-dır'.. Felsefe tarihinde idealizmin il defa göründüğü yer ve Platon'un bundan çok aldığı görüşler var. Bütün kainatın Allah'ın bir izi olup olmadığı düşüncesi. İz çok özel bir şeydir. İz varlık ile yokluğun çok özel bileşimidir. Yunus Emre yunusu durur benim adım... durmak ne demek? My Name is yunus... buradaki 'is' bir şeye işaret eden demektir. İz, koku, gölge, toz hepsi birbiriyle ilgilidir. Koku için esans diyoruz. Aslında ilginç varlığın özü demektir. Cennet'te Allah'ın temaşa edilip edilemeyeceği de buna dahildir. Rakım Elkutlu 'nun 'Muheyya Oldum' şarkısı da böyle anlatır... Umberto Eco diyor ki korku filmlerini çok severiz çünkü bize kainata baktığımızda sorduğumuz soruların aynısını sordurur. Modern bilimde neden sorusu yoktur, nasıl sorusu vardır. Opera kainatı çok güzel anlatıyor. Bütün işlerin toplamı demektir. Eski kadim demektir, kadim Allah'ın sıfatıdır. Yaşanmışlığın olduğu yerde iz vardır. dedi... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Yusuf Kaplan Yol Haritası 'nın bu bölümünde Bediüzzaman 'ı anlattı. Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e sarkan süreçte Bediüzzaman'ın yeri neydi? Cumhuriyet'te Bediüzzaman'ın etkisi şüphesiz çok büyüktü diyor Yusuf Kaplan. Ve ilave ediyor.... Ancak Bediüzzaman'ın anlaşılması yönünde büyük sıkıntılar yaşıyoruz dedi. Bediüzzaman'dan yola çıkarak film yapan, müzik yapan, sanat eseri yapan insanlar olması lazım ama yok. Şart mı, evet şart çünkü ben Itri'den yola çıkarak film yapmaktan bahsediyorum. Sinan'ın dili, Itri'nin dili ile sinema arasında irtibat kurmak lazım. Tarkovsky diye bir adam çıkıyor İncil'in dili ile irtibat kuruyor ve oradan vuruyor. Tarkovsky çok büyük bir şair kamera ile şiir yazan, felsefe yapan adam aynı zamanda. Vaaz etme anlamında negatif vaaz eden adam, ama vaaz eden adam günün sonunda. Bir manevi hakikatin telaffuzu film dili telaffuzunu yapmakta. İşin ilginç yanı şu, pat diye Bediüzzaman'dan Tarkovsky'ye geldik. İlginç yanı bu ve güzel. Ancak böyle mesafe kat edebiliriz. Biz Kant'ın, Vagner'i ve bunları anladığımızda çağı tanıma noktasında mesafe kat edebileceğiz ve çağımızı kendimiz kurabileceğiz. Dolayısıyla çağrımız çağımızı kuracak. Bediüzzaman'ın çağrısı çağını kurabilecek adam. Kendimizi küçümsüyor olmamızdan kaynaklanan sıkıntılar var, bizden adam olmaz bakış açısından kaynaklanan sorunlar var. Bediüzzaman'ın neden anlaşılamamasının kolay olmadığını anlamamız açısından size iki adam söyleyeceğim. Erol Akyavaş ve Yalçın koç. Dünya çapında en önemli düşünürlerden ama kimse tanımaz. Erol Akyavaş görsel sanatlarda neler yapacağımızı dünyaya gösteren adam kimse tanımaz. Dünya tanır ama... Bediüzzaman'ın tefekkür dili kendine özgüdür, Elmalı'dan ayrılan yanı budur. Ahmet Cevdet Paşa ile Bediüzzaman'ı karşılaştırabiliriz. Doğru karşılaştırma budur. Bediüzzaman 'ın dili; tasavvufun dili mi, kelamın dili mi, tefsirin dili mi, felsefenin dili mi? Hiçbiri ve hepsi... Kibrin olduğu yerde fikir barınamaz. Bu yüzden Bediüzzaman'dan neden çaplı insanlar çıkmıyor, sanatçılar, sinemacılar, fikir adamları çıkmıyor cevabını burada aramak lazım. Bediüzzaman'ın özellikle lemalar kitabı ilk aşama kitaplarından ve en anlaşılabilir kitaplarından birisi. Bediüzzaman, Elmalılı, Babanzade, İsmail Hakkı İzmirli, Said halim Paşa önemli adamlar.. Bu isimlerin yeniden okunması lazım. Köklere inemezseniz, göklere çıkamazsınız. Bu bölümde Bediüzzaman ile ilgili cümleler kurmaya çalıştık ile bitirdi bölüm Yusuf Kaplan. Gelin, Beraber Yürüyelim...
Prof. Dr. Nurullah Genç ile 'Başarı Bedel İster' bu bölümünde Başarının alt başlıklarına giriyor. Nasıl başarılı olacağız? Uygulamamız gereken yollar nelerdir? Bir metadoloji ortaya koymaya başlıyor. Başarı için 3 T kuralını bu bölümde veriyor. Nedir bu 3T ? Tek tek açıklıyor. Başarı için birinci 'T' tecrit. Her şeyi yapamam, kendimi soyutlamam gerekiyor. Başarı için ikinci 'T' tedric. Her şeyi bir anda yapamam adım adım yapabilirim. Birden bire olmaz. Bu insani bir durumdur, insan bir anda olgunlaşmaz, adım adım büyür ve olgunlaşır. Başarı için üçüncü 'T' tecdiden. Yani yenilenerek. Başarı için bu üç adımı heryere yazmamız lazım. İyice öğrenmeliyiz bu üç 'T' kuralını. İnsan hedefini seçmiş hayallerini kurmuş, kendisi için alanını seçmiş. İşte tecrit bu alan için kendisini soyutlamaktır. Ama bu bir alana hapsolmak anlamına gelmez. Kendimizi düşünerek, ilişkilerimizi düşünerek, sosyal ilişkilerimizi düşünerek kendimizi en uygun olanına göre konumlandırmamız lazım. Ne zaman uyuyacağını, ne kadar uyuyacağını, neleri ne kadar yapacağını planlayarak tedric kuralına göre yaşamalıyız. Bu bizi hedefimize daha hızlı götürür. Hz. Mevlana'nın dediği gibi 'dün dünde kaldı cancağızım şimdi yeni şeyler söylemek lazım' işte bu tecdid'tir. İnsan her an yenilenmeli. Bu bilgileri ve daha fazlasını bu bölümde veriyor. Gelin, Beraber Yürüyelim...
erdar Tuncer 'in kendisine has yorumuyla ekrana gelen Biri Bir Gün 'de bu hafta çok sevilen 'Çobanın Aşkı' hikayesi yer aldı. Aradığını erenelerin diz dibinde bulanlar diyerek başladı sohbete Serdar Tuncer. Ve ekledi bir zaman, 'Yar dizini memleket bilene Yer yüzü gurbet olur' demiştim. Bunu hakiki aşıklar bilir. Dertliyim demekte böyledir. Hakiki dert sahibini görünce, seninkinin dert olmadığını göreceksin. Yer yüzünde neden eksiklikler tamam olmuyor. Ama bütün noksanların bir tek sebebi vardır. Bunu da bizim Yunus söylemiş. 'Aşk gelicek bütün noksanlar tamam olacak.' Hz. Mevlana diyor ki; 'Benim iki gecem ikisinde de uykusuzum. Biri sensiz olduğum gece, biri senle olduğum gece.' Çobanın Hikayesi ... Aşıktı Çoban. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşına anlatıyordu halini: – Gözlerim günlerdir uyku görmedi, yemiyorum, içmiyorum, işi gücü, gecem gündüzüm havam suyum o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik sana. Arkadaşı “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi?… Arkadaşı çobanı almış kulübede yaşayan ihtiyar adamın yanına götürmüş.. İhtiyar dinlemiş çobanı ve sonra – Kolay evlat kolay, dedi ve tane tane anlatmaya başladı. Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle: – Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim? – Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir. İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah… Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu: – Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah…” Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. ... Gelin, Beraber Yürüyelim...
From the publisher's feed

65 Listeners

1 Listeners

13 Listeners

10 Listeners

7 Listeners

50 Listeners

73 Listeners

18 Listeners

10 Listeners

34 Listeners

0 Listeners

0 Listeners

0 Listeners

0 Listeners

1 Listeners