MyMecra Podcast

MyMecra Podcast

By MyMecraSociety & Culture
Download on the App Store

MyMecra Podcast episodes

  • Mankurtlar Başarılı Olamazlar - Nurullah Genç | Başarı Bedel İster

    Nurullah Genç ile “Başarı Bedel İster” kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Nurullah Genç, mankurt ne demek ve mankurtlar neden başarılı olamaz konularını açıklıyor.  Her hafta başarıya dair farklı konu başlıklarını ele alan Nurullah Genç bu bölümde mankutların neden başarılı olamayacağını anlatıyor.  Nurullah Genç başlıca şunları söyledi;  Mankurtlar başarılı olamaz, neden? Çünkü hafızaları kendilerine ait değildir. Mankurtlar başarılı olamaz çünkü tarihlerinden uzak yaşarlar. Mankurtlar başarılı olamaz çünkü iradeleri kendi elinde değildir ve efendileri vardır. Efendileri onlara ne derse onlarda onları yapar.   Yıl 1987. Erzurum’da verdiğim ilk konferansın adı mankurtlardır. İlk okul öğretmenim gelmiş konferansa, beni dinledikten sonra çıkışta dedi ki; Nurullah’cım, çok güzeldi ama neden konuşmanın ismini mankurtlar koydun dedi. Ben de ona şu cevabı verdim; Hocam, gelecekte bu kavrama ihtiyacımız olacak. Bu kavram, hem ülkemizde hem dünyada çokça kullanılacak çünkü insanlık büyük bir mankurtlaşmanın eşiğinde. Ülkemde zaten yıllardır, ülkemin insanları mankurtlaştırılıyorlar.  Ben mankurt kavramını ilk defa 1980’li yıllarda okuduğum Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” romanında görmüştüm. Romanı birkaç defa okudum ama özellikle onun yaptığı mankurt tanımlaması üzerinde çokça düşündüm çünkü başarıyla birebir özdeşmiş bir kavram mankurt kavramı. Mankurt ise bir insan ondan asla başarı bekleyemezsiniz o sadece köledir, söyleneni yapar. Kendisine bir şeyleri dikte ettirirler, bir şeyleri ezberletirler o ezberlenenle yaşar.  Bu mankurt hikayesini, bu ülkede herkesin bilmesi lazım diye düşünüyorum. Herkesin öğrenmesi lazım çünkü mankurt demek kendisinde olmayan insan demektir. Cengiz Aytmatov orada böyle anlatıyor, diyor ki; eski yüzyıllarda, Orta Asya da kabileler birbirleriyle savaşırlardı ve aldıkları esirleri köleleştirme yarışına girerlermiş. Bu köle yarışını JuanJuan diye bir kabile kazanıyor çünkü aldığı esirleri mankurtlaştıran kabilenin adı bu, JuanJuan.  Bunlar değişik kabilelerle yaptıkları savaşlarda, aldıkları esirleri genç kızları, genç delikanlıları mankurtlaştırırken  şöyle bir işlemden geçiriyorlar; ellerini ayaklarını bağlıyorlar, boyunlarına demir ya da tahta halkalar geçiriyorlar onları kızgın çölün içerisine bırakıyorlar, birkaç gün orada bekletiyorlar, onların hazır hale geldiklerini düşündükleri an kafa derilerini canlı canlı yüzüyorlar ve çıkarıyorlar ve hemen oracıkta kesilmiş bir devenin boyun derisinden bir parçayı alıp onların yüzülmüş kafalarına dikiyorlar ve onları tekrar kızgın çölün ortasına bırakıyorlar. 100 kişiden 3 kişi, 5 kişi, 10 kişi ya sağ kalıyor ya kalmıyor.   Ölmek istiyor insanlar. Kafalarını yerlere vurarak kendilerini öldürmek istiyorlar. Ayakta kalanlar kimler biliyor musunuz? Onlar sadece ve sadece artık hafızalarını kaybedenler. Ayakta kalanların hafızası siliniyor. Nerden geldiğini bilmiyor, kim olduğunu bilmiyor, anasını bilmiyor, babasını bilmiyor, tarihinden haberi yok. Kimi tanıyor biliyor musunuz? Sadece ve sadece kafa derisini yüzen o adamı tanıyor, o ne derse onun izinden gidiyor, o ne derse onun yolundan gidiyor, onun emrinin dışına asla çıkmıyor. Bu adama mankurt deniyor işte. Köleleştirilmiş insan. Hafızası, benliği, tarihi, inancı ortadan kaldırılmış insan. Adeta kendisini efendisinin yarattığını zannediyor…  Gelin, Beraber Yürüyelim...

    24 min
  • Vermeyince Mabud Neylesin Mahmud - Biri Bir Gün | Serdar Tuncer

    Serdar Tuncer ile “Biri Bir Gün” kendine has üslubuyla kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Serdar Tuncer “Tıkandı Baba” hikayesini anlatıyor.  Her hafta birbirinden güzel ve birbirinden farklı hikayelerle izleyicilerini kıssadan hisse almaya davet eden Serdar Tuncer bu hafta “Tıkandı Baba” hikayesini anlattı.  Serdar Tuncer’in Biri Bir Gün’de anlattığı hikaye şöyle;  Sultan 2. Mahmud bir gün kılık kıyafetini değiştirip çarşı pazar dolaşmaya başlar. Dolanırken bir kahvehaneye girmiş. Herkes bir şeyler istiyor istiyor, ”Tıkandı Baba çay getir”, ”Tıkandı Baba oralet getir” diye. Bu durum Sultan Mahmud’un dikkatini çekmiş, neden bu adama Tıkandı diyorlar acaba diye düşünmeye başlamış.  Sultan Mahmud da bir çay istemiş. Baba çayı getirmiş. Sultan ”Baba sana niye Tıkandı Baba derler, anlatır mısın merak ettim” demiş. Tıkandı Baba ” boş ver evlat, uzun mesele” demiş. Sultan ısrar etmiş, baba da oturmuş sandalyeye başlamış anlatmaya; ”Bir gece rüyamda bir sürü insan gördüm ve her birinin de bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğa çomağı sokup açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak oluğun içinde kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve biraz daha uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken oradaki insanlar “Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı baba” ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam hep elimde kaldı, olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.” Sultan Mahmud ve Tıkandı Baba Tıkandı Baba’nın anlattıklarına baya üzülmüş Sultan Mahmud. Çayını içmiş, kolay gelsin diye dışarıya çıkmış. Sultan Mahmud adamlarına ”Her gün bu adama bir tepsi baklava getirin, her dilimin altına da bir tane altın koyun” diye emir vermiş. Padişahın adamları baş üstüne deyip hemen işe koyulmuşlar. Ertesi gün baklavayı Tıkandı Baba’ya getirmişler, Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis. “Uzun zamandır tatlı da yememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden söylenmiş. Baklavayı almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satıp evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya ”-Taze baklava, güzel baklava ” Oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Biraz pazarlık yapıp üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Baba baklavayı satmış, elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yerde başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi -Baba baklava güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş. Tıkandı baba da; -Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba’dan baklavaları satın almış. Tıkandı Baba yine tıkandı Aradan bir ay geçince Sultan Mahmud ”bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım”, deyip Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan; - ...  Devamı videomuzda…  Gelin, Beraber Yürüyelim...

    15 min
  • Unutulmaz Hatıralar - Dinle Neyden | Ömer Tuğrul İnançer

    Ömer Tuğrul İnançer ile “Dinle Neyden” kendine has üslubuyla kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Muzaffer Efendi Hazretlerinden, Safer Efendi Hazretlerinden, aşktan ve musiki sevgisinden bahsediliyor.  Her hafta farklı konularla yanlış bildiğimiz doğruları çarpıcı üslubuyla izleyenlere anlatan Ömer Tuğrul İnançer bu bölümde Merhum Muzaffer Efendi Hazretlerini, Merhum Safer Efendi Hazretlerini, aşkı, musiki sevgisini ve hatıralarını anlatıyor.   Ömer Tuğrul İnançer Dinle Neyden’in bu bölümünde başlıca şunlardan söz ediyor;  - Ne çekerdi sizi Muzaffer Efendi Hazretleri'nde, bir başkasında olmayan ne vardı?  Bi kere hali, tavrı dedeme çok benzerdi. Dedem hayatımda en çok sevdiğim insandı. Hiç azarını işitmedim. Her dediğimi yaptı ama hiç şımarmadım. Misafiri olduğu zaman kapının eşiğinin kenarında iki dizüstü otururdum ama kendi kendimize olduğumuz zaman (hatta babaannem kızardı) ille kucağında otururdum. “Kazık kadar oldun, boyun dedeni geçti hala kucakta oturuyorsun” diye söylenirdi. Dedem de “aldırma aldırma” derdi. Hem babaanneme yani otursun aldırma, bana da babaannenin sözüne aldırma diyor. Mesela eve gelirken çocukların oyunları bozulmasın diye sokak değiştirirdi. Ceketsiz çok nadir gezerdi. Ceketinin sol cebinde mutlaka kağıda sarılı şekerler olur, onları verirdi. Sabahleyin mahalle camiine namaza gittiğinde hava soğuk, kar yağdı eve gelir zaten kül var evde soba yanıyor, yolun bir tarafına taa camiden eve kadar, baya bir yol ama yokuş, güzel kızak kayılırdı. Çocuklar yürürken kaydıkları yerden yürümesinler diye yolun karşı tarafına kül dökerdi… Dedem çok kızdığı zaman basardı kapotoyu, Muzaffer efendim de basardı. Ama neye? Şahsına asla! Onun için Allah cümlemizi şahsi öfkemize esir olmaktan korusun…  Muzaffer efendi Hazretleri çok espriliydi. Onun hutbeleri uzun sürerdi, yarım saat falan sürerdi ama söylerdi uzun sürecek, işi olan Beyazı Camii’ne gitsin. Bir yarım saatlik hutbe içinde ağladığımız, kahkaha derecesinde dişimizi sıkarak güldüğümüz, çok derin düşündüğümüz yarım saati ona sığdırırdı. Her seferinde değil tabi ama bunlar olurdu.  - Efendim, büyükler ifademi hoş görsün sizde nolur edepsizliği mazur görün… Muzaffer Efendi Hazretleri görüp tanıdığımız kadarıyla zahiren de böyle celalli, bi yere girdiği vakit orası ondan ibaret kalacak değişik bir zat. Safer Efendi Hazretleri de bi yerde otururken yok gibi…  Bu meşrebler aynı yolun yürünmesine mani olan şeyler değil. Çünkü meşrebler çok farklıdır ama bu meşrebler içinde ana yoldan ayrılmak yoktu. Şimdi biz Ebubekir Efendimizi halim selim bir zat olarak tanırız ama mesela hendek muharebesi sırasında Resulullah Efendimiz Hazretleri karın açlığını mübarek karnına taş bağlamış üstünü kuşakla sarıp. Hani mide ufaltma ameliyatı var ya onun öncüsü efendimizdir. Hatta o sebepten dolayı tasavvuf ekollerinde, tarikatlarda şeyhler taş kemer kullanırlar. O taş kullanacak kadar aç gezdiği zamanda Ebubekir Efendimizin oğullarından birisi (ya Abdurrahman ya Muhammed ismini tam hatırlayamıyorum şimdi) bir arkadaşıyla yürüyor ama yürürken de diliyle ağzını temizliyor bi yandan. Hayırdır nerden? Baba biz bi oğlak bulduk kestik yedik deyince Ebubekir Efendimiz bi tokat atıyor. Resulullah açken siz nasıl yemek yersiniz? Demek ki celal onda da var…  Devamı videomuzda…  Gelin, Beraber Yürüyelim...

    28 min
  • Nefsinin Efendisi Olan Evrenin Efendisi Olur - İbrahim Kalın | Kendi Gökkubbemiz

    İbrahim Kalın ile “Kendi Gökkubbemiz” kendine has üslubuyla düşündürmeye ve yeni ufuklara kapı açmaya kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde “Kendini bilmek ne demek?”, “Nefsini bilenin Rabbini bilmesi ne demek?”, “İnsanın nefsi ve kendi aynı şey midir?” soruları cevap buluyor.  Her hafta farklı konulara değinerek yeni ufuklara kapı açtıran İbrahim Kalın bu bölümde “Kendini bilmek ne demek?”, “Nefsini bilenin Rabbini bilmesi ne demek?”, “İnsanın nefsi ve kendi aynı şey midir?” sorularını cevaplıyor.  İbrahim Kalın başlıca şunları söyledi;  “Kendini bilmek ne demek?”, “Nefsini bilenin Rabbini bilmesi ne demek?”, “İnsanın nefsi ve kendi aynı şey midir?”  Kadim yunanda Atina’da Delphi Tapınağı’nın girişinde “Kendini Bil” sözü yazar. Sokrates ve Eflatun bu konu üzerinde uzun uzun durur. Belli ki Sokrat öncesi döneme de geri giden bir sözdür bu ama herhalde en mümtaz ifadelerinden bir tanesini Sokrat’ın ve Eflatun’un felsefesinde bulmuştur. Daha sonra Aristo ve diğerleri de devam ettirmiştir aslında bu geleneği yani bu sözün ne manaya geldiğine dair felsefi öğretiyi ama özellikle Sokrat ve Eflatun’a kadim yunan düşüncesinin genel entelektüel çerçevesine baktığınız zaman insanın en önemli arayışının kendisi ile ilgili sorulara cevap vermek olduğu fikrinden hareket eder bu.  İnsan evreni araştırabilir, kozmozu, yaradılışı, eşyayı, varlıkları ve diğer şeyleri inceleyebilir ama aslolan en büyük soru insanın kendisine ilişkin sorduğu sorudur; Ben kimim? Eğer insan evrenin, eşyanın, varlığına ilişkin fiziki, bilimsel bilgileri topluyor ama ben kimim sorusuna cevap veremiyor ise o bilgi malumat olmaktan hatta faydası olmayan malumat olmaktan öteye gidemez. O bilginin amacı da son tahlilde insanın ben kimim, ben neyim, kendimi bilmek için ne yapmalıyım sorusuna cevap vermek olmalıdır.  Sokrat öncesi filozoflara baktığınız zaman presokratikler diye bilinir pitagoras, parmenides vs gibi diğer kadim filozoflara, onların felsefi programlarının merkezinde bir evren arayışı vardır. Evrenin kurucu unsurları nedir?, Ateş midir, su mudur, toprak mıdır, boşluk mudur?, Evren nasıl bir varlıktır?, Nasıl işler?, Kozmoz dediğimiz şey nasıl ortaya çıkmıştır? ki kozmoz kelimesi de düzen demektir, ahenk demektir. Kelimenin yunancadaki manalarından bir taneside güzellik demektir. Kaostan kozmoza yani kargaşadan bu güzel ahenge, düzene nasıl geçildi? bunu ne sağladı, kim sağladı? sorusuna cevap ararlar presokratik filozoflar. Bu arada parantez içinde şunu da söyleyeyim (bu kozmoz kelimesinin aynı zamanda güzel yani ahenkli olanın güzel olduğu, güzel olanın da ahenkli olduğu manası modern dillerde kozmetik kelimesinde de devam eder.) Kozmetik de güzel demektir aslında insanların güzelleşmek için kullandığı malzemeler yani vb başka şeyler…  Devamı videomuzda…  Gelin, Beraber Yürüyelim...

    20 min
  • Önce Söz Vardı - Bertan Rona | Bakışlar

    Bertan Rona ile “Bakışlar” düşündürmeye, düşündürürken sorgulatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde dil biliminden bahsediliyor.  Her hafta başka konuları ele alarak izleyicilerini farklı yolculuklara çıkaran Bertan Rona bu bölümde küçük görünen ama aslında önemli bir hadiseden, dil biliminden bahsediyor.  Bertan Rona başlıca şunları söyledi;  Dil, bir üst yapı kurumu açık konuşmak gerekirse ve dolayısıyla toplumların maddi hayatlarından bu kapsamda ekonomik ilişkilerden bağımsız bir dil telakkisi bizi hataya düşürecektir. İnsanların yaşadığı şekilde biz konuştuklarını biliyoruz, konuştukları şekilde yaşadıklarını değil. Tarih, toplumların tarihi, kültür tarihi ve aynı zamanda dil ile ilgili çalışmalar bize açıkçası bunu gösteriyor.  Sıklıkla söylenen bir söz vardır ve şöyle söylenir: Düşündüğün gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi düşünürsün. Bu söz tabi ferdi manada bakıldığında, tek tek insanlar açısından düşünüldüğünde doğru bir sözdür.  İnsanlar aslında düşündükleri gibi yaşamazlar genellikle yaşadıkları gibi düşünürler. Bunu Alman düşünürü, Alman idealizminin zirvesi diyebileceğimiz Hegel ifade etmiş, şöyle diyor: Bir sarayda, bir kulübede düşünüldüğünden daha farklı düşünülür diyor. Hakikaten de böyledir. Siz orta çağ avrupasında bir şatoda, bir sarayda aristokrasi mensubu olarak dünyaya geldiyseniz, elbette ki bilinç düzeyiniz, hayata bakış açınız, kullandığınız dil yani diliniz daha doğrusu buna göre şekillenecektir ama bir köylü ailesinde dünyaya geldiyseniz bilinciniz de ona göre olacaktır.  Söz her şeyin başı ama dikkat edin sözün aslında bir manası olduğu gibi bir de ses boyutu var o da onun akustik fiziksel boyutu yani ses olmadan söz olmuyor yine ses ve mananın birleşmesi aslında. O bakımdan belki çok manadan uzaklaşmış olanlar manasız konuşanlar, çok yüksek sesle konuşurlar belki de genel olarak baktığımızda.  Sadakat. Sadakat dediğimizde bugün özellikle çiftlerin, eşlerin birbirlerine bağlılıkları anlaşılıyor özellikle de bedensel bağlılıkları anlaşılmakta. Oysa ki sıdk çok başka bir kavram…  Reşit. 18 yaşını dolduran herkes reşit artık. Oysa rüşd bu mu? Gerçekten rüşd bu mudur? Rüşd aslında bir varlığın yaradılış amacına ulaşmasıdır…  Vücud. Vücudunu göster desek sokaktaki insanlar yüzde doksanı bedenlerini gösterecektir. Oysa ki vücud varlık demek…  Mesela sevişmek… 19970’li yılların türk filmlerine baktığınız zaman şöyle replikler görürsünüz; “Sevişerek evlendik”, “Seviyor musun sen bu delikanlıyı? -Aa ne demek canım tabii ki sevişiyoruz.” Burada aslında gülmek-gülüşmek gibi, konmak-konuşmak gibi bir karşılıklılık var. İki kişinin birbirini sevmesi gibi, karşılıklı olursa sevişmek. Fakat bugün yine tamamen bedensel alana çekilmiş…  Devamı videomuzda…  Gelin, Beraber Yürüyelim...

    17 min
  • Mevcut Türkçe ile Fikir Üretilemez - Yol Haritası | Yusuf Kaplan

    Yusuf Kaplan ile “Yol Haritası” kendine özgü tarzıyla fikir kapılarını zorlamaya kaldığı yerden devam ediyor. Yusuf Kaplan bu bölümde Türk romanından ve yazarlarından bahsediyor.  Yusuf Kaplan başlıca şunları söyledi;  Özellikle edebiyatın, sanatın dolayısıyla ruh dünyasının bir toplumun hem şimdisinin, hem geleceğinin inşasında nasıl kilit rol oynadığını veya ruh köklerinden beslenemeyen yolculukların, edebi yolculukların, sanatsal yolculukların aslında bir toplumun yıkımıyla nasıl sonuçlandığını biz aslında bizim örneğimizle görüyoruz.  Türk hikayesinde Ömer Seyfettin çok önemli bir adamdır, türk edebiyatında çok önemli bir adamdır. Arkadaşlarımız nasıl, iyi bir hikayeci midir? diye sordular. Bende iyi bir masalcı dedim. Yani şöyle, eleştirel anlamda kullanmıyorum tam tersine hakkını vermek için kullanıyorum. Aslında türk karakterinin, çocukların dünyasından başlamak üzere türkiyedeki insan tiplerinin yani bu toplumun ürettiği, Müslüman toplumun ürettiği fedakar, vefakar, vatansever insan tiplerinin en mükemmel örneklerini çizmiştir, karakterlerini, özelliklerini çıkarmıştır, çizmiştir ama işin ilginç tarafı Ömer Seyfettin yeni kurulan dünyada, yeni kurulan düzenekte herhangi bir şekilde tutunamamıştır. Tam tersine yeni bir dünya, yeni bir ulus inşa edeceksin, yeni bir millet inşa edeceksin, yeni bir kültür inşa edeceksin, yeni bir edebiyat inşa edeceksin yani bunun kurucu şahsiyetlerinden birisi Ömer Seyfettin olması lazım. Niçin Ömer Seyfettin devre dışı kaldı? Çünkü Ömer Seyfettin bu toprakların köklerinden besleniyordu, ruh köklerinden besleniyordu dolayısıyla yapılan yolculukta bu toplumun ruh köklerini kurutma yolculuğuydu. Bi şekilde roman yazıldı, meşrutiyet döneminde ki birikim ve ruhla yazıldı…  Köklerden beslenen, gürül gürül akan bir gelenek var. Bizi sulayacak bir gelenek…   Buradan aslında keşfedilmemiş kıtaları keşfetmeye çalışıyoruz…  Tanpınar, Yahya Kemal aslında bunlar çok önemli tipler, karakterler.  Cemil Meriç çok insafsızdır. Gerçekten çok çaplı bir adam. El atmadığı alan yok ve inanılmaz bir şekilde 1. Sınıf eserler vermiş bir adam... Burada asıl işlenen cinayet üzerinde kafa yormak lazım. Bi şekilde bir taraftan aslında sahte, icad edilmiş bir edebiyat üzerinden sahte bir ulus inşası var. O başarıldı mı? Kısmen başarıldı yani bunun sonsuza dek başarılı olması mümkün değil. Köksüz ağaç meyve vermez. Köksüz bu, dayanıksız çünkü dayanaksız. Dayanakları yok yani temelleri sağlam değil dolayısıyla çökmesi kaçınılmaz. Dolayısıyla oradan edebiyat çıkmadı, oradan romancılar, büyük romancılar çıkmadı bunun arkası gelmedi. Mesela büyük romacılardan birisi Kemal Tahir’di. Kemal Tahir noldu? Lanetlendi. Kemal Tahir bu toprakların çocuklarını, çocuklarının sesini dillendirdi, onların sesi oldu o ruhunu bi şekilde yani Osmanlı üzerinden anlamaya çalıştı, anlatmaya çalıştı yani muazzam bir şekilde Osmanlı’yı yeniden tarif etti ve adam dışlandı hatta dışlandı değil aforoz edildi! Mesela 2. Bir romancı daha var o da Tarık Buğra. Tarık Buğra’yı hiç kimse görmedi. Tarık Buğra ağladı, hüngür hüngür ağladı. Yapayalnız bir adamdı. Tam yel değirmenlerine karşı tek başına savaşan Donkişot’tu adam…  Devamı videomuzda...  Gelin, Beraber Yürüyelim...

    21 min
  • " Amaçlarıma Nasıl Yürürüm? " - Nurullah Genç | Başarı Bedel İster

    Prof. Dr. Nurullah Genç’in hazırlayıp sunduğu ‘Başarı Bedel İster’ My Mecra’da yolculuğuna devam ediyor. Gazali’nin bir sözüyle başlıyor sohbete ve o söz; cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyenler cevizin tamamını kabuk zannederler.   Sonra Nurullah Genç; Konuşanlar iç yolculuğuna çıkamazlar, sabahtan akşama kadar başkalarını dinliyorsun birazda kendini dinle.  Cevizin kabuğunu kırıp da özüne inemeyenler tamamını kabuk zannederler sözü bu dünyada her alanda kullanabileceğimiz çok güzel bir sözdür; derine inemeyip yüzeyde kalanları anlatır, meseleleri tahlil etmeyi beceremeyenleri, kabukta gezinenleri ve kolayca hüküm verenleri, bir hadiseye tam vakıf olmadan biliyormuş gibi davranıp ukalaca tavır takınanları kısaca hayatın içerisinde nerede bir aslını astarını bilmeme varsa onları anlatıyor, bizi anlatıyor yani.  Bir de kabuğu bilmeyenler var, buranın zaten affedilebilir tarafı yok, bunu daha önce anlatmıştık mankurtlaştırılmış tipler kabuğu dahi bilmezler.   Başkalarının ölümüne kendi ölümümüz gibi bakabildiğimiz zaman dünya değişir, başkalarının ıstırabına kendi ızdırabımız gibi bakabildiğimiz zaman dünya değişir. Bakış açısı bana adeta efendimizin; kendisi için istediğini başkası için isteyen, kendisi için istemediğini başkası için de istemeyen adam olmadıkça tam mü’min olamayacağımız hadisi şerifini hatırlattı.   Kendi kabuklarını kıranlar başkalarının kabuklarını kırabilirler. Ancak kendisi hakkında hiç hüküm vermeyenler başka hakkında onlarca hüküm veriyorlar. Böyle bir çağda yaşıyoruz. Başarı için esas olan husus analizini iyi yapmaktır.   Kabuklar o kadar fazla ki, o kadar çok kabuk var ki ama en önemlisi kendi kabuğumuzdur.   Bir insan kendi dedikodusunu yapmaya başladığı an şunu diyor; vay be asıl dedikodusu yapılması gereken kişi benmişim. İnsan kendisini analiz etmeli ancak beni başkalarına hakim kılan bir merkez değil, beni analiz eden ve o benin içerisinden hayata yol bulan bir anlayıştan bahsediyorum.  Amerikalı iki bilim insanının buluşu; insan hayatı dört bölgeden ibarettir, bu dört bölgeyi iyi analiz ettiğinizde kendinizle alakalı bir yola çıkmış olursunuz.   Birinci bölge kör bölge; sizin de bilmediğiniz bölge.. ancak bu bölge kimseye zarar veremez.   İkinci bölge açık bölge; herkesin rahatlıkla bildiği şeyler, buranın da bir zararı yok.   Üçüncü bölge yarı açık bölge, başkalarının bildiği sizin bilmediğiniz şeyler. Hikayeyi, kastımızı tam bilmediği için kendi gördükleriyle yorumlar yapıyor. Dedikodu yarı açık alandır. Bunun da çok fazla zararı yoktur.   Dördüncü bölge yarı kör bölge, bunu sadece siz biliyorsunuz ama karşıdakiler bilmiyor. İnsanı iki yüzlü yapan, gülümserken içi kan ağlayan, sırlar dünyanız, insanı dürüst yapan ya da yapmayan. Senaryoların, sinema filmlerinin, dizi filmlerin, gizemli hadiselerin, tiyatroların geçtiği yer.. İşte kabuğu kırılması gereken yer burasıdır. Buranın kabuğunu kıramayanlar hastalıkları ile devam ederler.  Bir insana düşen odur ki; önce kendi yarı kör alanının kabuğunu kırsın ve oranın özüne insin.   Oradaki hastalıkları görsün…  diye devam etti…   Gelin, Beraber Yürüyelim...

    22 min
  • İstemeyi Bilmek Sanattır - Biri Bir Gün | Serdar Tuncer

    Serdar Tuncer ile “Biri Bir Gün” kendine has üslubuyla kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Serdar Tuncer bir hikaye değil, birden fazla hikaye anlattı.  Her hafta birbirinden güzel ve birbirinden farklı hikayelerle izleyicilerini kıssadan hisse almaya davet eden Serdar Tuncer bu hafta birden fazla hikaye anlattı.  Serdar Tuncer’in Biri Bir Gün’de anlattığı hikayelerden birisi şöyle;  Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler.  Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış. "Selamünaleyküm ey pir-i fani..."  "Aleykümselâm Ey Serdar-ı Cihan... "Padişah sormuş."Altılarda ne yaptın?"  "Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..." Padişah gene sormuş. "Geceleri kalkmadın mı?" "Kalktık... Lakin ellere yaradı...” Padişah gülmüş.  "Bir kaz göndersem yolar mısın?" Adam;  "Hem de hiç cıyaklatmadan..."  "Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş.  "Ne konuştuğumuzu anladın mı?" "Hayır padişahım..."  Padişah sinirlenmiş.  "Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım." Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.  "Ne konuştunuz siz padişahla?"  Adam, baş veziri söyle bir süzmüş.  "Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim." Baş vezir, yüz altın vermiş.  "Sen padişahı, Serdar-ı Cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu?"  "Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi..."  Vezir kafasını kaşımış. "Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek..."  Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.  "Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim." Vezir bir soru daha sormuş...  "Geceleri kalkmadın mı ne demek?"  Adam bir yüz altın daha almış.  "Çocukların yok mu diye sordu, var ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim..."  Vezir gene kafasını sallamış. "Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..." Adam gülmüş.  "Onu da sen bul..."  Devamı videomuzda…

    16 min
  • "Hoşgeldin Hz. Mevlana" dedi - Dinle Neyden | Ömer Tuğrul İnançer

    Ömer Tuğrul İnançer ile “Dinle Neyden” kendine has üslubuyla kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Muzaffer Efendi Hazretlerinden, Safer Efendi Hazretlerinden, aşktan ve sevgiden bahsediliyor.  Her hafta farklı konularla yanlış bildiğimiz doğruları çarpıcı üslubuyla izleyenlere anlatan Ömer Tuğrul İnançer bu bölümde Merhum Muzaffer Efendi Hazretlerini, Merhum Safer Efendi Hazretlerini, aşkı, sevgiyi ve hatıralarını anlatıyor.   Ömer Tuğrul İnançer Dinle Neyden’in bu bölümünde başlıca şunlardan söz ediyor;  - Muzaffer Efendi Hazretlerinden, Safer Efendi Hazretlerinden bahis açıldığında, sizler o hatıraları anlattığınızda çok tesirli, çok bereketli, çok muhabbetli olduğunu düşünüyorum…?  Onların ruhaniyetindendir.  - Fakat siz de hep böyle bir müeddep durursunuz. Israr da etsek anlatmak istemezsiniz. Bunun size malum bir sebebi de muhakkak vardır…?  Muhabbettin izharı muhataba mutlaka lazımdır çünkü muhabbetin gıdası izhardır fakat bir de muhabbetin başka bir şartı vardır; “Ben yârimi tenha severim.” Paylaştıkça bu duygu çoğalmaz çünkü sevgi de parmak izi gibi, DNA gibi zata mahsustur. Muhabbette böyledir… Benim o duygularım bir başkası hakkında “amma da atıyor haa” hatta bazı kendini bilmezler, ağzı karalar “kula kul olmuş” deyip onların mesuliyetini yüklenmemek, onları da mükellef kılmamak için pek bahsedilmez. Genel olarak öyledir…  - “Niye seviyordun?” - Tarhana çorbası sever misin? - Severim efendim. - Niye? - Niyesiz severim efendim. - Heeh. İşte sevgi niyesizdir.  - O zaman nadanları huzursuz etmek pahasına, muhibban keyf etsin diye ben bunu soracağım. Bi önceki sohbetin bahsiydi, dünyaya gelmek iradi değildir ama insan olmak iradi bir şey ve bu da insan insana insandan tecelli eder diyorsunuz ve burada da aşk  mühim diyorsunuz. Sizin bu yolculuktaki ilk karşılaşmanız, bu arzunun gönlünüze ilk düşüşü, mesela Muzaffer Efendi Hazretleri ile ilk merhabanız nasıldı?  Hakikaten mahrem konulara girdin Serdar’cım. Mahrem tabii gizli demek değildir. Biz mahremin ihtiram, hürmet gerektiren şey olduğunu bilmeyipte gizli olduğunu zannediyoruz. Yani muhterem şeyler, mahrem şeyler çok yayılmaması gereken şeyler olduğu için muhteremdir, mahremdir. Daha öncesine gideyim… Allah vergisi,  ben musikiyi çok severim. Orta birden itibaran mandolin dersi almaya başladım…  Devamı videomuzda...

    28 min
  • Varlığın Efendisi Olmak mı? - İbrahim Kalın | Kendi Gökkubbemiz

    İbrahim Kalın ile "Kendi Gökkubbemiz" kendine has üslubuyla düşündürmeye ve yeni ufuklara kapı açmaya kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde sosyal medyadan, anı yaşamaktan ve aramaktan bahsediliyor.   Her hafta farklı konularla izleyicilerine yeni ufuklara kapı açtıran İbrahim Kalın bu bölümde sosyal medyadan, anı yaşamaktan, ve aramaktan bahsediyor.  İbrahim Kalın başlıca şunları söyledi;  Anı yaşamak son derece önemli. Zor bir şey bu. İnsanın herhangi bir konuya bir müddet odaklanması bile kendi başına zor bir şey. Hele ki bu çağ da her an bir yerlerden uyarıcıların geldiği, zihnimizin uyarıldığı, algımızın uyarıldığı, tahrik edildiği bir dönemde bu daha da zorlaşıyor. O yüzden insan zihni giderek daha yersiz, yurtsuz bir soyut cevhere dönüşmüş durumda. Bi oraya gidiyor, bi buraya gidiyor, dolanıyor, sürekli bir arayış içerisinde. Tabi ki arayış içerisinde olmak önemli bir şey ama her yere gidebilen bir insan aslında hiç bir yere gidemiyor demektir. Gideceği yerin, istikametin mahiyetiyle ilgili zihninde bir fikrin olması lazım.  Gitmek önemli, aramak önemli ama insan neyi aradığına dair de bir fikre sahip olmalı. Sürekli zihnimizin bir yerlere çekiştirildiği bir çağda bir konuya odaklanmak dolayısıyla bir anı yaşamak çok kolay değil. Bu biraz hakikatin yerine onun temsillerinin ikame edilmesiyle de ilgili bir durum. Gerçekliği bir kenara koyduk, onu temsil eden imgeler, imajlar üzerinden gerçekliği tecrübe eder hale geldik. O yüzden bir güzel anı, bir güzel manzarayı tecrübe etmek, ona bakmak, nazar etmek, onu yaşamak yerine hemen fotoğrafını çekip paylaşmayı tercih ediyoruz. Çünkü yaşadığımız ortam, çağ, iletişim biçimleri, teknikleri bizi buna adeta mecbur ediyor. Sanki o anın hemen fotoğrafını çekip ya da kaydedip paylaşmazsam o anı kaçıracakmışım gibi halbuki çektiğin zaman kaçırıyorsun. Bu aslında hayatını başkaları için yaşamak demek. Kendin için yaşamayı bir kenara bırakıyorsun, başkaları için yaşamaya başlıyorsun. Sosyal medya ve benzeri mecralar önemli, kıymetli paylaşım alanları tamamen göz ardı edelim demiyorum ama insanlar oralarda başka sahte hayatlar yaşıyorlar. Kendisi olmayan başka kimlikler taşıyorlar oralarda ve o hayatı sürdürebilmek için de, başkalarının beğeni objesi haline gelebilmek için de bir takım garip çabaların içerisine giriyorlar. Kendinde olmayan şeyleri kendindenmiş gibi göstermeye çalışıyor. Yaşamadığı şeyleri yaşamış gibi göstermeye çalışıyor.  Halbuki insan ruhuyla, bedeniyle neyse odur. İnsanın kendi iç dünyası da inişli çıkışlıdır yani kalp kelimesi bile şekilden şekile giren, halden hale giren demektir. İnsanın ruhu da, kalbi de, aklı da, bazen gider gelir, genişleme dönemi olur, daralma dönemi olur bunlardan bir tanesini alıp, o fotoğraf karesini dondurup bunu tabiri caizse ortaya koymanız yani sosyal medyaya koymanız kendinizi saldırıya, ilgisiz-alakasız temasa yahut meraka konu haline getiriyor. Bu modern çağın en büyük sorunlarından bir tanesi...  Devamı videomuzda...  Gelin, Beraber Yürüyelim...

    29 min

About MyMecra Podcast

From the publisher's feed

Gelin ‘Beraber Yürüyelim’

More shows like MyMecra Podcast

Kendine İyi Davran by Beyhan Budak

Kendine İyi Davran

65 Listeners

Hayati İnanç — Can Veren Pervâneler by Ahmet Çadırcı

Hayati İnanç — Can Veren Pervâneler

1 Listeners

Vaiz Fatma Bayram ile Sohbetler by Fatma Bayram

Vaiz Fatma Bayram ile Sohbetler

13 Listeners

Burda Olan Burda Kalır by Zafer Algöz Can Yılmaz

Burda Olan Burda Kalır

10 Listeners

Kuran Dinle by Kuran Dinle

Kuran Dinle

7 Listeners

Barış Özcan ile 111 Hz by Podbee Media

Barış Özcan ile 111 Hz

50 Listeners

Meksika Açmazı by Karnaval

Meksika Açmazı

73 Listeners

Haddini Aşan Yaşam Rehberi by Podbee Media

Haddini Aşan Yaşam Rehberi

18 Listeners

Terapist Koltuğu by Merve Başibüyük

Terapist Koltuğu

10 Listeners

Bir Aile Meselesi by Bir Aile Meselesi

Bir Aile Meselesi

34 Listeners

Tefsir Dersleri/ Dilâra Tekin by Dilâra Tekin

Tefsir Dersleri/ Dilâra Tekin

0 Listeners

Sinan Canan'la İnsanın Fabrika Ayarları by Bubble Works Media

Sinan Canan'la İnsanın Fabrika Ayarları

0 Listeners

Derinden Sesler by Podbee Media

Derinden Sesler

0 Listeners

Kur'an-ı Kerim Türkçe Meali | Dinle ve Anla by Kuran Dinle

Kur'an-ı Kerim Türkçe Meali | Dinle ve Anla

0 Listeners

Tarihte Acaib ve Garaib by Podbee Media

Tarihte Acaib ve Garaib

1 Listeners