
Sign up to save your podcasts
Or


Bertan Rona ile “Bakışlar” uzun bir aranın ardından düşündürmeye, düşündürürken sorgulatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Bertan Rona bu bölümde "Ruh" meselesinden bahsediyor. Her hafta farklı konuları ele alarak izleyicilerini farklı yolculuklara çıkaran Bertan Rona bu bölümde ruh konusunu anlatıyor. Bertan Rona başlıca şunları söyledi; Bugün sizlere her hafta olduğu gibi yeni bir konudan bahsetmek istiyorum. Bu konu aslında biraz riskli bir konu, üzerinde konuşması güç olan bir konu hatta konuşup konuşmamaya gerek var mıdır, yok mudur tartışılmış bir konu. Nedir bu konu? Ruh. Mesele bu, konumuz bu... Ruh çok fazla ama çok fazla bilinmez addedilmiştir bir cevher olarak yani ruhun ne olduğu, yapısı, keyfiyeti yani özellikleri üzerinde pek çok tartışma olmuştu. Tabi bu tartışmalar göz önünde bulundurulduğunda altta yatanın bir ayet olduğunu biz görüyoruz. Ayet şöyle diyor; "Ruh Rabbimin emrindendir. İlimden size sadece pek az şey verilmiştir." Bu ayet dolayısıyla ruhun bilinemeyeceği, ruh ile ilgili bilginin insana tamamen kapalı olduğu düşünülmüştür geniş manada ancak tabi ayetlerin nüzul sebepleri var... Müfessirlerimiz bu konuda pek çok şey yazmıştır o eserlere bizlerde sıklıkla müracat ederiz, bakarız, aydınlanırız, öğreniriz. Burada biz biliyoruz ki bu ayetin nüzul sebebinde söz konusu yahudiler var. Ruh ile ilgili Peygamberimize (s.a.v) soru soran yahudilere cevaben de ki; "Ruh Rabbimin emrindendir. İlimden size sadece pek az şey verilmiştir." Devamı videoda...
Serdar Tuncer ile “Biri Bir Gün” uzun bir aranın ardından kendine has tarzıyla kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Serdar Tuncer Hz. Musa (a.s) kıssalarını ve Allah'ın adaletini anlatıyor. Her hafta birbirinden farklı hikayelerle izleyicilerini kıssadan hisse almaya davet eden Serdar Tuncer bu hafta Hz. Musa (a.s) kıssalarını ve Allah'ın adaleti hikayesini anlatıyor. Serdar Tuncer’in Biri Bir Gün’de anlattığı hikaye; Hz. Musa (a.s) Tur dağına çıkıp Rabbine münacatta (Yalvarışta) bulunurdu. Bir münacatında: – Ey Rabbim! Bana, kullarına uyguladığın adaletini göster, diye dua etti. Allahu Teala: – Ey Musa! Sen atılgan, cesur ve aceleci birisin; “Sabretmeye gücün yetmez“ dedi. Musa (a.s): – Senin özel yardımınla sabredebilirim, dedi. Allah (c.c): – O zaman filan yerdeki çeşmenin yanına git, çeşmenin hizasında, orayı görebilecek bir yere gizlen; kudretime ve gaybî ilmimde sırlarıma bak buyurdu. Musa (a.s) çeşmenin yakınlarındaki bir tepeciğe çıktı ve kendini gizleyerek çeşmede olacakları gözetlemeye başladı. Biraz sonra çeşmeye bir atlı geldi. Adam atından indi, abdest aldı, suyunu içti. Kuşağına bağlı ve içinde altın bulunan kesesini çözerek yan taraftaki ağacın dalına astı. Namaz kıldı. Sonra, acele ile atına bindi; Altın kesesini orada unutarak çekip gitti. Atlıdan sonra çeşmeye atlaya zıplaya küçük bir çocuk geldi; Çeşmeden su içti, o esnada altın kesesini gördü, onu alarak gitti. Çocuktan sonra çeşmeye ihtiyar ve kör olan bir adam geldi; Su içti, abdest aldı ve namaz kıldı. O sırada atlı, altın kesesini unuttuğunu anlayınca geri döndü. Çeşmenin yanında ihtiyar kör adamı görünce hemen yakasına yapışıp ona: “Ben burada az önce bir altın kesesi unuttum; kesemi bana ver! Çünkü buraya senden önce başka birisi gelmedi!” dedi. İhtiyar kör: ”Baksana ben yaşlı ve kör birisiyim! Nasıl olur da senin keseni görebilirim?” dedi. Atlı, yaşlı adamın sözüne inanmadı, kızdı; Kılıcını çektiği gibi adamı orada öldürdü. Yaşlı adamın üzerinde altın kesesini aradı ama bulamadı. Atına binip tekrar yoluna koyuldu. Musa (a.s) o an daha fazla dayanamayarak: “Ey Rabbim! Sabrım tükendi. Ben biliyorum ki sen en adilsin. Acaba bu gördüğüm şeylerin aslı nedir?” dedi. O esnada Cebrail (a.s) geldi ve şöyle dedi: “Ey Musa! Allah (c.c) şöyle buyuruyor: ‘Ben senin bilmediklerini ve bütün gizlilikleri bilenim.’ Gördüklerine gelince: –Altın kesesini alan küçük çocuk, hakkını ve kendisine ait olan malı aldı. Onun babası bu atlı adamın yanında ücretle çalışan bir işçiydi, ama parasını alamamış, alacakları birikmişti. İşte bu altınlar onun hakkıdır. Bu ihtiyar ise kör olmadan önce atlının babasını öldürmüştü. Bu da onu öldürerek (benim katımdaki) kıssayı uyguladı. Gördüğün gibi her hak sahibi hakkına kavuştu. Benim adaletim çok gizlidir.” Gelin, Beraber Yürüyelim...
Ömer Tuğrul İnançer ile "Dinle Neyden" kendine has üslubuyla kaldığı yerden devam ediyor. Ömer Tuğrul İnançer bu bölümde nefsin mertebelerinden, Allah rızasından ve şükürden bahsediyor. Her hafta farklı konularla yanlış bildiğimiz doğruları çarpıcı üslubuyla izleyenlere anlatan Ömer Tuğrul İnançer bu bölümde nefsin mertebelerini, Allah rızasını ve şükürü anlatıyor. Ömer Tuğrul İnançer Dinle Neyden'in bu bölümünde başlıca şunları anlattı; Vakt-i şerif hayrola, hayırlar fethola, şerler defola... Malum, nefis terbiyesi diye bir kurum, bir kavram var. Bu, Kur'an-ı Kerim'deki ifadesiyle; kişiye kötülük emreden, Yusuf suresinde anlatılan kişiyi kendi emir ve iradesi altına alan nefs-i emmare. Sonra Allah'ın verdiği akıl, fikir, duygu, sezgi gibi hallerle o emir veren nefsin her emrine uymanın yanlış olduğu algılamasıyla bazı yaptıklarını "yav iyi yapmadık böyle" diyen nefs-i levvame... Emmare nefs bir yandan emir veriyor, levvame tarafı levm ediyor yani yanlış yaptın, iyi yapmadın diyor bi yandan da başka bir nefs mertebesi o şeyi o kadar kötü yapacağına bu kadar iyi yap diye ilham etmeye başlıyor nefs-i mülhime oluyor. Bu nefs-i mülhimenin ilhamatı ile yapılan güzel haller kişide memnuniyet, itminan, tatmin uyandırıyor nefs-i mutmainne oluyor. Sonra nefesi almak bir nimet, vermek bir nimet. Biz nefes alamamaktan çok kolay şikayet ederiz, hiç nefes verememeyi denemediğimizden... Deneyelim. Nefesinizi alın, vermeyin. Bakalım ne kadar durabileceksiniz... Emin olun, nefes almadan duracağınız zamandan daha kısadır. Mutlaka vereceksiniz. Yani, önce vermeden nefes bile alınmaz... Cenab-ı Hakk nimetler veriyor. Konuşmamız, görüşmemiz, şu imkanlar, teknolojik imkanlar falan bunların hepsi nimet ve emrettiği istikamette doğru kullanıldığı zaman dünyamızı da, ahiretimizi de aydınlatıyor. Yanlış, ters istikamette kullanıldığı zaman da karartıyor. İşte bu nimetlere, öyle olmasaydı da böyle olsaydı diye burun kıvırmadan eyvallah demek razı olmak yani nefs-i razıyye, rıza göstermek ve çok sık kullandığımız ifade; "Allah razı olsun" onun adına da nefs-i mardıyye denir. Soruyorum; Biz, Allah'tan razı mıyız ki, Allah bizden razı olsun? Arz edebildim mi?... Onun için Allah razı olsun sloganı çok ucuz bir slogan olarak kullanılmamalıdır. Evvela biz Allah'tan razı olmayı öğreneceğiz. Allah'tan razı olmak, zannettiğimiz kadar kolay bir şey değildir ve çok slogan, çok basit olarak kullandığımız Allah razı olsun duasıda o kadar basite indirgenecek bir dua değildir...
Bertan Rona ile "Bakışlar" düşündürmeye, düşündürürken sorgulatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Bertan Rona bu bölümde bir sembolden, daireden bahsediyor. Her hafta başka konuları ele alarak izleyicilerini farklı yolculuklara çıkaran başka Bertan Rona bu bölümde daire sembolünü anlatıyor. Bertan Rona Bakışlar'ın bu bölümünde başlıca şunları söyledi; Bu haftaki programımızda sizlere bir sembolden bahsetmek istiyorum. Bu sembol, daire... Tabi öncesinde semboller üzerine bir kaç şey söylemek lazım. Çok çok çok kısa ifade etmek gerekirse, sembol elbette hepinizin bildiği üzere bir işarettir, bir şeye işarettir ama her şeyden önce bir özelliği vardır, o işaret ettiği şeyi aynı zamanda kamufle eder sembol çünkü kendisi bir kısaltımdır, bir özettir bu açıdan bakıldığında semboller çok ilginç şeylerdir ve insan açısından, özellikle medeniyetimiz açısından genel manada bakıldığında çok özel, çok anlamlı bir yerde durur semboller. Daire de bunlardan biri ve belki de üzerine en çok gidilmiş olan, kendisine en fazla anlam yüklenmiş olan sembollerin başında gelir daire... İnsanlar daireye neden bu kadar anlam yüklemiş olabilirler? Öncelikle çok çok eski çağlara gidelim ve insanların tabiata dair, hayata dair gözlemlerine bakalım... Bu bahis önemlidir çünkü insan önce karşısındakini görür, karşısında bir varlık olduğunu anlayınca sonra kendine yönelir çünkü sen varsa ben de vardır ve daha sonra o gelir yani dil bizi biraz aldatıyor açıkçası... Ben, sen, o diye hep öğreniriz ya okullarda küçüklükten itibaren aslında belki de sen, ben, o demek daha doğru bebeğin annesini görmek gibi tıpkı... İnsanlar tabiata baktıklarında söylediğim gibi yani o seni il defa algıladıklarında bir şeyi fark etmişler, sürekli bir hareket, sürekli bir değişim bildiğimiz üzere devam etmekte ancak tespit burada başlıyor işte bu değişimin içerisinde değişmeden kalan bazı şeyler var. Bunu güneşin günlük hareketinden yola çıkarak tespit edebilirsiniz, yıldızların yıllık hareketinden ve yine dünyanın güneşin etrafındaki yıllık hareketinden yola çıkarak anlamlandırabilirsiniz... Devamı videomuzda...
Gelin, Beraber Yürüyelim...
Yusuf Kaplan ile "Yol Haritası" fikir kapılarını zorlamaya kaldığı yerden devam ediyor. Yusuf Kaplan bu bölümde semasının yıldızlarından bir düşünürümüzü, Cemil Meriç'i ele alıyor. Her hafta farklı konularla izleyicilerini fikir kapılarını zorlamaya davet eden Yusuf Kaplan bu bölümde semasının yıldızlarından bir düşünürümüzü, Cemil Meriç'i anlatıyor. Yusuf Kaplan başlıca şunları söyledi; Bu hafta semasının yıldızlarından bir düşünürümüzü, ele almaya çalışacağız. Bu kısa süreçte Cemil Meriç ile ilgili birkaç cümle kurmaya çalışacağım. Cemil Meriç'in ilginç bir özelliği var; nev-i şahsına münhasır... Cemil Meriç, Türkçe'yi yeniden kuran adam diyebiliriz. Türkçe'yi özellikle düz yazıda yeniden kuran adam, Türkçe'yi düz yazıda şiirleştiren adam aynı zamanda... Bu, şu demek; büyük düşünürler aslında üslup sahibi olan insanlardır. Daha doğrusu cümleyi şöyle kuralım, aslında üslup sahibi olan insanlar düşünce üretebilir. Cemil Meriç'in yaptığı şey o yani bir şekilde kendi üslubunu geliştirmiş, kendi dilini kurmuş, ifade biçimini kurmuş dolayısıyla kendi düşünce dünyasını da o açıdan çarpıcı bir şekilde ifade edebilmiş ve gelecek kuşaklara aktarabilmiş biri Cemil Meriç... Cemil Meriç Türk düşünce hayatın yaptığı en önemli şey kavramsal temizlik... Batıyla entelektüel ilişkilerimizi bir şekilde yeniden gözden geçiriyor. Batılılaşma tecrübemizi çok enfes bir şekilde açıklıyor, tartışıyor ama Cemil Meriç'in bir düşünür olmadığını söyleyebileceğimiz bir yerde var o da esas itibariyle bize bir şey söylemiyor Cemil Meriç yani bir fikri yok işte kültürden irfana önerdiği şey bu yani onun içini dolduracak bir şey çıkmıyor, külliyat çıkması lazım... Cemil Meriç'in ille de sosyalizme yamanması, sola yamanması gibi bir çaba var bunu şiddetle kınıyorum. Cemil Meriç gibi Türkiye'nin batılılaşma macerasıyla acayip bir şekilde derinlemesine hesaplaşmış, Türkiye'nin yaşadığı sıkıntıları, acıları kendi şahsi hayatında derinlemesine yaşamış birisini işte sosyalizmin dolayısıyla kemalizmin bir şekilde bir tarafına eklemlemek olacak iş değil...
Gelin, Beraber Yürüyelim...
Nurullah Genç ile "Başarı Bedel İster" kaldığı yerden devam ediyor. Nurullah Genç bu bölümde meselelere nasıl bakmamız gerektiğinin üzerinde duruyor. Her hafta başarıya dair farklı konu başlıklarını ele alan Nurullah bu bölümde meselelere nasıl bakmamız gerektiğini anlatıyor. Nurullah Genç bu bölümde başlıca şunları söyledi; Başarı Bedel İster'de bugün meselelere nasıl bakmamız gerektiğinin üzerinde duracağım çünkü bakış açısı son derece önemlidir. Nasıl baktığımız o kadar önemlidir ki eğer doğru bakmayı beceremiyor isek doğru görmemizde, doğru anlamamızda mümkün değil. Ve meselelerimiz sadece dıştan gördüğümüz gibi de olmuyor, iç ve dış diye iki kavram var biliyorsunuz fizik yada metafizik... Ruhumuz var, bedenimiz var. Biz aynaya baktığımızda yüzümüzü görüyoruz ancak ruhumuzu bedenimizden kurtulduğumuz anda hissedebiliyoruz yada bedenimizin dışında bir varlık olduğumuzu düşündüğümüzde ruhumuzla karşı karşıya kalabiliyoruz... Bakış açısı o kadar önemlidir ki, medeniyetimizi anlamaya çalışırken, kendimizi anlamaya çalışırken bizim tavrımızı belirler. Bakış açısı o kadar önemlidir ki, iki dünyayı anlamamıza yardımcı olur... Devamı videomuzda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
Serdar Tuncer ile “Biri Bir Gün” kendine has tarzıyla kaldığı yerden devam ediyor. Bu bölümde Serdar Tuncer 3 Heykelin Hikayesini anlatıyor.
Her hafta birbirinden farklı hikayelerle izleyicilerini kıssadan hisse almaya davet eden Serdar Tuncer bu hafta 3 Heykelin Hikayesini anlatıyor. Serdar Tuncer’in Biri Bir Gün’de anlattığı hikaye; İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı. Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: “Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.” Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı. İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı: “Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.”
Gelin, Beraber Yürüyelim...
Ömer Tuğrul İnançer ile “Dinle Neyden” kendine has üslubuyla kaldığı yerden devam ediyor. Ömer Tuğrul İnançer bu bölümde insan olmaktan, cömertlikten ve fukaranın zengin üzerindeki hakkından bahsediyor. Her hafta farklı konularla yanlış bildiğimiz doğruları çarpıcı üslubuyla izleyenlere anlatan Ömer Tuğrul İnançer bu bölümde insan olmayı, cömertliği ve fukaranın zengin üzerindeki hakkını anlatıyor. Ömer Tuğrul İnançer Dinle Neyden’in bu bölümünde başlıca şunlardan bahsetti; Efendim vakt-i şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola. Hayır ve şer bizim için vardır ama avamın üzerindeki has tabakası bir de onun üzerinde hassül havas tabakası var işte o en yüksek tabaka doğuştan elde edilen bir tabaka sahipliği değil irade ile yapılan, Hakk emrine riayet, Hakk Resulü’nün sünnetine riayetle kazanılacak mertebelerdir. İşte o mertebeyi kazanmış olanlar indinde hayır ve şer yoktur, hep hayırdır… İnsan bir anne babadan dünyaya gelmek insan olmak için yeterli olmadığını biliyoruz. İnsanlık irade ile yapılan çalışmaların neticesinde kazanılan pek yüce bir mertebedir yani Hz. İnsan. Öteki insanlar, o Hz. İnsan’ın şeklini taşıdıkları için onlar da mutlaka saygıdeğerdir. En delisi, en şakisi, en asisi olsa bile… çünkü tövbe kapısı açıktır, günün birinde bütün o olumsuz hallerini bırakıp doğruya, iyiye, güzele, yüceye yönelebilir… Zekat, çok basit bir tabirle fukaranın hali vakti yerinde olanlar üzerindeki hakkıdır. Neden hakkı oluyor diye soranlar Asr-ı Saadet’deki müşriklerdir onun için sakın neden hakkı oluyor ya diye bir şey sormayalım çünkü o hakkı onlara Allah tayin etmiştir. Fukara zenginin malı üzerinde hak sahibidir. Çünkü insandır. O insanlığı bir anlayabilsek… Benim demenin ana zemini olan ben lafını ve benin ifade ettiği hali ortadan kaldırabilsek zaten bu izaha lüzum kalmaz… Gelin, Beraber Yürüyelim...
Bertan Rona ile “Bakışlar” düşündürmeye, düşündürürken sorgulatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Bertan Rona bu bölümde enteresan bir konudan, renklerden bahsediyor. Her hafta farklı konuları ele alarak izleyicilerini farklı yolculuklara çıkaran Bertan Rona bu bölümde renkleri anlatıyor. Bertan Rona başlıca şunları söyledi; Bu bölümde bahsedeceğimiz konu biraz enteresan. Renkler. Bazı renkler üzerinde konuşacağız. Renk nedir? Genel manada bunun üzerinde duracağız. Öncelikle şunu ifade etmek lazım başlarken, biz doğu toplumları olarak hep söylenir ya biz göz medeniyeti değil, söz medeniyetiyiz diye hakikaten de öyledir şöyle bir düşündüğünüz zaman doğu toplumlarında genel olarak belki İslam’da buna dahil edilebilir… Bu toplumlarda şiir ön plandadır, musiki ön plandadır. Avrupalı toplumlarda ise, batıda ise baktığımızda resmin, heykelin, görsel sanatların aslında görsel sanatlar diyoruz ama belki de sanat demek lazım çünkü sanatla edebiyatı ayırmak gerekir çoğu kere… Bir üst kavram olarak sanat hepsini belki karşılayabilir özellikle günümüzde ama işin aslına bakacak olursak sanat maddeye şekil verme işidir genel manada. Bugün Floransa’da gezdiğiniz zaman maddeye şekil verildiğini görürsünüz. Ne demek bu? Her taraf heykel, her taraf mimari eserler, kaldırımlar bile döşenmiş hatta o kadar ki ağaç bile göremezsiniz yani tabiata çok müdahale edilmiştir. Eşyaya şekil vermek, sanat genel manada budur, resimde budur ama edebiyata baktığımızda eşyayla doğrudan şekil verme ilişkisi içerisine girmediğini görüyoruz sanatkarın o bakımdan edebiyatçı demek daha doğru… Müzik ise daha da başka bir şey… O bakımdan eski dergilerde ne yazardı? Üç aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi yani böyle bir ayrıma gidilmişti… Batıda hakikaten göz, doğuda ise söz ama göz ve söz neyi ifade ediyor diye baktığımızda tabi burada şu var, söz dediğimiz şey biraz şundan kaynaklanıyor olabilir ekvatora doğru gidildikçe yani güneye doğru inildikçe dünyada, ki aslında bugün Ortadoğu dediğimiz bölge Avrupa’ya göre Güney’de ve Güneydoğu’da kalıyor. Bu bölgede dünyanın kendi ekseni etrafında dönüş hızı yüksek olduğu için bu taraflarda insanların gündelik hayatlarında daha kuvvetli bir zaman algıları var… Renkte hayatın içinde, çizgide hayatın içinde ikisi birbirini tamamlamakta. Renk nedir diye baktığımızda, renk aslında tabiatın kendisidir. Doğada, tabiatta zaten zatında bulunandır, sonradan eklenen bir şey değil ama çizgi tam olarak öyle bir şey değil galiba… Çizgi, bir anlamda spekülasyon. Çizgi böler, çizgi parçalar, çizgi sınırlandırır ve mülkiyet konusu yapar. Bu yönüyle daha erildir çizgi. Renkler ise hayatın kendisini ifade eder… Devamı videomuzda… Gelin, Beraber Yürüyelim...
Yusuf Kaplan ile “Yol Haritası fikir kapılarını zorlamaya kaldığı yerden devam ediyor. Yusuf Kaplan bu bölümde öncülerin önde gelen isimlerinden Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i anlatıyor. Her hafta farklı konularla izleyicilerini fikir kapılarını zorlamaya davet eden Yusuf Kaplan bu bölümde öncülerin önde gelen isimlerinden biri olan Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i işliyor. Yusuf Kaplan başlıca şunları söyledi; Yol Haritası’nın bu bölümünde öncülerin önde gelen isimlerinden Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i işleyeceğiz. İlk önce şunu söyleyeyim; Necip Fazıl’la benim Fatih Sultan Mehmet arasında yaptığım bir karşılaştırma var. İkisini de Fatih olarak adlandırıyoruz. Biri zaten Fatih, İstanbul’u fethetmiş, ikincisi de Necip Fazıl’da bir fetih yapmış o fetih bir şekilde Cumhuriyet sürecinde, modernleşmenin özellikle zirveye çıktığı, islamla ilişkilerimizi sakatlamaya başladığı, islamın önce devletten, devletin bütün kurumlarından bir şekilde uzaklaştırıldığı sonraki süreçte de toplumdan arındırılmaya çalışıldığı bir süreçte, bütün entelejansiyasının celladına aşık tasmalı çekirgelere dönüştüğü bir ülke var Necip Fazıl’ın kendisini içinde bulduğu ortamda yani yok olmanın eşiğine sürüklenen bir ülke. Tam anlamıyla öncülerini yitirmiş bir ülke, öncü kuşaklarını yitirmiş bir ülke. Öncü kuşaklarını yitiren bir ülke, öncü kuşakları olmayan bir ülke kesinlikle geçmişini de göremez, içinde yaşadığı dünyayı da anlayamaz, geleceğe nasıl yürümesi gerektiğini de asla bilemez. Nerede durduğunu göremez, durduğu yerin neresi olduğunu göremez dolayısıyla nerede durduklarını göremeyenlerin nereye, neyle, nasıl, niçin gitmeleri gerektiğini bilebilmeleri imkansız. Durduğunuz yer, gördüğünüz şeyi belirler… Cumhuriyet ile birlikte girdiğimiz modernleşme süreci dolayısıyla laikleşme, sekülerleşme süreci tam anlamıyla islami anlam haritalarının terk edilmesi, hayatın her alanına başta devletin kendisi olmak üzere batılı anlam haritalarının değerlerinin yerleştirilmesidir, bu kadar. Necip Fazıl tam anlamıyla entelektüel olarak Akif’in aksine bizim, bu ülkenin yaşadığı sorunları derinlemesine analiz etmiş. Bu ülkenin sorunlarının nereden kaynaklandığını çok iyi çözümlemiş, yakın tarihi ile ilgili sorunları, modernleşme, sekülerleşme sorunlarını, Türkiye’nin kimlik kaybını, kişilik kaybını, tarihten silinme tehlikesini iliklerine kadar yaşamış dolayısıyla Türkiye’deki entelejansiyanın tam anlamıyla köksüz, metamorfoza uğramış, yabancılaşmış, ruhsuzlaşmış, kendini inkar eden entelejansiyanın bu ülkeyi intiharın eşiğine sürükleyeceğini görmüş ve durun ey kalabalıklar diyerek sadece kalabalıklara değil aslında esas itibariyle entelejansiyaya haykırmış biri Necip Fazıl… Devamı videomuzda… Gelin, Beraber Yürüyelim...
From the publisher's feed

65 Listeners

1 Listeners

13 Listeners

10 Listeners

7 Listeners

50 Listeners

73 Listeners

18 Listeners

10 Listeners

34 Listeners

0 Listeners

0 Listeners

0 Listeners

0 Listeners

1 Listeners