Her hafta birbirinden farklı hikayelerle izleyicilerini kıssadan hisse almaya davet eden Serdar Tuncer bu hafta Biri Bir Gün'de "Nalıncı Baba" hikayesini anlatıyor. Serdar Tuncer’in Biri Bir Gün’de anlattığı hikaye; Sultan Murat Han, o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşe ile üzüntü arasında gidip gelmektedir. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar: – Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var? – Akşam garip bir rüya gördüm. – Hayırdır inşallah? – İnşallah hayr olur, öğreneceğiz. – Nasıl yani? – Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. Padişah ve vezir, derviş kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada gözüne yerde yatan bir ceset ilişir. Hemen sorar: – Kimdir bu? Ahali: – Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın, sarhoşun biri işte!.. – Nerden biliyorsunuz? – Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz! Bir başkası tafsilata girer: – Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerede mimli bir kadın varsa takar peşine. Hele yaşlının biri çok öfkelidir: – İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu? Hâsılı, mahalleli döner ardını gider. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah merakla sorar: – Hayırdır, sen nereye? – Bilmem, bu adamdan uzak durmak istersiniz sandım. – Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz; adam ne olursa olsun bizim teb’amızdır. Defin işini halletmek gerek. Bir nurdur aydınlanır alnında Vezir hemen bir çare önerir: – İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden. – Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha. – Doğru ya! Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz? – Dervişliğe devam edeceğiz bir süre daha! Naaşı kaldırmalıyız en azından. – Aman efendim, nasıl kaldırırız? – Basbayağı kaldırırız işte. – Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini… – Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız. – Şurada bir mahalle mescidi var, ama… – Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin? – Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden… – Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Orada bizi tanıyanlar çıkar. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim… Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah, bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzünde bir nur hâsıl olur. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın da, vezirin de kanı ısınmıştır bu adama. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine de bir hayli vardır. Bir ara vezir, sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ve: – Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba… – Neden, ne yaptık ki? Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...