
Sign up to save your podcasts
Or


Hepimizin içinde konuşan bir ses var…
Kimi zaman cesaret verir, kimi zaman da bizi eleştirir.
“Bunu yapamazsın”,
“Yine aynı hatayı yaptın”
gibi cümlelerle yorar, kısıtlar…
Ama iç ses dediğimiz şey, yeniden şekillendirilebilir.
Bugün o sesi yargıdan değil, şefkatten beslemeyi öğreniyoruz.
Eleştiren değil, destekleyen bir sesle konuşmayı...
Kendimize cesaret veren, merhametli, yapıcı bir dille yaklaşmayı...
Çünkü iç sesimiz, hayatla kurduğumuz ilişkinin temelidir.
Ne kadar şefkatli olursa, içsel güvenimiz de o kadar derinleşir.
Bugün başlıyoruz:
İçimizdeki sesi yeniden tanımlamaya.
Kendimizle, bir dost gibi konuşmayı öğreniyoruz.
Bazen güçlü görünürüz… ama içimizde çatlamış yerler vardır.
Sessiz kalan cümleler, tutulmuş gözyaşları, içten içe kanayan anılar...
Kırıklık dediğimiz şey, aslında en çok görülmek isteyen yerdir.
Bugün, o kırık parçalarımıza şefkatle bakmayı seçiyoruz.
Üzerini örttüğümüz duygulara nazikçe dokunmayı…
O yaraları anlatmaya çağırmayı…
Çünkü kırıldığımız yer, aynı zamanda ışığın içeri sızdığıyerdir.
Ve ancak şefkatle bakarsak, o yaralar iyileşmeye başlar.
Bugün başlıyoruz:
İçsel kırıklıklarımıza bir dost gibi yaklaşmaya.
Yargılamadan, bastırmadan, sevgiyle...
Bazı anlar vardır, hatırladıkça içimizde bir sızı belirir.
Geçmişte söylediklerimiz, sustuklarımız, yaptıklarımız ya da yapamadıklarımız…
Zihnimizde tekrar tekrar döner durur.
Ve her seferinde biraz daha ağırlaşır.
Ama bugün, bu yükleri nazikçe yere bırakmayı seçiyoruz.
Affetmenin başkası için değil, kendimiz için olduğunu hatırlıyoruz.
Çünkü affetmek; geçmişin zincirlerini çözüp bugüne kök salmaktır.
Acıyı bastırmak değil, ona merhametle yaklaşmaktır.
Ve en çok da kendine, o an elinden geleni yaptığını söyleyebilmektir.
Bugün başlıyoruz:
İçimizde sıkışmış eski hikâyelere şefkatle dokunmaya.
Ve her nefeste biraz daha hafiflemeye...
Zorluklar bazen ağırdır. Özellikle de içimizde fırtınalarkopuyorsa…
“Yapamıyorum”,
“Yetersizim”
“Dayanamıyorum”
gibi düşünceler, yüreğimizde ağır taşlar gibi yer eder.
Ve bu taşlar, üzerimize yığıldıkça kendimize olan sevgimiz erir.
Ama bugün başka bir yol seçiyoruz.
Kendimize karşı nazik, destekleyici, yumuşak bir sesle konuşmayı.
Kendimizi kucaklamayı, zor anlarda dost olmayı.
Çünkü en derin yaralar, sevgiyle, sabırla iyileşir.
Bugün başlıyoruz:
Zorlukların içinde kendimize şefkatle dokunmaya.
Her adımımız, içimizde bir iyileşme rüzgarı estirecek.
Bugün duygularımızın ardındaki sessiz çağrılara kulak veriyoruz.
Her gözyaşının, her öfkenin, her gülümsemenin ardında anlatılmak istenen birşey vardır.
Duygusal ihtiyaçlarımız, sadece hissetmek değil; anlaşılmak, görülmek, duyulmak ister.
Ve en çok da kendimiz tarafından fark edilmek…
Bugün, içimizde bastırdığımız ya da yok saydığımız ihtiyaçlara nazikçe yaklaşmayı öğreniyoruz.
Onlara kulak verdikçe, kendimizle kurduğumuz bağ derinleşecek.
Çünkü duygular anlaşılmak, ihtiyaçlar karşılanmak ister.
Ve bu anlayış, özşefkatin en canlı hâlidir.
Hazırsan başlayalım. Kalbimizin sesine birlikte kulak verelim.
Bazı kelimeler ağırdır. Özellikle de kendi içimizden yükseliyorsa…
“Yetersizsin”,
“Hep böyle yapıyorsun”,
“Bunu da beceremedin”
gibi cümleler, birer iç yankı gibi zihnimizde dolaşır.
Ve zamanla bu ses, gerçeğimiz sanılır.
Ama bugün başka bir sesle tanışacağız.
Nazik, yargılamayan, destek olan bir sesle.
Kendimize anne şefkatiyle yaklaşmayı öğreniyoruz bugün.
Çünkü o içsel yaraları en iyi, içten gelen bir merhamet sarar.
Bugün başlıyoruz:
Zihnimizin içinde bir şefkat bahçesi kurmaya.
Her cümlemiz o bahçede açan bir çiçek olacak.
Bazen aynaya baktığımda yalnızca gözlerimi değil, geçmişimide görürüm.
Kırılganlıklarımı, pişmanlıklarımı, tamamlanmamış cümleleri...
Ve yine de, her defasında içimden bir ses fısıldar:
“Olduğun halinle de sevilmeye değersin.”
Kendini kabullenmek, kendine savaş açmamaktır artık.
İçsel bir barış antlaşmasıdır bu; ne eksiklerini saklamaya çalışırsın, ne de fazlalıklarını büyütürsün.
Sadece varsındır.
Ve bu varoluş bile başlı başına bir mucizedir.
Bugün birlikte o en derin aynaya bakıyoruz.
Ve gördüğümüz her parçaya nazikçe “tamam” diyoruz.
Zaman hep ileri aksa da, içimizde bazı anlar asılı kalır.
Söylenmemiş sözler, sarılmamış haller, tutulmamış eller…
Bazen bir bakış, bazen bir suskunluk…
Geçmişin gölgesinde yaşar bugünün ışığı.
Ama şimdi, geriye dönüp o gölgeleri yargılamadan izliyorum.
Kendimi suçlamadan… değiştirmeye çalışmadan…
Sadece o halimi anlıyorum.
Ve kalbimle kucaklıyorum.
Bugünle bağ kurmak için, geçmişle kavga etmeye ihtiyacımyok.
Barış yeter.
Kendimle, yaşadıklarımla, yaşanmayanlarla…
Hepsiyle barışmak, bugünü daha derinden hissetmeme izin veriyor.
Çünkü gerçek bağ, geçmişin yükünü bırakınca kuruluyor.
Bazı yanlarımız dokunsan dağılır…
Kimi kelimelerle incinir, kimi sessizlikte unutulur.
Ama hepsi, bizden bir parça taşır.
Gizlenmiş, utanılmış, bastırılmış olsa da…
Oradadırlar...
Ve görülmek isterler.
Şimdi, içimdeki o narin yerlere gözlerimi kapatmadan bakıyorum.
Yargılamadan.
Saklamadan.
Sadece orada olduklarını kabul ederek.
Kırılganlığımı taşıyan yanlarım, zayıf değil…
Sadece daha çok sevgiye ihtiyaç duyan taraflarım.
Ve ben bugün, o taraflarıma nazikçe alan açıyorum.
Çünkü büyümek; güçlü görünmek değil, içten yumuşamayı göze almaktır.
Her şeyi tam yapma çabası…
Her adımda doğru olma arzusu…
Ve sonra, iç sesin fısıltısı:
"Yine olmadı."
"Yine eksik."
"Yine geç kaldın."
Ama o sesin karşısına bu kez başka bir ses çıkıyor:
Nazik.
Anlayışlı.
Kucaklayan.
Kendime kızmak yerine, anlamayı seçiyorum.
Yargılamak yerine, gözlerimi yumuşatıyorum.
Kusursuzluk değil, kendime kalpten gelen bir hoşgörüyle yaklaşıyorum.
Çünkü her tökezleyişin ardında sadece daha çok sevilmek isteyen bir yanım var.
From the publisher's feed

7 Listeners