Sanki burası herkesin unuttuğu bir yerdi ve kar sessizce dünyanın sonuna yağıyordu. Oturdum ve ağladım! Efsaneye göre, bu ırmağın sularına düşen her şey, yapraklar, böcekler, kuş tüyleri, bunların hepsi ırmağın yatağında taşa dönüşürmüş. Ah! Yüreğimi bağrımdan söküp, akıp giden sulara atabilmek için neler vermezdim...Hiç acım kalmazdı o zaman, hiç pişmanlık kalmazdı içimde, anılarım olmazdı hiç. Bir gün, güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Eski kayaların adını sordum, yaşamışız dediler. Canım istedi, yoruldum. Güneşler çizildi göğsüme. Elimin arkasında güneş duruyordu. Aylardan kasımdı, üşüyorduk. Ne zaman kırlara gitsem, neden olduğunu anlamadan hayal kırıklığıyla dönerdim. Ne zaman gri gökyüzüne baksam, kalbim sıkışırdı. Ne zaman duysam kuş cıvıltılarını, baharın sesini nedendir bilmediğim bir acıya tutulurdum. İnce düşünceli olmamanın insanı boş biri yaptığı ve bu boşluğun da kaygısızlaştırdığı söylenir. Fakat çok fazla hissedip, çok az şey bilen hassas biri, güneşin altında yaşayan en talihli canlıdır. Çünkü iki ayrı güç tarafından parçalanmıştır. İlk güç, onu yukarılara taşıyıp, bir rüya bulutunun içinden, ona var olmanın güzelliğini gösterirken, diğeri toz toprakla doldurarak korku ve karanlıkla hakkından gelir. Ölmemiş, ama güneşin altında ince bir zar gibi solup gidivermiştim. Şimdilerde sokak aralarından geçerken, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim, evlerin pencere camları buharlaşırsa, bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, gitmek isterim hep...Yine de bu doğada, bir ırmak adı vermek istedim. Hiçbir şeye bağlı olmayan bir ad. Tıpkı akan suların hiçbir şeye bağlı olmadıkları gibi. On yıl önce olsaydı, belki biraz daha düşünürdüm. Belirsiz tehlikelerden korkmazdım. On yıl önce olsaydı, kımıldardım yerimden belki. Kımıldardım da ne yapardım? Hiç. Biraz huzursuzluk duyardım herhalde. Eski bir yara yerinin sızlaması gibi bir şey. Ne var ki, önceki duraklar sen onlardan uzaklaştıkça güzelleşirdi. Geçmiş albeni kazanır, gelecek seni kendine çeker, şimdi üstüne çökerdi. Sonuçta, insanı uzun vadede mutsuz eden şeyler kelimeler değillerdi. İnsanı mutsuz eden anılardı, solmak bilmeyen, yerinden oynamayan karanlık anlar...Bir hayat, bazen, kalbimizi buz gibi yapar, ruhumuzu ağırlaştırır. Senin elin soğukken, benimki ateş gibi…Bir insanın kendisiyle yaşayabildiği kadar vardır. Ve her insan, kendisiyle yaşayabilmek için binlerce aydınlık, hissetmek için yüzlerce alev bulur. Herkes kendi ışığıyla ışıldar. Hiçbir alev öbürüne benzemez. Büyük alevler vardır, küçük alevler, her renkten alev. Kimi insanların alevi öyle durağandır ki, rüzgarda bile dalgalanmaz. Kimi insanlarınsa, havayı kıvılcıma boğan çılgın alevleri vardır. Kimi saçma alevler ne tutuşur, ne de ışık serperler. Kimileri de öyle bir canlılıkla yalazlanırlar ki, onlara bakınca gözlerimiz kamaşır. Yaklaşırsak, üstümüze ateş vurmuş gibi parlarız. Tanrı, güneşi her gün yedinden doğurarak, bizi mutsuz kılan her şeyi değiştirmemiz için zaman tanıyor bize. Oysa biz her gün, böyle bir zamanın bize bağışlandığı görmezden geliyoruz. Bugünün düne benzediği gibi, yarının da benzeyeceğini düşünüyormuş gibi davranıyoruz. Ama dikkatini yaşamakta olduğu güne veren kişi, o büyülü ânın varlığını keşfediyor.