Bu bölümde, insanlar olarak arzularımızın kendi başına şekillenmediğini; bunun ötesinde içinde bulunduğumuz sosyolojik, kültürel ve hatta siyasi yapı ile birlikte şekillendiğini konuşuyoruz. Fakat biz sanki kendi arzu ve isteklerimize kendimiz karar veriyormuşuz gibi sanrılar içinde hayatımızı yaşayabiliyoruz. Neyi arzulayacağımız, neye ihtiyaç duyduğumuza inandığımız aslında bizi çok aşkın yerlerden geliyor olabilir.
Bu konuyu somut şekilde anlatmak için 1970'li yılların Japonyası'na ve sonradan manipülatif şekilde yaratılan kahve kültürü hikayesine gidiyoruz.
Elbette ki bağ kurmak için illa dışarıdaki kültürden, yaratılanlardan kopmak ya da ayrışmak gerekmiyor. Hatta bu yaratılmış değerlerle birlikte bazen daha kolay bağlar kurabiliriz. Fakat hiçbir şeye körü körüne bağlı olmadan ve “bu benim varlığım, karakterim” demeden ilişkilenmek mühim.
Mesela niye kahve sevdiğimizi mantık düzeyinde bir şeylerle açıklarken, olayın özünü hiç bilmiyor olabiliriz.
Acaba istediğimiz şeyleri gerçekten biz mi istiyoruz, yoksa bize çoktan öğretilmiş arzuların içinde mi yaşıyoruz?